Bugün İslâm toplumları olarak en acı kaybımız, herhalde insaniyetimiz, değerlerimiz, edebimiz, kalitemiz ve nihâyet medeniyetimizdir. Müslümanlar olarak İslâm’ın izzetini kuşanamadığımızı itiraf etmek durumundayız.
Bütün ilimlerin nihâî gâyesi ve zirvesi, mârifetullah’tır, “Allâh’ı kalben tanıyabilmek”tir. Bu cihan dershânesinde yapılacak esas tahsil de “Hakk’a kulluğun tahsili”dir.
Gerçek âlimler, bilmediklerinin daha çok olduğu anlayışıyla, son nefese kadar bir yönüyle talebe olmanın ihtiyacını hissederler. Bilmedikleri bir mesele karşısında, gururlanmadan, tevâzuya bürünerek “bilmiyorum” diyebilme cesaretini ve kemâlini gösterirler.
İlim, onu kullananların kalbî durumuna göre faydalı veya zararlı olabilen, iki uçlu bir bıçak gibidir. Hayra da kullanılabilir, şerre de âlet edilebilir. Tarih boyunca zâlimler dâimâ nefsânî ihtiraslarına tâbî kıldıkları bir ilim ve kudretle zulmetmişlerdir. Firavun, Nemrut, Hülâgu, Atilla ve emsâli insan kasaplarını, bugün insanlık nefretle anıyor
Olumsuz hâdise ve kişilere takılmak, çoğu zaman bizi hedeften alıkoyan ve hizmetimizden mahrum bırakan acı sonuçlara sebep olur. Bu itibarla eskilerin ifadesiyle “çalıyı dolaşmak” yolu uzatsa da gâyeye engel değildir.
Haddini bilmek en büyük edeplerden biridir. Tevâzu, olgunluk nişanıdır. Bir vazifeye tâlip olmaktan ziyade matlûb olmak, liyâkat nişânıdır ve böyleleri çoğunlukla ilâhî rahmete nail olacaklarından işlerinde muvaffak olurlar.
İlim, irfan, hizmet ve hayra yönelik doygunluk ve istiğnâ hâli, kişi için durgunluğun, düşüşün ve hatta tehlikenin başlangıç noktasıdır. İlim ve irfan yolunda “artık alacağımı aldım, doldum, doydum ve oldum” hissiyatı yolda kalmışlığın ve cüce himmetin işaretidir. Ulaştığı seviye ne olursa olsun, “daha alacak çok yolum var” anlayışı, daimî bir terakkinin habercisidir.