İnsan kimi sever ve kiminle beraber olursa, onun hâli ile hâllenir. Zira insanoğlunun şahsiyet ve karakteri, diğer insanlarınkine benzemeye ve onları taklit etmeye meyyâldir.
İlmin hakîkati, yaşanmasıyla ortaya çıkar. Bildiklerini tatbik etmeyen âlim, “kitap yüklü merkep” misâli, mânâsız bir hamallık yapar. İlim, kişiyi Hakk’a, hakîkate, takvâya, sâlih amellere sevk ediyorsa ilimdir. Yoksa Şeytan’da da ilim vardı, Kârun da ilim sahibiydi. Fakat ilim, benliklerini palazlandırıp onları dehşetli bir kibir ve gurura sürüklemişti.
Rebî bin Haysem Hazretleri, bahçesine bir mezar kazarak kalbinin katılaştığını hissettiği zamanlarda bu kabre girer, bir müddet orada kalırdı. Gün gelip dünyaya vedâ edeceğini ve mezarda bir istiğfar ve sadakaya muhtaç vaziyette kalacağını tefekkür eder, âhiretteki hesâbını düşünerek bir muhâsebe iklîmine girerdi.
Bir Müslüman, dâimâ büyük ideallere sahip olmalı ve onları gerçekleştirmek için çalışmalıdır. Hedefine ulaşamasa bile Allah Teâlâ’nın ona emeklerinin mükâfâtını mutlakâ lûtfedeceğini bilmelidir.
İnsan, nefsine hâkim olmalı ve her arzu ettiğini elde etmek için bütçesini zorlamaktan sakınmalıdır. Zira bu, nihâyetinde aşırı yük altına girmeye, huzursuzluğa ve buhranlara sebep olur.
Osmanlı Devleti’nde, insanların iffet ve nâmusları teminat altında idi.
Ecdâdımız Osmanlı’yı asırlarca ayakta tutan en sağlam temellerden biri genç nesillerini, îman aşk ve vecdi ile donatmaları olmuştur. Bilhassa geleceğin sultânı olacak şehzâdeler, husûsî bir eğitime tâbî tutulmuştur.
Gençlik, hayat ırmağının akacağı mecrâyı belirlemekte bir başlangıç teşkil etmek yönünden de çok mühimdir. Yani şahsiyetin ana vasıf ve istikâmet itibârıyla şekillendiği bir mevsimdir.
İnsanlığın aradığı huzur ne makineleşmede, ne de maddî terakkîdedir. Zira bunların ne insafı vardır, ne vefâsı, ne sadâkati, ne muhabbeti, ne de vicdânı... İnsanoğlu ancak, ebedî saâdet rehberi olan Kur’ân ve Sünnet ölçüleriyle yoğrulabildiği takdirde rûhen huzur bulabilir.
Ölümü bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek, onu mâtem değil de bir “Şeb-i arûs” hâline getirmek, ölüme hazırlanıp ölmesini bilenlerin kârıdır.