Zikrin temiz bir vicdanla îfâsı da son derece mühimdir. Bu sırra binâendir ki, ehlullah hazarâtı evrâd ü ezkâra umûmiyetle tevbe ve istiğfarla başlamışlardır.
Yüzakı Dergisi 149. sayısında inhiraflara, hıyânetlere ve sapıtmalara karşı; Hak yolculuğunda kitap ve sünnet terazisini işliyor.
Mânevî eğitimde kalp, tasfiye edile edile, beşerî ve tasavvufî temrinlere ilâveten Allâh’ın lutf u keremiyle, yolun nihâyetinde öyle bir hâle gelir ki, sâhibini sûreten insan bırakmakla berâber, sîreten âdeta melekiyet derecesine yükseltir. Bu durumda olanlardan bâzıları, fezâdaki sonsuz yıldızlardan herhangi biri gibi, kendi âlemlerinde ve dışa karşı tam bir mechûliyet içinde yaşarlar. Böyleleri bilinemez.
Tasavvufî terbiyede kulda murâkabe hâlinin tahakkuku için ehlullah hazarâtı, şu âyetler üzerinde muayyen usûllerle tefekkür edilmesini tavsiye etmişlerdir...
Murâkabe, kelime anlamı itibâriyle “gözetlemek” demektir. Kulun her zaman ve mekânda Allâh’ı unutmaması, O’nun vahdâniyetini, rubûbiyetini yakînî bir şekilde hissedip, Cenâb-ı Hak’la beraber olduğu şuurunu kalbinde dâimî bir idrâk hâline getirmesi ve nihâyet O’nun muhabbetinde fânî olup O’nunla bâkî olma hâlidir.
Râbıtanın lügatteki mânâsı, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinâtta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur.
Kalpler, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın içinde çalkalanır durur. Dâimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakîkî mânâları idrâk edilmeden, yaratılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mâhiyeti de kavranamaz.
Kelime-i tevhîd, Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir varlığın olmadığını ilan etmektir. Bir anlamda fâniliğin içine girmek ve hakikatte “Bâkî” olanın ancak Allah olduğunun şuur ve idrâkine ermektir.
Allâh’ı zikretmek, “Allah” lafzını sâdece kelime olarak tekrarlamaktan ibâret değildir. Zikir, ancak tahassüs istîdâdının merkezi olan kalpte mekân bulduğu zaman niyet ve amellerin seviye bulmasına âmil olur. İşte bu keyfiyette bir zikir, kulun bezm-i elestte; “Evet! Sen bizim Rabbimizsin!” şeklinde Cenâb-ı Hak ile yapmış olduğu ahdine vefâ göstermesi ve o sadâkatle Rabbini aslâ unutmamasıdır.
Geceden nasip alabilmek, “istiğfâr” ile başlar; tevhîd, salevât-ı şerîfe ve zikrin rûhâniyetine bürünmekle devâm eder. Seherlerdeki zikir, yâni kulun Mevlâ’sı ile buluşması, kalbin ihyâsı bakımından bulunmaz bir fırsat ve ihmâl edilemez bir ihtiyaçtır. Zira cesedimizin maddî gıdâya ihtiyâcı olduğu gibi, rûhumuzun da mânevî gıdâya ihtiyâcı vardır. Cenâb-ı Hak, seherlerde îfâ edilen zikre, sâir zamanlardakinden daha fazla kıymet vermektedir.