Osmanlı’da vakıf duyarlılığı o kadar zirveleşmişti ki, bunlar sadece insanları değil, hayvanları, hattâ bitkileri bile şümûlüne alan bir genişlik kazanmıştı.
Yavuz Sultan Selim, doğudaki Safevî tehlikesini ortadan kaldırmak için çıktığı seferde düşmanla karşılaşmayan yeniçeriler seferden geri dönmek istemiş padişah da seferden dönmeyeceğini kararlı duruşu ve etkin hitabetiyle onlara ispatlamıştı.
Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna yıllar önce Endülüs'ten bir işaret... Muhyiddin-i Arabî Hazretleri'nin yıllar önce verdiği müjde, gerçekten dikkate şayan.
Ortadoğu’ya Dair Yirmi Tez, bugünkü Ortadoğu’nun önemini, iç dinamiklerini, bölgede oyunun kuralını ve bölgede hakim olmak için yapılması gerekenleri 20 maddede özetliyor. Ortadoğu meselesini merak edenler için bir kerede tüm konuyu anlayabilecekleri bir kaynak eser niteliğinde. Taha Kılınç uzun yıllardır üzerinde çalıştığı Ortadoğu meselelerini bu kitapta derli toplu bir şekilde okuyucuyla paylaşıyor.
Osmanlı teşrifatında, Hz. Peygamber’in doğum günü kabul edilen 12 Rebîülevvel’de düzenlenen törenlerin başlangıcı hakkında kesin bilgi yoktur. Bazı vakfiyelerdeki kayıtlardan hareketle bunu Osman Gazi’ye kadar götürenler varsa da (Ali Seydi Bey, s. 151) genel görüş, bu törenlerin Kanûnî Sultan Süleyman döneminden itibaren saray protokolünde yer almaya başladığı ve III. Murad zamanında tamamen resmîleştiği şeklindedir.
Osmanlı padişahlarını 'büyük' yapan, cihan sultanları oldukları halde, dünyanın mülk ve ihtişamını gönül saraylarına sokmamalarıydı. Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri'nin temeline ilk harcı koyduğu Sultan Ahmet Camii'nin inşâsı sırasında, Sultan I. Ahmed'in kayda geçen bu hikayesi, makamın zirvesindeyken kulluğun zirvesini yaşamaya güzel bir numune niteliği taşıyor.
Sultan 2. Abdülhamît’i tahttan indirildiğini tebliğ için parlamentoca seçilmiş bulunan dört kişilik hey’ete ısrarla Selânik mebûsu yahûdî Emanuel Karassou kendisini de dâhil ettirmiş bu duruma sultan da içerlemiştir.
İnsanlık tarihi boyunca hiçbir filozofun görüşlerini hayatına tatbik ederek saâdet ve selâmete ermiş bir toplum gösterilemez. Onların öne sürdükleri fikirler, yaşanması mümkün olmayan kuru nazariyelerden ibaret kalmış ve umûmiyetle kütüphanelerin tozlu raflarındaki kitaplarda hapsolmaya mahkûm olmuştur. Hayata intikâl ettirilmek istenen bâzıları ise yeryüzünü kan ve gözyaşıyla sulamaktan başka bir işe yaramadan, kısa bir müddet sonra tarihin çöplüğüne atılmışlardır.
Târihimizde üç şahıs vardır ki bunlar, İslâm vahdeti yolunda kâ’bına erişilmez bir ferâgat ve firâsetle hareket ederek arkalarından serâpâ hayır ve fazîlet hâtırâları bırakmışlardır.
Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde memleketin her tarafında, her karış toprağında adâlet, hak ve hukuk hâkim durumda idi. Kânun önünde bütün insanlar eşitti. Sanki: “Adâlet, mülkün temelidir...” ifâdesi, onun için vârid olmuştu. İşte Fatih devrinde Osmanlı'daki sosyal hayatın insanı titreten hikayeleri...