Rabbe Yakınlığın En Mühim Vesilesi
Zikirle dirilen kalpler, gafletle kararır… Kalbiyle zikredemeyen bir mü’min, Hakk’a yakınlaşamaz. Peki, nefsin zincirlerinden sıyrılıp huşû ile zikre nasıl ulaşabiliriz?
Rabbe yakınlığın en mühim vesîlesi; aşk ve vecd içinde, huşû ile îfâ edilen ibadetlerdir. Mü’min, ibadetlerini ve bilhassa zikrini bu şuurla yapabildiği zaman Hakk’ın yakınlığına nâil olur. Fakat nefsânî arzuları gönlünü işgâl edip onu Hakk’ın huzûrundan gâfil kıldığı takdirde, dili ne kadar Hakk’ın ismini zikrederse etsin, rûhu bir adım bile mesafe almaktan âciz kalır.
Dolayısıyla kâmil mânâda zikredebilmek için, Cenâb-ı Hakk’ı mânen gönülde hissedip O’ndan gayrı hiçbir şeyi düşünmemek îcâb eder. Bunun için de önce nefsi haram ve şüphelilerden arındırmak, sonra da kalpten fânî muhabbetleri ve mâsivâ düşüncelerini boşaltmak gerekir. Zira zikrin nûru, zâkirin hâli ölçüsündedir.
ZİKİRLE DİRİLEN KALPLER, GAFLETLE KARARAN HAYATLAR
Fânî hayâtın yaldızlarına aldanmayıp nefeslerini zikirle ihyâ edebilen sâlih kulları, Rabbimiz şöyle haber vermektedir:
“…Allâh’ın adını anmak için O’nun irâdesiyle inşâ edilen mâbedlerde sabah-akşam Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh eden adamlar vardır. Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allâh’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar. Çünkü (o günde) Allah, onları yaptıklarının en güzeliyle mükâfatlandıracak ve lûtfundan onlara fazlasıyla verecektir. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır.” (en-Nûr, 36-38)
Yine Rabbimiz, dünyaya dalarak îman hassâsiyetini ve kalbî rikkati kaybetme tehlikesinden sakınmamız için büyük bir îkazda bulunmaktadır:
“Îmân edenlerin, Allâh’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’ân sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi?..” (el-Hadîd, 16)
Ne ibretlidir ki bu âyet-i kerîme, Mekke’de binbir çile içinde büyük bir îman mücâdelesi verdikleri hâlde, hicretten sonra biraz rahata kavuştukları için zühd, takvâ ve gayretleri gevşeyen bir kısım sahâbîyi îkâz etmek üzere nâzil olmuştur.
Sahâbe nesline dahî bu îkaz geldiğine göre, bizler dünyevî ihtirasların ve fânî menfaatlerin tesir edemeyeceği bir mânevî zindeliğe erişme hususunda çok daha büyük bir gayret içinde olmalıyız. Bunun için varlıkta da darlıkta da Rabbimizi bol bol zikretmeli, O’nu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Öte yandan insan, yokluk, mihnet ve meşakkat altında iken nefsi de zayıf olduğundan Rabbine daha çok yönelip sığınır. Hâlbuki bolluk ve rahatlık zamanlarında insanın nefsi kabarır, kendini ihtiyaçsız görmeye, büyüklenmeye başlar. Bu yüzden de Rabbini daha az hatırına getirmeye, hattâ unutmaya meyleder. Hâlbuki bilhassa rahatlık zamanlarında Rabbimizi daha çok hatırlayıp anmamız gerekir. Bu hâle en güzel misâl olan ve kalbini hiçbir zaman fânî nîmetlerin kasası hâline getirmeyen Süleyman -aleyhisselâm- hakkında Rabbimiz; « نِعْمَ الْعَبْدُ / ne güzel kul» iltifatında bulunmuştur. Biz de bolluk ve rahatlık zamanlarında da gönlümüzü Rabbimize tahsis etmeliyiz ki, zor zamanlarımızda ilâhî rahmet ve inâyet imdâdımıza yetişip elimizden tutsun, kalplerimize metânet ve huzur lûtfetsin.
Nitekim dünya hayâtında iken Allâh’ı hatırlamaya dâvet eden nice irşad sadâlarını işittiği hâlde onları kulak ardı edip unutan gâfiller hakkında Rabbimizin şu îkâzı ne kadar şiddetlidir:
“Kim de Ben’i anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayâtı olacak ve Biz onu, kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: «Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakîkaten görür idim!» der. (Allah) buyurur ki: «İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!»” (Tâhâ, 124-126)
Şüphesiz ki Allah Teâlâ, “unutmak” gibi zaaflardan münezzehtir. O’nun kulunu unutması, ancak ilâhî bir gazap ifâdesidir. Bu sebeple kıyâmetin o çetin gününde Allah tarafından unutulmak ve ilâhî rahmetin dışında bırakılmak istemeyen biri, dünya hayâtında O’nu unutmamalıdır. Bugün dünyâda Rabbimizi ne kadar çok zikredersek, yarın ukbâda ilâhî vuslata o nisbette nâil oluruz. Nitekim âyet-i kerîmede:
“Siz Ben’i zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim…” (el-Bakara, 152) buyrulmuştur.
İÇ SIKINTISININ ASIL SEBEBİ: ALLAH’I UNUTMAK
Allah tarafından zikredilen bir kul olabilmenin büyük şeref ve izzetine karşılık, fânî câzibelerin gaflet sarhoşluğu içinde ömür sermâyesini israf etmek, ne hazin bir aldanıştır! Biz kullarına şah damarından daha yakın olduğunu bildiren Allâh’ı unutup da O’nu kendi içlerinde kaybedenler, hayâtın en şaşkın yolcularıdır!..
Bu yüzden gerçek bir îman firâsetine sahip olanlar, dünya nîmetleriyle şımarmaz, rızkı hiçbir zaman Rezzâk’a perde kılmazlar. Onlar, zâhiren rızık peşinde bile olsalar, gönüllerini dâimâ Rezzâk’ın zikriyle rakik bir hâlde tutarlar. Hattâ Rab’lerini zikretmeksizin duramazlar. Zikirsizlik onlara büyük bir iç sıkıntısı verir.
Bu iç sıkıntısı, ilâhî bir îkazdır. Bu îkâzı duyabilmek de, aslında şükrü gerektiren ayrı bir nîmettir. Çünkü bu, hâlini ıslah ve hatâsını telâfî yolunda hâlâ bir ümit ışığı olduğunun bir göstergesidir. Kalbi katılaşıp mühürlenmiş gâfillerin zikirsizlikten dolayı böyle bir iç sıkıntısı duymamaları, onların ilâhî rahmetten nasiplerinin olmadığı mânâsına gelir. Onlar artık sefâletlerini saâdet zanneden şaşkınlar sürüsü hâlinde ömürlerini tüketirler.
Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati şöyle ifâde etmektedir:
“Hak yolunda okuduğun virdi, çektiğin tesbîhi terk edince zahmete, sıkıntıya düşersin, sana sebebi bilinmeyen bir iç sıkıntısı gelip çatar.
Bu sebepsiz üzüntü, bu iç sıkıntısı bir çeşit ihtardır. Bir çeşit terbiyedir. «Devam edegeldiğin virdini bırakma, eski ahdini bozma!» demektir.
Bu iç sıkıntısı, bu darlık, bir zincir şeklini almadan; gönlünü bağlayan, sıkan şey sana ayak bağı olmadan önce virdine devam et…”
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlâkından 2, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!