Son Devir Şair ve Ediplerimizden Hikmetli Sözler
Son devir şair ve ediplerimizden hikmetli sözler
Peygamberimiz buyurur:
“Şurası muhakkak ki beyânın bazısında sihir vardır, şurası da muhakkak ki şiirin bazısında da hikmet vardır.”
(Ebû Dâvûd, Edeb, 95)
MUHAMMED İKBAL:
Pakistan’ın mânevî mimarı ve Mevlânâ âşığı Muhammed İkbal, Mesnevî tarzında güzel temsillerle hakikatleri anlatır:
GÜVE ve PERVÂNE
«Güve»; aşksız, ruhsuz bir ilim adamını, «Pervâne» ise, âşık bir ârifi temsil eder.
Güve, Pervâne’ye imrenerek şöyle der:
“–İbn-i Sînâ’nın kitapları içine yerleştim. Fârâbî’nin eserlerini gördüm. Lâkin bu hayatın felsefesini bir türlü anlayamadım. Kâbuslu çıkmaz sokakların hazin bir yolcusu oldum. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın!..”
Pervâne ona yanık kanatlarını göstererek şöyle cevap verir:
“–Ben bu aşk için kanatlarımı yaktım. Hayatı daha canlı kılan, çırpınış ve muhabbetlerdir; hayatı kanatlandıran da aşktır!..”
İKİ CEYLÂN
“Bir ceylân, diğer bir ceylâna dert yanıyordu:
«–Artık ben bu avcıların şerrinden bıktım. Zira ovalarda avcılar pusu kurmuşlar, gece-gündüz biz âhûların izinde dolaşıyorlar. Bundan sonra Kâbe’de, Harem’de yaşayacağım. Mekke’de avcıların avlanması yasaktır. Orada yatar-kalkar, orada otlarım. Artık avcı derdinden eman bulmak istiyorum. Gönlüm biraz da huzura kavuşsun!..»
Bunları dinleyen tecrübeli ve güngörmüş diğer ceylân ise dedi ki:
«–Ey akıllı dostum!
Yaşamak istiyorsan tehlike içinde yaşa!
- Kendini dâimâ bileyi taşına vur; cevheri temiz olan kılıçtan daha keskin yaşa!
- Tehlike, kudreti imtihan eder.
Mekke’de yaşamak kolaydır. Fakat sen kalbini ve îmânını, zorluklar içinde test et! Yüreğini çilelerin ortasında test et! (Tehlikeler, çileler ve iptilâlar; senin şahsiyetini, karakterini ve îmânını imtihan eder.)
- Cisim ve cânın nelere kādir olduğunu sana o çileler bildirir.»”
–Ey basîretli insan!
- Bir milletin sermâyesi; para, gümüş, kumaş ve altın değildir.
- Onun asıl sermâyesi; îmanlı, vatanperver, sıhhatli, dinç ve kudretli dimağlara sahip, çok çalışkan, cevval ve çevik evlâtlarıdır.
–Ey örtüsü nâmusumuzun perdesi olan Müslüman Kadını!
- Senin yüzündeki nur, îman kandilimizin sermâyesidir.
- Yaratılışındaki sâfiyet; Hak’tan bize rahmettir, dînimizin kuvvetidir, ümmetimizin varlık esâsıdır.
- Evlâdımız sütten kesilir kesilmez, ona kelime-i tevhîdi ilk öğreten sensin.
Senin muhabbetin; bizim hâlimizi, fikrimizi, sözümüzü, işimizi tanzim eder.
Toplum fidanının âb-ı hayâtı sensin. Ümmetin emânetini koruyan muhafız sensin. Fıtratındaki ulvî hasletleri selîm aklınla keşfet!
- HAZRET-İ Fâtıma, senin için bir nümûnedir; ondan gözünü ve gönlünü ayırma. Tâ ki, senin dalın da bir Hüseyin meyvesi versin; gülistan, eski mevsimi getirsin.
MEHMED ÂKİF:
Mehmed Âkif’e bir defasında şöyle sormuşlar:
“–Bu ülke ne zaman düzelir?”
Âkif’in cevabı çok müthiş ve mânidar olmuş:
“–Cuma namazına gelen cemaat, sabah namazına da geldiğinde!..”
Îmandır o cevher ki, İlâhî, ne büyüktür!
Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!..
Muallimim diyen olmak gerektir îmanlı,
Edepli, sonra liyâkatli, sonra vicdanlı...
(İdeal bir eğitimcinin tarifi)
Sahipsiz olan memleketin batması haktır,
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır...
(Îman vatanda yaşanır. Hicret bunun ispatıdır. Uhud ve Hendek harpleri, vatan müdafaasıdır. Diğer harpler de aslında yine tedâfüîdir / savunma maksatlıdır.)
Tükürün ehl-i salîbin o hayâsız yüzüne,
Tükürün onların aslā güvenilmez sözüne,
Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün
Tükürün maskeli vicdânına asrın tükürün!
(Haçlıların devamı olan zâlim batı, hümanizm ve benzeri maskeler takarak, evlâtlarımıza sefâletini saâdet olarak göstermeye çalışmaktadır.
Hâlbuki; Bosna, Irak, Afganistan, Filistin, Suriye, Libya ve benzeri İslâm beldelerini mâtem yurduna çeviren onların kurumuş vicdanlarıdır.)
Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı,
Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı.
(Son asırlarda müslümanlar; rehâvet ve tembellik sebebiyle, askerî, idârî ve fen sahalarında gayret eden muâsırlarından geri kalmışlardır.
İslâm ise yücedir ve cihanşümuldür.
Ecdâdımız gibi, İslâm’a, Kur’ân ve Sünnet’e sarılarak yeniden büyük hamleler gerçekleştirmemiz lâzımdır.)
Dünyâ neye sâhipse, O’nun vergisidir hep!
Medyûn O’na cem’iyyeti, medyûn O’na ferdi,
Medyûndur O Mâsûm’a bütün bir beşeriyyet!
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret!..
(Cihanda hangi fazîlet, güzellik ve muvaffakiyet varsa, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sayesindedir. O’na ümmet olmaktan daha büyük bir saâdet yoktur. Mahşerde de en büyük nisbet, O’na îmân etmiş bir ümmet olabilmektir.)
NECİP FAZIL:
- O ki; Allah (ile beraberliğin gönül huzurun)a mâliktir, neden mahrumdur?!.
- O ki; Allah’tan mahrumdur, neye mâliktir?!.
(Allah bes, bâkî heves... Kula Allah yeter, gerisi boş hevestir.)
Sâlih İnsanların Temsili:
O erler ki gönül fezâsındalar,
Toprakta sürünme ezâsındalar...
Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
Namazda arka saf hizâsındalar...
İçine nefs sızan ibâdetlerin,
Birbiri ardınca kazâsındalar...
Bir an yabancıya kaysa gözleri,
Bir ömür gözyaşı cezâsındalar...
- Kökünü beğenmeyen dal ve dalını beğenmeyen meyve, olgunlaşmadan çürür!..
(Mâzîsini bilmeyen, istikbâlini inşâ edemez.)
- Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur!..
(Bir mü’min, nesil endişesini yüreğini taşımalı ve bu hususta gayret etmelidir.)
Gönlüm uçmak dilerken semâvî ülkelere;
Ayağım takılıyor, yerdeki gölgelere...
(İnsanda nefs ve ruh iki ayrı âleme aittir. Âhiret saâdetine vuslat için, nefsânî duyguların hoyratlığından kurtulup, rûhânî istîdatları inkişâf ettirmekten başka çare yoktur.)
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum...
(Gafletle geçirilen ömrün hazin ifadesi)
Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür!
Sana çöl gibi gelen, O göl diyorsa göldür!
(Bir müslümanın ölçüsü, evvelâ Kur’ân ve Sünnet’tir. İslâm teslîmiyettir / ön kabuldür. Akıl, ancak vahyin muhtevâsında insana saâdet getirebilir.)
Tahtadan yapılmış bir uzun kutu;
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Çakanlar bilir ki, bu boş tabutu,
Yarın kendileri dolduracaklar.
Her yandan küçülen bir oda gibi,
Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.
Sanki bir taş bebek kutuda gibi,
Hayalim, içinde uzanmış kalmış.
Cılız vücuduma tam görünse de,
İçim, bu dar yere sığılmaz diyor.
Geride kalanlar hep dövünse de,
İnsan birer birer yine giriyor.
Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!
Tabut değildir bu, bir tahta kundak.
Bu ağır hediye kime gidecek,
Çakılır çakılmaz üstüne kapak?
Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir;
Mezarda geçer akçe neyse onu biriktir!..
(O gün ne mal ne evlât, ancak kalb-i selîm fayda verir.)
O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrâil’e; «Hoş geldin!» diyebilmekte hüner...
(Sâlih kulların son nefesi)
NURETTİN TOPÇU:
BİR DÂVÂ ADAMI
“Sâlih mü’minler; yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül veren, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümâyişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileridir.
Bu ruh hamlesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedâkârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir.” (Yarınki Türkiye, s. 14, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2010)
Şu üç vasıftaki insan Allah’tan uzaktır:
Birincisi: Rahatını düşünerek hizmetten kaçanlar.
İkincisi: Hassas olduklarını bahane ederek, yani; «İçim kaldırmıyor!» diyerek mâtemlerin civarından uzak duranlar.
Üçüncüsü: Fâsıklarla beraber olanlar.
İnsanlar içinde, kendini bilenler üç zümredir:
- Rüzgârı bile incitmeyen (ve rüzgârdan bile incinmeyen affeden gönüller),
- Kendi adlarını söylemekten utanan mahviyet sahipleri,
- Allâh’ın emâneti olan mahlûkāta merhametle nazar edebilenler...
MAKİNE ve DEMİR TERAKKÎSİ
Nurettin TOPÇU, teknolojik terakkîlerin insanlığa saâdet getirmediğini, bugün hayatı kolaylaştıran makinelerin aslında insanlığa huzur getirmediğini şöyle anlatırdı:
“Makinenin terakkîsi, insanın rûhunu allak bullak etti.
Amerika 1944’te iki atom bombası patlattı, iki şehri kömür etti çıktı. Toprağı kömür etmeye hakkı yoktu kimsenin...”
“Kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve nebâtâtı katletmeye hiç kimsenin hakkı yoktu...
Velhâsıl eski insan bu kadar zâlim değildi. Çektiği meşakkatlere rağmen bugünün insanından çok daha mesuttu.
Çünkü insan rûhunu felce uğratan materyalizmin demir pençesi yoktu o zamanlar...”
Devrimiz makine gıcırtılarının, ahlâk ilâhîlerini susturduğu devirdir. Gafil makine hayranlarının (makineden medet bekleyenlerin), ahlâkın vakti geçmiş şeylerden olduğu iddiaları ve hasta ruhların ümitsizlik telkinleri ile ahlâkımız ve bütün mânevî yapımız, bugünkü hayat akışının dışında kalmıştır. (Nurettin TOPÇU, Ahlâk Nizâmı, 28, 29)
- Bir toplumda merhamet yoksa, orada insan yoktur.
Orada ancak sürü vardır, vahşet vardır.
Kaynak: Osman Nûri Topbaş, Asr-ı Saâdetten Günümüze HİDÂYET REHBERLERİ, Yüzakı Yayıncılık








YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!