Musibet ve belâ her zaman ceza anlamında değildir. Allah sevdiği kulunu da belâ ve musibetlere uğratır. Başa gelen sıkıntı ve hastalıklara sabretmek, günahlardan arınmaya sebeptir.
İyiliği emredip, kötülükten sakındırmak bir seviye işidir. Bunu ancak ne söylediğini, ne zaman, nerede ve nasıl söylemesi gerektiğini bilen ehliyetli kişiler yapabilir. Çünkü onlar herkese anladığı dilden hitap ederler.
Hazret-i Mevlânâ, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın firâsetteki derinliğini, buna mukâbil Firavun’un ise nefsânî bir hayatın içinde nasıl ahmaklaştığını beşerî idraklerin anlayabileceği bir şekilde şöyle müşahhaslaştırarak sergilemektedir.
Hased, fertlerden başlayarak kademe kademe bütün bir millete kadar yayılan, yakan, yıkan, kurutan bir felâket ve musîbet sebebidir. Mahvolan âileler, toplumlar ve memleketlerin harâbeleri, hased sahneleri ile doludur.
Kötülüklere sürüklenenleri mazur gören olgun, gönül insanlarını Hazreti Mevlânâ Mesnevi'de; "öyle insanların içinde sana da yer vardır" diye anlatıyor.
Kişinin elinde doğru ve yanlışın, iyi ile kötünün sağlam ölçüleri olmadığında ahlakilik benliğin emrine giriyor ve neyin doğru neyin yanlış olduğunun karar mercii benliğin, hevâ ve heveslerin ta kendisi oluyor... İnsanlar kendilerini kutsadıkça, Allah’tan ve ahlâktan kaçmak istiyor. Kutsal değerler keyfi davranmaya mani olduğu için bunlardan kurtulmaya çalışıyor. Peki bu kaçış nereye? Hiç düşündünüz mü?..
Hayattaki her nîmet gibi mahrûmiyetlerin de ilâhî bir imtihan tecellîsi olduğunu, hatırımızdan çıkarmamalıyız. Şâyet Allah bir şeyi nasip etmemişse, bunu da gönül gözüyle okuyup; “Bunda da bir hayır vardır.” diyerek her hâlükârda şükredebilmeliyiz. Zira gaybı bilen, yalnız Cenâb-ı Hakʼtır.