Güzel bir ahlâk olan hayâ, özellikle günaha düşen kullarda, insanlardan özellikle dostlarından uzaklaşma hissiyatı verir. Böyle durumlarda onu yeniden kazanmak için hassas davranmalı, suçunu iki de bir yüzüne vurarak şahsiyetini ezmemelidir. Zira ezilen şahsiyeti yeniden diriltmek kolay değildir.
Müslümanın vazifesi, günahkârı kendi hâline terk etmek değil, elinden tutarak nezih bir hayâta dönmesini sağlamaktır. Hazreti Mevlânâ mahlûkâta Hâlık’ın nazarıyla bakmanın müşahhas bir misâlini anlatıyor.
Rabbimiz, kötülüğün “güzel bir şekilde” giderilmesinden değil, “en güzel bir şekilde” düzeltilmesinden bahsediyor: “İyilikle kötülük bir değildir. Sen artık (kötülüğü) en güzel bir şekilde sav. O vakit seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse, sıcak bir dost gibi olur.” (Fussilet 41/34)
İbadetler günahları dezenfekte etmektedir. Ramazan orucu da bir önceki Ramazan ile arasındaki günahların bağışlanmasına sebeptir. Tabiî büyük günahlardan sakınmak şartıyla...
İsrafın maddî yönünden ziyâde mânevî yönü; insanı bitirir, tüketir. İnsan mânevî hayatındaki israf deliklerini kapattığında; gemisi, mârifetullah ve muhabbetullah okyanusunda yol alır. Aksi hâlde bu büyük ve şerefli yolculuk, daha başlamadan bitmiş olur.
Hırs ve hased, bütün günahların kaynağıdır. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur: “Üç şey vardır ki, bütün günahların kaynağıdır; bunlardan muhakkak sakınınız!
Günah dini bir kavramdır. Dinlerin yapılmasını isteyip de yapılmadığı, yapılmamasını isteyip de yapıldığı zaman ortaya çıkan davranış tarzı diye tarif edilebilir. Peki suç nedir? Günah ve suç arasındaki fark nedir?
İnsanın kalbinde îman hassasiyeti kaybolmaya başlayınca, günahlar insanın gözünde normalleşir. Günah işledikçe de insanın kalbine siyah bir leke konur. Bir müddet sonra bu lekeler artıkça, insanın kalbi katılaşır ve îmandan uzaklaşır.
Musibet ve belâ her zaman ceza anlamında değildir. Allah sevdiği kulunu da belâ ve musibetlere uğratır. Başa gelen sıkıntı ve hastalıklara sabretmek, günahlardan arınmaya sebeptir.
Herhangi bir şekilde insanların önünde bulunan kimseler ve bilhassa idâreciler, amellerine ve gönüllerindeki temâyüllere daha fazla dikkat etmek zorundadırlar. Çünkü onların en küçük bir zaaf ve hatâsı, katlanarak büyümekte ve toplumu çepeçevre kuşatan bir girdap hâline gelmektedir.