Ahmet Taşgetiren, bu ay Altınoluk Dergisi'nde "Çanakkale'den Çağımıza Ruh Nakli" başlıklı yazısında "Çanakkale ruhunu" anlatıyor.
Osmanlı Devleti’nin vârisleri olan bizler, torunları olmaktan iftihar ettiğimiz ceddimizin, uğruna her şeyini fedâ ettiği “i‘lâ-yı kelimetullâh” dâvâsının neresindeyiz?
Kuruluşundan itibâren “i‘lâ-yı kelimetullâh” yolunda yürüyen Osmanlı Devleti, yayılmış olduğu geniş sahada hiçbir zaman kuru bir cihangirlik dâvâsı gütmemiştir. O, müslim, gayr-i müslim bütün tebaasına eşsiz bir adâlet ve medeniyet götürmüş, gönüllerde taht kurmuştur.
Allah yolunda mal ve can ile cihattan maksat, yalnız kılıç harbi değildir. Kılıç, zulmü kaldırmak, hakkı tevzî etmek gibi zarûret hâllerinde kullanılan bir demir parçasıdır. Esas fetih, gönüllerin fethidir.
Sahâbenin hayâtı, tam bir mücâhede örneğidir. Onlar, Allâh Rasûlü’nün kalbî derinliği ile şahsiyet kazandılar. Derecelerine göre, Allâh Rasûlü’nün hissiyâtı ile duygulandılar. Câlib-i dikkattir ki, Vedâ Haccı’nda 120.000 sahâbî mevcud idi. Bu kadar sahâbîden ancak 20.000’i Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’de medfûndur. Diğerleri ise, İslâm’ı tebliğ etmek ve îlâ-yı kelîmetullâh için bütün dünyâya yayılmışlardır. Varabildikleri son nokta kabirleri olmuştur.
Muhtelif unsurları hak, adâlet, muhabbet ve îman heyecanıyla dolu bir Osmanlı potasında eritmeyi başaran Osmanlı’nın devamını sağlayan temel sâiklerden ikisi...