Kişi neyi seviyorsa onu çokça yâd eder.
Kur’ân müttakîlere, Cenâb-ı Hakk’a yakınlaştıracak tefekkürü sevdirir, onları düşünmeye sevk eder ve bunu kolaylaştırır. İnsanın iç âlemini arındırır. Gönüller, Kur’ân’ın feyziyle dolduğu nisbette kemâl bulur.
Adâlet, İslâm’da o kadar ehemmiyetlidir ki, her hususta ona riâyet emredilmiştir. İnsanlar adâleti hâkim kıldıklarında, Allâh’ın râzı olduğu huzurlu ve rûhânî bir kulluk hayâtı yaşarlar. Adâlet ortadan kalktığında ise, dünya üzerinde hak, hukuk, insaf ve dengeden bahsetmek mümkün olmaz.
İslâm’ı doğru anlayıp hayatın her safhasına intikal ettirebilmek için, evvelâ bu dînin “muâmelât”ına dâir kâidelerini öğrenmek, fevkalâde önem arz etmektedir.
Zekâtlar, mülkün Allâh’a ait olduğu idrak ve şuurunun bir ifâdesidir. Mü’min, Allâh’ın verdiği nîmetleri îtinâ ile kullanmalıdır. Zira bir gün mutlaka ondan dolayı hesaba çekilecektir.
Oruç, sadece belli bir süreliğine aç kalmak değildir. Oruç yalnızca mide ile tutulmaz. Bütün uzuvların bu ibâdete iştirâk etmesi îcâb eder.
Bütün ibâdetlerin kalbî hassâsiyetler içerisinde edâ edilmesi îcâb eder. Şüphesiz ki ibâdetlerin en başta geleni de; dînin direği, mü’minin mîrâcı ve Cenâb-ı Hak’la mülâkâtı olan namazdır.
İçindeki her çeşit putu kırarak gönlü yalnızca Hakk’a has kılmak, zarûrîdir. Bunu başarabilenler, Hakk’ın Halîli, yani “dostu” olurlar. Nitekim Hz. İbrahim (a.s) bu hususta müstesnâ bir numûnedir:
İnsanlığın ekseriyetle kuvvete râm olup nefs sultasında yaşadığı günümüzde, Osman Gâzî ve nesli gibi diğergâm, gönül eri ve kendisini Hakk’a adayan âbide insanlara ne kadar muhtâcız.
İnsan, îman sâyesinde “mü’min” olur. Cenâb-ı Hakk’ın 99 esmâsından biri olan “el-Mü’min” kelimesinin ilâhî mânâsı, gönüllerde îman nûru meydana getiren, kendine sığınanlara eman verip onları koruyan, îtimad telkin eden, vaadine güvenilen demektir.