Sahâbe-i Kirâmı Örnek Alan Fert ve Toplumlara Örnekler
İslâm tarihi boyunca sahâbe-i kirâmı örnek alan fert ve toplumlara örnekler…
İslâm tarihi boyunca da, sahâbe-i kirâmı örnek alan fert ve toplumlar, aynı heyecan ve huzuru yaşadılar.
Tasavvuf Ehli
Bilhassa tasavvuf ehli...
Meşhur sûfî aleyhtarı Gulam Halil, bütün sûfîlere karşı hasmâne bir tutum sergilemekteydi. Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’nin de aralarında bulunduğu bir grup sûfîyi tutuklatıp hilâfet merkezine sevk etti. Dönemin Abbâsî halîfesi tarafından çıkarılan bir fermanla îdamlarına karar verildi.
Cellât; dervişlerden birinin boynunu vuracağı anda Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî Hazretleri, neşeli ve gönüllü olarak öne atıldı. Halk bu harekete taaccüp etti. Cellât;
“–Ey civanmert! Sen öne atılıyorsun ama, bu kılıç o kadar rağbet edilecek bir şey değildir. Henüz sana sıra gelmedi, neden acele ediyorsun?” dedi.
Ebu’l-Hüseyin;
“–Benim yolum îsâr yoludur. En aziz ve değerli şey, hayattır. Şu birkaç nefes alacak vakti, kardeşlerimin biraz daha fazla yaşamaları için fedâ etmek istiyorum. Zira dünyadaki bir nefes alacak kadar vakit, bizim için âhiretteki bin yıldan daha sevimli ve daha değerlidir. Çünkü burası hizmet yeridir, orası ise kurbet ve Allâh’a yakın olma mahallidir. Kurbet de hizmetle elde edilir. Buna rağmen şu birkaç nefesimi de dostlarıma fedâ ediyorum.” dedi. (Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, trc. S. ULUDAĞ, İstanbul 1996, s. 302)
Osmanlı’nın İlk Üç Asrı Sahâbe Devrine Benzer Bir Feyiz ve Rûhâniyet Devriydi
Osmanlı’nın ilk üç asrı da sahâbe devrine benzer bir feyiz ve rûhâniyet devriydi.
Orhan Gazi'nin Vasiyeti
Orhan Gazi, oğlu Murad Han’a şöyle vasiyet etti:
“Osmanlı’ya iki kıt‘a üzerinde hükmetmek yetmez! Zira i‘lâ-yı kelimetullah (Allâh’ın dînini yüceltmek) azmi iki kıt‘aya sığmayacak kadar büyük bir dâvâdır!”
Bu vasiyete gönül veren Birinci Murad Han; Bursa’nın o yemyeşil muhteşem güzellikleri içinde istirahat etmek yerine, kilometrelerce öteye sefer etti, Kosova’ya gitti.
Kosova meydanında iki ordu karşılaşınca;
“–Yâ Rabbî! Bugün bir bayram olsun, o bayramın kurbanı da ben olayım.” niyâzında bulundu.
Ordunun sağ cenâhına Şehzâde Yıldırım Bâyezîd, sol cenâhına da Şehzâde Yâkup Çelebi kumanda ediyordu. Baba ve oğulları, tek bir kalp ve tek bir nefes hâline gelmişlerdi. Aile boyu bir fedâkârlık sergiliyorlardı. O gün muazzam bir zafer elde edildi, bu fethi gören Murad Han da niyâz ettiği şehâdete kavuştu. O zaferin aziz bir kurbanı oldu.
Peygamberimizin Müjdelediği Komutan
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in;
“İstanbul elbette fetholunacaktır; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!” (Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/8300) müjdesine gönül veren Fatih’in yiğit askerleri, İstanbul surlarına tırmanırken;
«‒Bugün şehidlik sırası bende!» diye iştiyakla, kurban olmaya atılıyorlardı. Bu fedâkârlık ve kahramanlığın neticesinde surlara fetih bayrağını diktiler. Öyle fedâkârlıklar ki, Allâh’ın verdiği firâsetle karadan gemiler yürütüldü. Aşılmaz denen surlar aşıldı.
Fatih Sultan Mehmed Han; böyle muazzam bir müjdeye mazhar olduğu hâlde, enâniyete kapılmadı, durup dinlenmedi. İstanbul’un fethinden 10 sene sonra Bosna’yı fethetti. Orada halka zulmeden zâlimleri bertaraf etti. Anadolu’dan İslâm’ı yaşayan ahâlîyi buraya iskân ederek, en güzel şekilde hâl ile tebliği tatbik etti. Boşnaklar kâmilen müslüman oldular.
Fatih bununla da yetinmedi; bu sefer İşkodra’ya, Arnavutluk’a yöneldi. Orayı da fethederek Arnavutların yüzde doksanının müslüman olmasına vesile oldu.
Fatih, Trabzon’u da fethetmişti. O zorlu seferde; küçük bir kale için neden bu kadar zahmete tahammül ettiğini soran, Uzun Hasan’ın annesi Sârâ Hatun’a söylediği şu sözler, Allah yolunda fedâkârlıkların kıymetini ne güzel ifade eder:
“Sen zannetme ki; çektiğimiz bunca zahmet, kuru bir toprak parçası içindir. Bilesin ki bütün gayretimiz Allâh’ın dînine hizmettir. İnsanları hidâyete kavuşturmaktır. Yarın huzûr-i ilâhîde, yüzümüz kara olmasın diyedir. Elimizde İslâm’ı tebliğ ve tâzîz imkânları varken; birtakım zahmetlere katlanmayıp ten rahatlığını tercih edersek, bize gāzî denilmesi revâ mıdır? Ehl-i küfre İslâm’ı götürmezsek, onların azgınlıklarına mânî olmazsak; huzûr-i ilâhîye hangi yüzle çıkarız?!.”
Fatih Sultan Mehmed Han; vazifesini, emrinin hilâfına yapan hıristiyan mimarın kolunu kestirmişti. Bu mimar, sultanı dâvâ etti.
Kadı Hızır Bey, mahkemede padişahı ayakta muhakeme etti ve aleyhine hükmetti. Fatih kararı sükûnetle karşılayarak;
“–Hüküm, şer‘-i şerîfindir!” dedi.
Hıristiyan mimar, bu ulvî adâlet sahnesinden fevkalâde duygulanarak gözyaşları içinde söz aldı:
“–Hakkımdan vazgeçiyor, diyet kabul ediyorum!..” dedi. Fatih nice fütühâtı yanında, cihâna bu eşsiz adâlet tevzîi ile de bir başka fetih gerçekleştirmiştir. Aslında Fatih’in şahsında, Akşemseddin Hazretleri’nin verdiği terbiyeyi görmekteyiz.
Yine Fatih Han; nesillerin yetişmesi için, medreselere büyük ehemmiyet veriyor, yüzlerce talebeye sarf edilen büyük meblâğları fazla bulmuyor, içlerinden birkaç kişinin yetişmesini buna değer görüyordu. Bu da insan yetiştirmek için sarf edilen fedâkârlıklara misal...
Fetih müjdesine eren İstanbul halkı da; sabahleyin dükkânına gelen ikinci müşteriye;
“–Ben siftah ettim. Komşum henüz siftah etmedi. İhtiyacınızı ondan alın.” diyordu. Fedâkârlığın bir başka veçhesi, bir başka eşsiz tablosu!.. Âdetâ, imkânlarını muhâcir kardeşleriyle paylaşan ensârın hâlinden bir in‘ikâs...
Sultanında da sıradan halkında da İslâm’ın güler yüzünü temâşâ ediyoruz. İslâm şahsiyetinin sergilendiğini görüyoruz.
Bugün ise dünya, demirin ve makinenin tasallutu altında... Teknik ilerleyince insanı saâdete götüreceği yerde, felâketlere ve sefâletlere götürmekte... Zulüm her yerde... Vicdanlar kurudu. İnsanlık, o adâlete, o fazîletlere muhtaç!..
Yavuz Sultan Selim Han
Fatih’in torunu Yavuz Sultan Selim Han ise, şarkta birliği sağladığı muazzam bir sefer gerçekleştirdi. Geçilmez Sînâ Çölü’nü aşıp Mısır’ı zaptetti. Tükenmek bilmeyen bir cihâd aşkıyla dile getirdiği şu sözler, aynı zamanda o cihangir sultanın gönül ufkunu ne güzel sergilemektedir:
“Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim!..”
Kanunî Sultan Süleyman, zaferlerle dolu saltanatının sonunda 71 yaşında Zigetvar Seferi’ne çıktı. Vezir-i Âzam’ı Sokullu’nun, kendisine ihtiyarlığından dolayı zahmet çekmeyip İstanbul’da kalmasını telkin etmesi üzerine;
“–Sarayda kalıp, baş yastıkta ölürsem; yarın rûz-i mahşerde fâtih cedlerimin huzûruna nasıl çıkabilirim?!.” dedi ve bu seferde harp meydanında vefât etti.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mayıs, Sayı: 255












YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!