Sohbetler dört duvar arasında kuru bir beraberlik değil; canlı, hareketli, gönüllere ilham verici ve muhabbet dolu bir beraberlik olmalıdır. Zira sâlih insanların bulunduğu ve sâlihlerin güzel hâllerinin konuşulduğu bir meclisteki beraberlikten müsbet bir neticenin hâsıl olabilmesi, evvelâ kalplerin muhabbet harcıyla birbirine kenetlenmesine ve böylece kalpten kalbe feyz akışının sağlanmasına bağlıdır.
Cenâb-ı Hakk’a vâsıl olabilmek için nefsin arzularını bertaraf etmek ve benliğin dik yokuşlarını aşabilmek zarurîdir. Zira bir mü’minin, enâniyet ve nefsâniyet tezâhürü olan gurur, kibir, ihtiras, öfke gibi bütün mânevî felâketlerden kendini koruyabilmesi, ancak kendi aslının “yokluk ve hiçlik” olduğunu lâyıkıyla idrâk etmesine bağlıdır.
Muhabbet, gönlün hissettiği kemâl sebebiyle bir şeye meyletmesidir. Yani kendini sevdiğine yaklaştıracak şeye daha fazla önem vermesidir. Bu itibarla insan, hakiki kemâlin Allah’a mahsus olduğunu bildiği müddetçe, muhabbeti ancak Allah’a olur.
Es‘ad Erbili Hazretleri kâinattaki ilâhî sanat hârikaları üzerinde tefekkür edip bunlardan gereken dersleri almaya teşvik ederdi.
Muhammed Mâsûm Hazretleri, fânî muhabbetlerden kurtularak ilâhî muhabbete teksif olmayı tavsiye eder ve şöyle buyururdu: “Seyr u sülûk, riyâzat, mücâhede ve sıkıntı çekmekten maksat; Allah Teâlâ’dan başka her şeyin muhabbetinden kurtulmaktır. Bütün bu gayretler; kulluğun, aczin, zavallılığın meydana çıkması ve bir «hiç» olduğumuzun idrâk edilmesi içindir.”
Allah’a giden yollar insanların nefesleri sayısınca olsa da genel anlamda iki tanedir. Bunlardan biri; peygamberlerin, velilerin ve müminlerin yolu olan rahmet yolu/sırat-ı müstakim, diğeri de şeytana ve nefsine uyanların yolu olan lanet yoludur. Akıl sahibi insan, ömür sermayesini rahmet yolunda tüketir. Bu yol çetindir; inişi, yokuşu, engelleri, eşkıyası çoktur.
Kul; Rabb'ine olan muhabbet ve bağlılığını, fânî varlıklara duyduğu sevgi ve bağlılıkların üstüne çıkarmadıkça, kâmil bir îmâna ulaşamaz...
İsrafın maddî yönünden ziyâde mânevî yönü; insanı bitirir, tüketir. İnsan mânevî hayatındaki israf deliklerini kapattığında; gemisi, mârifetullah ve muhabbetullah okyanusunda yol alır. Aksi hâlde bu büyük ve şerefli yolculuk, daha başlamadan bitmiş olur.
Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin muhterem babası ve dedeleri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in getirdiği ilmi almak için, ashâb-ı kirâmın peşinde koşmuş, onlardan Efendimiz’in emsalsiz örnek şahsiyetini, mübârek hayatını ve Sünnet-i Seniyye’lerini sorup öğrenmişlerdi. Bunu mûteber hadis kitaplarındaki rivâyetlerinden de anlamaktayız.
Rabbimiz bizi zikrine çağırıyor. Kendisini hatırlamaya davet ediyor. Zatını anmaya ve yüceliğini ikrar etmeye. En büyük zikir Kur’andır diyor. Kalpleriniz ancak zikirle huzur buluyor diyor ayrıca. Ve beni zikredin ben de sizi anayım buyuruyor.