Allah Teâlâ insanları bir hikmete binaen farklı cinsler halinde yaratmış, her birine farklı vazife ve haklar vermiştir. Onları kendi ellerinde olmayan durumlardan mesul tutmamış, sadece iradeleriyle kazandıkları düşünce ve fiillerden hesaba çekeceğini bildirmiştir.
Allah Teâlâ, kullarını kötülüklerden korumak için emir ve yasaklarını önceden bildirmiştir. O'nun haram kıldığı şeyi kulunun işlemesi Allah Teâlâ'yı kıskandırır.Bu sebeple de sınırların çiğnenmesine razı değildir.
Bu dünyada Hakkʼa vuslatın yolu, “ölmeden evvel ölmek” sırrına nâil olmaktan geçer. Bunun için de nefsânî arzuları bertaraf edip Cenâb-ı Hakkʼa tam bir teslîmiyetle râm olmak gerekir. Yani ilâhî emir ve nehiylere, en ufak bir iç sıkıntısı veya üşengeçlik duymadan, cânu gönülden boyun eğmek ve aşkla, şevkle kullukta bulunmak îcâb eder.
Bizler, elbette evladımızı istikbale hazırlamaya çalışacağız. Geleceğe dair planlar yapacağız; bunları ne kadar ciddiye aldıklarını takip edeceğiz. Ancak hepsinden önemlisi, evladın ebedî saadetini düşünmektir. Onların cehennem yakıtı olmamaları yönünde çaba harcamaktır.
“İslâm”, “selâm, barış ve teslim olmak” mânâsına geldiği gibi; “din” kelimesinin bir mânâsı da “itaat etmek, boyun eğmek”tir. Bu bakımdan İslâm Dîni, kendisine tâbî olanlardan hem bedenî/şeklî, hem de rûhî/mânevî bir kabullenme beklemekte; îmanın kalbe yerleşmesini, kulun bütün varlığıyla Allâh’ın emir ve yasaklarına teslimiyetini hedeflemektedir.
Her türlü kusur karşısında affa meyletmek, fazîlet zannedilmemelidir.
Hadis-i şeriflerle affedenlerin hikayesi İslam'da affetmenin önemini bize işaret ediyor. Affedenler kazanıyor, affedenler affa layık oluyor, affoluyor.