Mülteci sorunu her geçen gün katlanarak büyüyor. Sorun bölgesel değil artık küresel bir hal almış durumda. Suriye’de 350 bin kişinin katledilişine, 12 milyonunun yersiz, yurtsuz kalmasına seyirci kalan Batı dünyası, ortaya çıkmasında çok ciddi paya sahip olduğu bu yürek paralayan dramın faturasını ödemekle karşı karşıya.
Hiç kuşkusuz cevabı aranan soruların başında terör örgütünün, siyasi kolu olarak görülen partinin parlamentoda oldukça güçlü bir biçimde temsil edilecek olmasına rağmen neden yeniden şiddete başvurduğu geliyor.
Türkiye 1 Kasım’da gerçekleştirilecek erken seçimlere oldukça gergin bir ortamda gidiyor. Bir taraftan artan terör olayları ve gelen şehit haberleri, diğer taraftan yükselen siyasi tansiyon, Türkiye’nin 2 Kasım sabahına nasıl bir siyasi tabloya uyanacağına ilişkin tedirginliği ziyadeleştiriyor.
Arap halk devrimlerinin Mısır’da darbeyle, Libya’da iç savaşla, Suriye’de kanla, hem de en acımasız bir şekilde akâmete uğratılmasının ardından da Türkiye hedef konuldu. Neden mi?
Dünyanın en çok zulüm gören Müslümanlardan biri olan Arakanlı Müslüman halkın sistematik katliam sonucu nüfusu yarı yarıya düştü.
İsrail’in Mescid-i Aksa’nın yakınında büyük bir sinagog inşa edeceği artık açık açık söyleniyor.
Medya ve diğer kitle iletişim araçları üzerinden dezenformasyonla oluşturulmak istenilen "Türkiye algısı", aslında nasıl bir savaşın içinde yer aldığımızı gösteriyor bize.
Türkiye, Gezi olaylarından bu yana uluslararası bir takım çevrelerin hedefinde. Gezi ile başlayan ama o gün için başarılamayan süreçten vazgeçilmiş değil. Türkiye’nin istikrarsızlaştırılması, kuşatılması, durdurulması, kulağının çekilmesi, haddinin bildirilmesi artık nasıl tanımlanırsa tanımlansın o süreç alttan alta devam ediyor.
İran ile Batı arasında 12 yıldır süren nükleer müzakerelerin sonunda nihayet bir uzlaşıya varıldı. Uzlaşı uluslararası kimi siyasi analizlere yansıdığı şekliyle Soğuk Savaş sonrası dönemin en önemli diplomatik başarısı idi. Kimilerine göre ise nükleer anlaşma “Şiilerin zaferi” olarak nitelendirildi.
Suruç'ta yaşanan hadisenin bir diğer boyutu Türkiye’yi DAİŞ ile etiketleme, DAİŞ’i destekleyen “terörist devlet” gibi gösterme gayretleridir. Bu kara propaganda, Suruç provokasyonu üzerinden hem içerideki hem dışarıdaki malum çevreler tarafından yine dillere pelesenk edildi.