Batılı aydınların Osmanlı hakkındaki gözlemleri sizi şaşırtacak! Osmanlı toplumunun sahip olduğu özellikleri yazan Avrupalı aydınlar, Türkleri hayranlık ve hayretle anlatıyorlar.
Araştırmacı-yazar Fahri Sarrafoğlu, bir çömlek külle Osmanlı hânedanlığını kurtaran kadını anlatıyor.
Şeyh Edebali Hazretleri’nin en büyük eseri, birçok zevât-ı kirâmın yaptığı gibi kitaplar değil, birbirini takip eden îman ve İslâm yolunda seferber mücâhid nesiller olmuştur. Bu anlamda 623 senelik Osmanlı cihan devleti de Edebali silsilesinin böyle bir gönül eseridir.
Osmanlı tarihini yazmış olan yerli ve yabancı bütün müellifler, daha ziyâde zâhirî sebepler ve hâdiseler üzerinde dururlar. Ancak bu sebepler ve hâdiselerin bir de derûnî iklîmi, yani iç dün yası vardır ki bunun asıl özü ve mayası, ilk kuruluş yıllarında çok daha net olarak görülür. Bu ilk kuruluş yılları ise, ekseriyetle menkıbelere ve halk rivâyetlerine dayanan bir millî mîrastır.
Meşhur tarihçi İbn-i Haldun’un (v. 1406) Dünya tarihi mâhiyetindeki “Kitâbu’l-İber” isimli eserine giriş olarak yazdığı, fakat ayrı bir basımı da yapılıp “Mukaddime” ismiyle meşhur olan kitabındaki “Biyolojik Nazariye”ye göre, şu fânî âlemde devletlerin de tıpkı insanlar gibi tabiî bir ömrü vardır: Doğar, yaşar ve ölürler.
Araştırmacı-Yazar Fahri Sarrafoğlu, insanlık için büyük hizmetleri olmuş, üç ülkede mezarı olan Polonyalı Şair Adam Mickiewicz'in hayat hikâyesini anlatıyor...
Hristiyan âlemi ile muhârip bir durumdaki Osmanlı Devleti hakkında Batılılar, bugün de olduğu gibi hemen her safhada müşterek bir husûmet hâlinde idi.
Meşhur Fransız edîbi Pierre Loti, dîni, kültürü ve ırkı başka olduğu hâlde İstanbul’da yaşayan Türkler’in, İslâmî, nezih ahlâk ve âdâblarının hayranı olmuş dâimâ yazılarında bu duyguları tasvir etmiştir.
I. Ahmed Han zamanı, devletin toprak genişliği bakımından doruk noktasında olduğu bir devirdir. Dünya kralları, bu devletin ihtişâmı karşısında eğiliyor ve sadrâzamların eliyle tâc giyiyorlardı. Osmanlı'daki hürriyet Batılı yazarların kitaplarına konu oluyordu...
Husûsiyle Osmanlı Devleti’nin Anadolu ile İstanbul havâlisine münhasır olan kısımlarında herhangi bir zâbıta vukuâtına pek rastlanmamıştır.