Cenâb-ı Hak, namaz vesîlesiyle günde en az beş defa kuluyla mülâkat istiyor. Bu mülâkatı da mümkün olduğunca câmide ve cemaatle arzu ediyor. Cemaatle kılınan namaza çok büyük mükâfat vaad ediyor.
Müslümanlar eskiden fakirlik imtihanından geçerdi, şimdi ise zenginlik testinden geçiyor.
Aklı, hudutsuz bir kuvvete sahip telâkkî edenler, akıl sahiplerinin hiçbir suç işlememesi lâzım geldiğini de kabul etmek mecbûriyetindedirler. Öyle ya, mâdem akıl, gerçeğe ve doğruya ulaşmaya muktedir bir vâsıtadır, o hâlde akıllı bir adam neden suç işlesin? Niçin kötü bir işin fâili olsun?
Bugün, ideal insan yetiştirme hizmetleri çok mühimdir. Zira en büyük hizmet; kalpleri fethetmek, ruhlara ve gönüllere îman aşısı yapabilmek, mânen boğulmak üzere olanlara cankurtaran simidi atabilmektir…
İslâm âdeta bir şifâ eczâhânesidir. Bu eczâhânede dileyen her türlü rahatsızlığını tedavi edecek ilâcı bulur.
Tasavvuftaki mânevî tekâmül yolculuğu, şu cümleyle hulâsa edilmiştir: « اَلتَّخَلِّي ثُمَّ التَّحَلِّي ثُمَّ التَّجَلِّي »
Alparslan, 1071’de Malazgirt Meydan Muharebesi’ne girmeden evvel, bembeyaz elbiseler giydi ve; “Bu benim kefenimdir!” dedi.
Âyet-i kerîmelerde “tezkiye” ile “Kitap ve hikmetin tâlimi”nin bir arada zikredilmesi de dikkat çekicidir. Bu aynı zamanda; tezkiye olmamış bir kalple, gerçek mânâda ilim tahsil edilemeyeceği, tahsil edildiği düşünülen ilmin ise, sahibine ebedî kurtuluş yolunda hiçbir fayda sağlamayacağının bir ifâdesidir.
Rabbimizʼin verdiği her imkânla Oʼnun rızâsı için hizmete koşmak zarurîdir. Müʼmin mâzeret aramamalı, aksine hizmet fırsatı kollamalı ve her türlü hizmeti nîmet bilmelidir. Her hâlükârda; “‒Allah bana hangi imkânları verdi ve ben bu imkânlarla Allah yolunda nasıl hizmet edebilirim?” düşüncesiyle ve mesʼûliyet duygusuyla, dâimâ hizmet arayışı içerisinde olmalıdır.
Pozitivist felsefeye göre; bir laboratuvar tecrübesinde duyu organları tarafından müşâhede edilemeyen hiçbir şeyin hakîkati yoktur. Dolayısıyla hakîkat, sadece laboratuvar tecrübesiyle ispatlanabilen ve beş duyu ile kontrol edilebilen keyfiyetlere mahsustur. İslâm ise beş duyunun idrakten âciz kaldığı “gayb”a da îmânı emrettiğinden, onun en büyük hasmı pozitivist felsefelerdir.