Bu hadîs-i şerîf, günahlarının bağışlanıp bağışlanmayacağı endişesinden insanları kurtarmakta, tövbe eden kulundan Allah Teâlâ’nın nasıl hoşnut olduğunu açıklayarak büyük bir güvence vermektedir. Tövbe etmeye bundan daha büyük bir teşvik düşünülemez.
İstiğfârın belli bir sayısı yoktur. Hadislerde Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in günde yetmişten fazla tövbe ve istiğfâr ettiği rivayet edilmiştir. Yetmiş ve yüz rakamları çok istiğfâr edilmesi gerektiğini belirtmek için söylenmiştir. Bizim için tövbe ve istiğfârın asgarî rakamı yüz olmalıdır.
Rabbimizden bir talepte bulunmadan evvel istiğfar ederek günahlardan temizlenmeli ve dualarımızın kabul edileceği bir kalbî kıvama yükselmeliyiz.
Cenâb-ı Hak, sevdiği ve râzı olduğu müttakî kullarından bahsederken, onların günahlarından hemen tevbe ettiklerini ve günahta aslâ ısrar etmediklerini şöyle haber veriyor.
“Nedâmet ateşiyle dolu bir gönülle ve nemli gözlerle duâ ve tevbe et! Zîrâ çiçekler, güneşli ve ıslak yerlerde açar!” Hazret-i Mevlânâ
Yalnızca ibadet zamanlarında değil, hayatın her safhasında kalp Cenâb-ı Hakʼla beraber olmalıdır. Fânîlik hissiyâtı içinde yaşanmalıdır.
Gönlümüz ve dilimiz, ilâhî hikmet ve esrârını yansıtan bir ayna olursa; oradan bütün mahlûkâta karşı şefkat, merhamet, lütuf, af, güzellik ve ihsanlar yayılır. Nefsimizin hoşuna giden şeylerden sakındırmak için Peygamber Efendimiz -sellallahu aleyhi ve sellem- bakın neler söylüyor!..
İstiğfar; kulun kendisindeki varlık, benlik ve enâniyet duygularını bertaraf ederek; “Aman yâ Rabbi! Ben âcizim, Sen kâdirsin, merhamet sahibisin! Ben ise Senʼin rahmet ve mağfiretine muhtaç hakir bir kulunum. Lûtf u kereminle rahmetini benim üzerimde tecellî ettir.” diyebilmesidir. Bu niyâzını da yalnız sözde bırakmayıp, sâlih amellerle fiilen tescil ettirmesidir.
Hiçbir günah işlememiş olsak -bu mümkün değil ama, faraza öyle bile olsa- Allâhʼın verdiği bunca nîmete karşı lâyıkıyla şükredememe duygusuyla yine istiğfar etmek mecburiyetindeyiz. Zira bir yağmur suyundan daha berrak olan peygamberler bile dâimâ acziyetlerinin idrâki ve îtirâfı içinde istiğfar hâlinde yaşamışlardır.
Nasıl ki Güneş, ısı ve ışığından istifâde etmek isteyenlerden ricâ ve yalvarma beklemezse, firâset sahibi müʼminler de kendilerinden beklenenleri, söylenmesine gerek kalmadan yerine getirmelidirler…