İnsan ekseriyetle, “sonra yaparım” diye ertelediği hayırlara, o “sonra”larda da kolay kolay fırsat bulamaz.
Allâh’ı zikretmek, sırf “Allah” lâfzını tekrarlamaktan ibâret değildir. Zikir, ancak kalpte mekân bulduğu zaman niyet ve amellerin düzelip seviye kazanmasına vesîle olur.
Her fikir manzûmesinin ana gâye ve iddiâsı, insanı yükseltmek ve insânî münasebetlere bir seviye kazandırmaktır. Fakat hiçbir beşerî sistem, bu gâyeyi gerçekleştirmede İslâm ile kıyas edilebilecek bir noktaya ulaşamamıştır. Bunun sebebi, beşerî sistemlerin, imkânları sınırlı olan akla dayanmasıdır.
İslâm ahlâkının mühim bir bölümünü teşkil eden hizmet, nefsin hodgâmlığından kurtularak diğergâm bir ruhla mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allâh’ın rızâsını aramaktır.
Îmânın en büyük meyvesi merhamettir. Merhametin en güzel göstergesi de sende olanı ondan mahrum bulunana ikram etmendir. Diğer bir ifadeyle merhamet, başkalarının mahrumiyetini telâfî için onların yardımına koşmandır. En bedbaht insan, merhameti zâyî edendir. Merhamet, insanlığımızın şâhididir. Merhamet gidince, vicdan ve insanlığımızdan da bir şey kalmaz.
Bilmeliyiz ki, ömrü boş geçirmek büyük bir hüsran sebebidir. Elimizdeki yüce emanetleri muhafaza etmemek bir israftır. Hele insanın eğitiminde onun, varlıkların en şereflisi olması istikametinde yetiştirilmeyip ziyân edilmesi, israfların en büyüğüdür.
Zamanı öyle güzel değerlendir ki, “Yarın öleceksin!” denilse bile, programında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı hissetmeyesin!..
Cimrilik edip infaktan uzak durmak, âhiret hayâtını tehlikeye atmaktır.
Nasıl ki Güneş, ısı ve ışığından istifâde etmek isteyenlerden ricâ ve yalvarma beklemezse, firâset sahibi müʼminler de kendilerinden beklenenleri, söylenmesine gerek kalmadan yerine getirmelidirler…
Müslüman, kendisini toplumdan mes’ûl hissederek malını, zamanını, bilgisini, merhametini, şefkatini muhtaçlara infâk etmeli, bütün imkânlarını seferber ederek insanlığın ıztırâbını dindirmek için gayret sarf etmelidir.