Kur’ân’ın ve sünnetin anlaşılıp yaşanmasında, âlimlerin ve emîrlerin (idarecilerin) rolü vardır. Onların emirleri yalnızca Allah'ın kurallarına bağlılıkları çerçevesinde bizim itaatimizle karşılık bulabilir.
Çoğalan her şey ucuzlar, yalnız akıl öyle değildir, o çoğalınca değerlenir. Akıl her şeyden daha aydınlıktır, ahmaklık ise her şeyden daha karanlıktır.
Âyet-i kerîmedeki “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ifadesinin mânâsını bazı kimseler; sadece zâhirî ve dünyevî ilimleri bilmekten ibaret zannediyorlar. Hâlbuki Rabbimiz’in emri; hikmeti bilmek, ibret almak, tefekkürde derinleşmek ve ilâhî azamet karşısında ürperen rakik bir kalbe sahip olmaktır.
Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Allah kime hidâyet verirse, işte doğru yolu bulan odur; kimi de hidâyetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah’tan başka dostlar bulamazsın. Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız.” (İsrâ, 97)
Bir sanatkâr, yaptığı sanat eserini; bir mûcid, îcâd ettiği makineyi arzu ettiği şekilde planlayıp biçimlendirir ve onu en iyi kendisi tanır. Ayrıca her sanatkâr, eserine koyduğu imzâsıyla da dâimâ hatırlanmak, ismini yâd ettirmek ister. Hâl böyle iken mikro âlemden makro âlemlere, atomdan galaksilere kadar bütün kâinâtı yoktan var eden Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı varlıkları, kendisini periyodik olarak zikredecek şekilde tanzîm etmesi kadar tabiî bir şey olamaz.
Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri yoktan var eden kâinatın hâlıkı Allâh Teâlâ’yı kâmil mânâda idrâke insanın aklı kâfî gelmez ve âciz kalır. Bu itibarla Cenâb-ı Hakk’ı zâtı itibarıyla düşünüp tefekkür etmeye kalkışmak, birtakım hayaller ve evhamlardan öte bir şey kazandırmaz ve sâlim inancı zedeler.
İnsan için Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ını idrâk etmek mümkün değildir. Zira beşerî ilmin yolu, havâss-ı hamse/beş duyu, akıl ve kalptir. Bütün bu idrak kâbiliyetlerinin kudreti ise sınırlıdır. Kudret ve selâhiyeti sınırlı olan bir vâsıtayla da Bâkî, Mutlak, Ezelî ve Ebedî olan bir varlık kavranamaz. Mahdut olan vâsıtayla olan idrak, ancak mahdut olarak gerçekleşebilir.
Dinimiz, Rabbimizin bize yüklediği emirler, yasaklar ve tavsiyelerden oluşan görevlerimizdir. Birinci görevimiz, Allah (cc.)’ ı bilmek, sevmek, saymak ve kulluk etmektir. Gerisi hep onun içindedir. Ona kulluk ise İslam’ı öğrenmek ve yaşamaktır.
Sonsuz kudret ve merhamet sahibi olan Rabbimiz her an bizimle ve bize bizden daha yakındır. Kur'an'ı Kerim'in bir çok ayetinde insanı tefekküre sevk eden "yerleri ve gökleri, yıldızları, yağmurları" örnek olarak verir. Çünkü bizler bu muhteşem makro alemin bir parçasıyız ve bu bir an olsun aksamayan nizam bir elden çıkıyor ve o kudret sahibi de elbette Allah'dır (cc). Bunun için asıl marifet bakarken görebilmektir, idrak edebilmektir.
Diyanet İşleri Başkanlığı bu seneki Kutlu Doğum Haftası etkinliklerine “Hz. Peygamber, Tevhid ve Vahdet” konusunu ana tema olarak belirliyor. İ. Lütfi Çakan'ın kaleme aldığı bu yazıda da "tevhid ve vahdet" konusu işleniyor.