Dinlemenin ilk adımı, bütün benliğiyle mesaja kulak verip “işittim” demek; ikinci adımı, anlamak için akıl ve tefekkür melekelerini çalıştırıp “anladım” demek, üçüncü adımı, anladığı muhtevanın gereğine “gözüm başım üstüne elbette itaat ettim” demek ve nihâyet dördüncü adımı da bu itaati Resûlün peşinden, onun izini sürerek “ittiba ettim” demek suretiyle ilahi mesajı hayata geçirmektir. İşte mümin kulun Allah ve Resülünün daveti karşısında takınacağı tavır ve duruş budur.
İnsanı görünen ve görünmeyen bütün yönleriyle, tertemiz ve diri bir hayata çağıran ilâhî mesajlar karşısında insanoğlu, tarih boyunca birbirinden farklı duruşlar sergilemiştir. Bu tavır ve davranış sahiplerini, inkâr ve reddedenler, ikiyüzlü davrananlar ve inananlar olarak üç ana grupta değerlendirmek mümkün ise de bunların da kendi içlerinde elbette farklı seviyeleri söz konusu olmuştur. Biz bu yazıda özellikle “ilahî mesaja kulak verme” noktasında “mü’min duruşu”nun nasıl olması gerektiği üzerinde duracağız.
İnsan, nefsin hilelerine karşı uyanık olmaz ise Allah için yaptığını zannettiği hayır ve ibâdetlerde bile aldananlardan olur. Herkes bir şeyle itibar toplarken, o da yaptığı hayırlarla itibar toplama yarışına girebilir.
Âdil olabilmek, kişilik zemininde çok büyük değerlerin oturmasını gerekli kılar. Menfaatler karşısında eğilip bükülmeyen, nefsânî hesapları işin içine katmayan bir karakter ister. Vicdanıyla müşterek hareket edebilen akıl ve duygu bütünlüğü gerektirir. Hülâsa adam gibi adam olmaktır, âdil olmak.
Vakıf, Allah’a adanmış maldır. Son derece hassas davranmak icab eder. Mütevelli ve yöneticiler, vakıf mallarında tasarrufta bulunurken, basiretli bir tüccar gibi davranmak mecburiyetindedirler. Aksi halde mânen mesul olurlar. Vakıf malında yapılan haksız tasarrufun dünyada helâlleşme mercii bulunmadığından, âhirete taşınan bir vebal yüklenilmiş olur.
Tarihimizde özellikle âbid ve zâhidlerin ve hatta bazen âlimlerin, devlet ricâline uzak durma gibi bir sünnetleri olagelmiştir. Sözünün dinleneceği hüsn-i zannına sahip âlim ve âriflerin, iktidardakileri zaman zaman uyarmaları ve onları yanlıştan korumaları hem dînî, hem insanî ve hem de vicdânî bir zarurettir.
Îmân yüreğe kökleşince kişi hayata hep o pencereden bakar. Böyle biri için korku ve ümit kapısı yalnız Rabbidir. O’nun adına üzerine düşen sorumluluğun farkındadır ve her fırsatı bu uğurda değerlendirmek ister.
Yüreğinde dâvâsını dert edinen her dâvâ adamı, her fırsatı kendi ideali uğrunda değerlendirmesini bilir. Mazeret aranırsa, insan nefsi sayısız gerekçeler üretebilecek fıtratta yaratılmıştır. Önemli olan gönülde mazeretin olmamasıdır.
Ümmetin öncüleri diyebileceğimiz âlimlerin ve liderlerin azimetle amel etmesi ve zâlime karşı cesaretle hakikati haykırması, Hakk’ın yeryüzünde ikamesi adına son derece önemli bir duruştur.
Ömürlerini ilâhî huzurda geçirmeye çalışan kulların edebi bir başkadır. Onlar farklı bir hissiyat içinde, sıradan insanların anlayamayacağı bir hayat sürerler.