Refik-i A'lâya Yolculuk

Peygamberimizin (s.a.v.) vefatı nasıl olmuştur? Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in son günleri, hastalığı ve vefatı.

Hacdan dönüşlerinden yaklaşık 3 ay sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) rahatsızlandılar. Rahatsızlıkları 10 gün devam etti. 12 Rebîu’l-Evvel Pazartesi günü 63 yaşlarında iken vefât ettiler.

Aslında hastalıkları 7. senede Hayber’in fethinden sonra yahûdilerin getirdiği zehirli eti mübârek ağızlarına aldıktan sonra başlamıştı. Eti yutmayıp hemen çıkarmalarına rağmen zehir tesirini göstermişti.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz hanımlarından, hastalık günlerini Hz. Âişe’nin odasında geçirmeyi talep ettiler, onlar da buna izin verdiler.

Hz. Âişe (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) yatağına girdiği zaman, Kul hüvallâhu ehad ve Muavvizeteyn’in (Felâk ve Nâs sûrelerinin) tamamını okuyarak avucuna üfler, sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun erişebildikleri yerlerini meshederlerdi. Rahatsızlandıklarında bunu, kendisi için benim yapmamı isterlerdi.” (Buharî, Tıb, 39)

KIRTAS HADİSESİ

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hastalıkları şiddetlendiğinde ashâbına:

“‒Gelin size bir yazı yazdırayım, ondan sonra dalâlete düşmeyesiniz!” buyurdular.

Ashâb-ı kirâm ihtilâf ettiler. Kimisi yazı malzemelerinin getirilmesini istiyor, kimi de Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i yormaktan korkarak buna gerek olmadığını söylüyordu.

Bundan anlaşılıyor ki Allah Rasûlü’nün bu talebi vücûb ifade etmiyor, “arzu ederseniz yazdırayım” mânâsı taşıyordu. Zira ashâbın meseleyi böyle anlamasına sebep olan karineler vardı.

Hz. Ömer, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i yormamak için:

“‒Nebiyy-i Ekrem’in ağrısı çok arttı, (onu daha fazla yormayalım). Nasıl olsa elimizde Allâh Teâlâ’nın Kitâb’ı mevcut, o bize yeter” deyince Efendimiz (s.a.v) de bu sözlerini tekrar etmediler.

Bunun üzerine oradaki sahâbe arasında ihtilâf çıktı, sözleri birbirine karıştı. Rasûlullah Efendimiz de:

“‒Yanımdan kalkınız! Benim yanımda ihtilâf ve münâkaşa edilmesi lâyık değildir!” buyurdular. (Bkz. Buhârî, İlim, 39)

Allah Rasûlü (s.a.v)’in yazdırmak istediği şeyler mutlaka gerekli olsaydı yazı malzemesi gelmeyince onları hemen sözlü olarak da söyleyebilirlerdi. Tıpkı son anlarında bütün müşrikleri Arap Yarımadası’ndan çıkarmalarını ve gelen heyetlere ikramda bulunmalarını vasiyet ettikleri gibi.

Sahih rivâyetler Rasûlullah Efendimiz’in bir şeyler yazdırmak istemeleri hâdisesinin, vefatlarından 4 gün evvel Perşembe günü gerçekleştiğini ifade ediyor. Eğer yazdırmayı arzu ettikleri şeyler vâcib olsaydı insanların ihtilâf etmesiyle onları tebliğden vazgeçmezlerdi. Zira tebliğ vazifelerini terketmiş olurlardı. Hâlbuki o güne kadar müşriklerin amansız karşı koymalarıyla bile bu vazifelerini terketmemişlerdi. Vahiy olmayan ve Efendimiz’in kesin olarak emretmediği hususlarda ashâb-ı kirâm dâimâ görüşlerini söylemişlerdir.

İmâm Rabbânî Hazretleri şöyle buyurur:

“Sahabe­nin ictihâdî konularda Allah Rasûlü’nden farklı görüşler ortaya koyduğu olmuştur ve biz bunun olabileceğini kabul etmekteyiz. Vahyin nüzûlü devam etmesine rağmen bu tavrı sebebiyle sahabe yadırganmamış ve bundan nehyedilmemiştir. Eğer onların bu muhalefeti Cenâb-ı Hak katında doğru görülmeseydi mutlaka bundan men edilir ve ictihâdî konularda Allah Ra­sûlü’ne muhalefet edenlere karşı tehdit içeren âyetler nazil olurdu. Nitekim bir kısım sahâbî, sesini Efendimiz’in sesinden fazla yük­selttiği için, inen âyetlerle îkâz edilmiş ve bu davranışa karşı çok bü­yük bir tehdit gelmiştir…

Rasûlullah (s.a.v) vefât hastalığı esnâsında bir şey yazdırmak için kâğıt istediklerinde sahabenin ihtilaf etmesi de bunun gibidir. Sahabenin bir kısmı kâğıdın getirilmesini istemiş diğer bir kısmı buna mâni olmuştur. Hz. Ömer (r.a) kâğıdın getirilme­sini istemeyenler arasında yer almıştır…

Hz. Ömer’in tavrı, Efendimiz’in böyle zor bir anda daha fazla rahatsız olmaması için olup merhamet duygularından ileri gelmektedir. Ayrıca Efendimiz’in kâğıt talebiyle ilgili emri, diğerlerinin bu konu­ların meşakkatinden kurtulması için vücup değil tavsiye (müstehap) ifade etmektedir. Eğer kâğıdın getirilmesi yönündeki emir vücup ifade etsey­di, Allah Rasûlü (s.a.v) ufak bir tartışmadan dolayı bu isteğinden vaz­geçmez ve ısrarla bu emrin yerine getirilmesini beklerlerdi…

Şunun bilinmesi gerekir ki; bazı ictihâdî konularda sahabe­nin Efendimiz’den farklı düşünmesi -Allah korusun- hevâ ve taassup sonucu olursa bu durum onların dinden çıkmalarına se­bep olur. Zira Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e karşı edepsizlik etmek ve ona kö­tü davranmak -Allah korusun- küfürdür. Bilakis sahabenin söz konusu ihtilafı “ibret alın (kıyas edin!)”[1] âyetinin îcâbıdır. Nitekim ictihâd de­recesine erişmiş bir kimsenin ictihâdî konularda başkasının ictihâ­dına uyması yanlıştır ve Allah Teâlâ tarafından sakıncalı görülmüştür.”[2]

SEN EHL-İ BEYTİMDEN BANA İLK KAVUŞACAK KİŞİ OLACAKSIN!

Âişe (r.a) şöyle anlatır:

Rasûl-i Ekrem’in hanımları O’nun yanında otururlarken Fâtıma tıpkı Rasûlullah (s.a.v) gibi yürüyerek çıkageldi. Rasûl-i Ekrem onu görünce sevindiler ve “Merhaba kızım” diyerek sağ veya sol yanına oturttular. Sonra Fâtıma’nın kulağına bir şeyler fısıldadılar. Fâtıma yüksek sesle ağlamaya başladı. Onun aşırı üzüntüsünü görünce kulağına bir şey daha fısıldadılar. Bu defa Fâtıma güldü. Rasûlullah (s.a.v) kalkıp gidince, ona:

“Rasûlullah sana ne söyledi?” diye sordum. Fâtıma:

“‒Rasûlullah’ın sırrını kimseye söyleyemem!” dedi. Fahr-i kâinât Efendimiz vefat edince:

“‒Senin üzerindeki analık hakkıma dayanarak Rasûlullah’ın sana verdiği sırrı bana söylemeni istiyorum!” dedim. Fâtıma (r.a):

“‒Şimdi olabilir!” dedi ve şunları söyledi:

“Rasûl-i Ekrem kulağıma ilk defa bir şey söylediğinde, Cebrâil’in nâzil olan Kur’an âyetlerini baştan sona okumak üzere her sene bir defa geldiğini, fakat bu sene aynı maksatla iki defa geldiğini söylediler ve «Ecelimin yaklaştığını anlıyorum; Allah’a karşı saygıda kusur etme ve sabırlı ol! Benim senden önce gitmem ne iyi! Sen ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak kişi olacaksın!» buyurdular. Bunun üzerine gördüğün gibi çok ağladım.

Benim çok üzüldüğümü görünce, kulağıma tekrar bir şeyler fısıldayarak: «Fâtıma! Mü’min hanımların - veya bu ümmetin kadınlarının- hanımefendisi olmak istemez misin?» buyurdular. O zaman da gördüğün gibi güldüm.”[3]

HZ. EBUBEKİR’İN NAMAZ KILDIRMAYA MEMUR EDİLİŞİ

Esved (r.a) şöyle dedi:

Hz. Âişe’nin yanında idik. Namaza devâm etmekten ve ona tâzim göstermekten bahsettik. O da şöyle dedi:

“Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in vefatına sebep olan hastalığı esnâsında, bir namaz vakti gelmişti. Ezan okundu. Efendimiz:

«–Ebubekir’e söyleyin, halka namaz kıldırsın!» buyurdular.

«–Ebûbekir yufka yürekli bir kimsedir, senin yerinde namaza duracak olursa (ağlamaktan) halka namaz kıldıramaz» denildi.

Efendimiz (s.a.v) sözünü tekrar ettiğinde yine aynı şeyleri söylediler. Üçüncü defâ tekrar ettiler ve şöyle buyurdular:

«–Siz Yusuf’la uğraşan kadınlar gibisiniz. Ebûbekir’e emredin insanlara namaz kıldırsın!»

Ebûbekir (r.a) çıktı ve namaza durdu. Allâh Rasûlü (s.a.v) kendilerinde bir hafiflik hissettiler. İki kişinin yardımı ile camiye çıktılar. Şu anda ağrıdan yerde sürünen ayaklarını görür gibiyim. Ebûbekir geri çekilmek istedi. Ancak Allâh Rasûlü (s.a.v) ona:

«Yerinden ayrılma!» diye işaret buyurdular. Sonra Rasûlullâh (s.a.v) Ebubekir’in yanına getirildi ve oraya oturdular.”

Hadisin râvilerinden olan Â’meş’e:

“–Rasûlullâh namaz kılıyor, Ebûbekir ona tâbî oluyor ve cemaat de Ebûbekir’e uyuyordu öyle mi?” diye sorulduğunda başı ile “Evet” dedi. (Buhârî, Ezân, 39)

“SADECE EBUBEKİR’İN KAPISI AÇIK KALSIN!”

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a) şöyle buyurur:

“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) (son hastalığında) hutbeye çıkıp:

«‒Allâh Teâlâ bir kulunu dünyâ ile kendi katında olan (âhiret nimetleri) arasında muhayyer bıraktı. O da Allah katında olanları tercih etti!» buyurdular.

(Bu söz üzerine) Ebûbekir (r.a) ağlamağa başladı. Ben kendi kendime: «Allâh Teâlâ’nın, bir kulu dünyâ ile kendi katında olan (âhiret nimetleri) arasında muhayyer bırakmasında, onun da Allah katında olanları ihtiyâr etmesinde ne var ki, bu güngörmüş yaşlıyı böyle ağlatıyor?» diye düşündüm. Meğer muhayyer bırakılan o kul Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in kendileri imiş! Meğer Ebûbekir es-Sıddîk (r.a) hepimizden daha bilgili imiş!

Rasûlullâh (s.a.v) Hz. Ebûbekir’in ağladığını görünce şöyle buyurdular:

«‒Ey Ebûbekir, ağlama! Sohbet (yâni arkadaşlık) husûsunda da, mâlını bezletme husûsunda da insanların bana en fazla ihsanda bulunanı Ebûbekir’dir. Ümmetimden birini kendime halîl (dost) edineydim Ebûbekir’i edinirdim. Lâkin İslâm yüzünden (hâsıl) olan kardeşlik ve sevgi, (şahsî dostluktan efdaldir.) Mescid’de Ebûbekir’in kapısından başka kapatılmadık hiçbir kapı kalmasın!»” (Buhârî, Salât, 80)

PEYGAMBERİMİZİN SON NAMAZI

İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurur:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) vefâtı ile hitâma eren hastalıkları esnâsında (mübârek) başlarını bir bez ile bağlamış oldukları halde Mescid’e çıkıp minbere oturdular. Allâh’a hamd ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdular:

«‒İnsanlar içinde nefsi ve malı îtibâriyle benim üzerimde Ebûbekir bin Ebî Kuhâfe’den ziyâde iyilik ve ihsânı olan hiç kimse yoktur. İnsanlar içinden bir halîl edineydim, Ebûbekir’i kendime halîl edinirdim. Lâkin İslâm yüzünden olan dostluk daha efdaldir. Ebûbekir’in kapısından başka bu Mescid’deki kapıların hepsini tarafımdan kapatınız!».” (Buhârî, Salât, 80)

Bu, son hutbeleriydi ve vefatlarından beş gün evvel îrâd etmişlerdi.

Nihâyet son olarak 12 Rabîulevvel Pazartesi sabah namazında, yine kendilerinde bir hafiflik hissetmişlerdi. Ancak bedenî tâkatleri cemaate çıkmaya yetmedi. Bunun üzerine oda kapısının perdesini kaldırdılar ve o esnâda Hz. Ebûbekir’in imamlığında sabah namazı kılan sevgili ashâbını son kez seyrettiler. Mübârek yüzleri sanki Mushaf yaprağı gibiydi. Onları yan yana saf tutmuş, cemaatle namaz hâ­linde görmekten memnun kalarak sürûr içinde tebessüm buyurdular. Sanki onlara vedâ ediyorlardı. Bir taraftan şiddetli hastalığın acısını çekerken diğer taraftan da geride sâlihlerden oluşan bir cemaat bırakmanın ve Allah tarafından verilen vazîfeyi îfâ etmenin sürûrunu yaşıyorlardı.

Müslümanlar Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanlarına geleceğini düşünerek o kadar sevindiler ki neredeyse sevinçlerinden namazlarını bozacaklardı. Ebû Bekir (r.a) mihraptan geri çekilmeye başladı. Efendimiz (s.a.v) mübârek elleriyle işâret ederek namazınızı tamamlayın buyurdular ve hücre-i saâdete çekilip perdeyi indirdiler. Bu, ashâb-ı kiramın O’nu son görüşleri oldu. O gün şehîden vefât ettiler. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 83, Ezân, 46, 94; Müslim, Salât, 98; Nesâî, Cenâiz, 7)

Nitekim bu hâdiseyi anlatan Hz. Âişe vâlidemiz diyor ki:

“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) ashâbının namaz kılışını tebessüm ederek izliyorlardı. Allâh Rasûlü’nü hiçbir vakit bu kadar sevinçli bir hâlde görmemiştim.” (İbn-i Hişâm, IV, 331)

“BUGÜNDEN SONRA BABANIN SIKINTISI OLMAYACAK!”

Enes ibn-i Mâlik (r.a) şöyle dedi.

Nebiyy-i Ekrem’in hastalığı ağırlaşınca sıkıntıları çoğaldı. Durumu gören Fâtıma (r.a):

“‒Vah babacığım, ne büyük sıkıntın var!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“‒Bugünden sonra babanın sıkıntısı olmayacak!” buyurdular.

Rasûl-i Ekrem (s.a.v) vefat edince, bu defa Fâtıma (r.a):

“‒Allah’ın çağrısına icâbet eden babacığım vah, mekânı Firdevs cenneti olan babacığım vah, kara haberini ancak dostu Cebrail’le paylaşacağımız babacığım vah!” diye ağladı.

Rasûlullah (s.a.v)’in defninden sonra da Hz. Fâtıma duygu ve üzüntülerini şöyle dile getirdi:

“‒Allah Rasûlü’nün üzerine toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz buna nasıl râzı oldu?” (Buhârî, Meğâzî 83. Ayrıca bk. İbni Mâce, Cenâiz 65)

PEYGAMBERİMİZİN SON ANLARI VE VEFATI

Hz. Fâtıma’dan sonra Fahr-i Kâinât Efendimiz’in huzûr-i âlîlerine Üsâme (r.a) girdi. Ona işâretle duâ ettiler. Zîrâ hastalığın şiddetinden artık konuşmuyorlardı.

Vefâtları iyice yaklaştığında Hz. Âişe validemizin kucağına başlarını koymuş vaziyette idiler. O esnâda elinde misvak ile Hz. Âişe validemizin kardeşi Abdurrahman içeri girdi. Allah Rasûlü (s.a.v) misvağa baktılar. Hz. Âişe (r.a) hemen misvağı kardeşinden alıp ucunu yumuşattı ve Efendimiz’e verdi. Âlemlerin Efendisi onunla inci dişlerini misvakladılar.

Bir de Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in yanında ufak bir su kabı vardı. Fahr-i Kâinât Efendimiz zaman zaman ellerini bu kabın içine batırıp yüzünü sıvazlıyor ve:

“Lâ ilâhe illâllâh, şüphesiz ölümün sekerâtı (aklı gideren şiddetleri ve sadmeleri) vardır!” buyuruyorlardı. (Buhârî, Meğâzî, 83)

Mübârek sesleri değişip kalınlaştı ve:

“Allah’ın kendilerine inʻâm eylediği kimselerle birlikte…”[4] âyetini tilâvet buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 83)

Mübarek gözlerini odanın tavanına dikip “Allâh’ım! Refîk-ı A’lâ!” buyurdular.

Hz. Âişe vâlidemiz anladı ki Rasûlullah (s.a.v) dünyada kalmak ile âhirete göçmek arasında muhayyer bırakıldılar ve bizi tercih etmediler, Refîk-i A’lâ’yı tercih ettiler. Zira sıhhatli günlerinde hiçbir nebinin bu şekilde muhayyer bırakılmadan ruhunun kabzedilmeyeceğini haber vermişlerdi. (Buhârî, Meğâzî, 83-84; Ahmed, VI, 126)

Duhâ vakti sıcak şiddetlenince veya güneşin zevâli esnâsında, mübârek başları Hz. Âişe validemizin kucağında iken vefât ettiler.

PEYGAMBERİMİZİN SON VASİYETLERİNDEN

Ümmü Seleme (r.a) vâlidemiz şöyle anlatır:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in son vasiyetlerinden biri şu oldu:

«Aman namaza dikkat ediniz! Aman namaza dikkat ediniz! Emriniz altındaki kişilerin haklarına riâyet ediniz!»

Allah Rasûlü (s.a.v) bu sözleri o kadar çok tekrarladılar ki, mübârek lisanları söyleyemez hâle gelince, bunları içten içe tekrar etmeye başladılar.” (Ahmed, VI, 290, 315. Ayrıca bkz. Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1; Beyhakî, Şuab, VII, 477)

İNNÂ LİLLÂHİ VE İNNÂ İLEYHİ RÂCİÛN

Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’in vefâtı üzerine Müslümanlar mescidde ağlamaya başladılar. Hz. Ömer (r.a):

“Hiç kimsenin «Muhammed (a.s) öldü!» dediğini duymayayım! Yoksa kılıcımla boynunu vururum! Rasûlullâh (s.a.v), Mûsâ’nın (a.s) bayıldığı gibi bayılmıştır!...” diyerek konuşmaya devâm etti, öyle ki konuşa konuşa ağzı köpürdü.

Hz. Ebûbekir (r.a), acı haberi alınca hemen atına binip Medîne’ye geldi. Rasûl-i Ekrem’in yüzünü açtı. Sonra üzerine kapandı, ağlayarak alnından öptü ve:

“Vallâhi, Rasûlullah vefât etmiş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Bizler Allâh’a âidiz! Allâh’ın kullarıyız! Ve bizler yine O’na dönücüleriz! Babam, anam Sana fedâ olsun! Allâh’a yemin ederim ki, Allah Sana hiçbir zaman iki kere ölüm acısı tattırmayacak! Sen bir kere ölmüş ve mukadder olan ölüm geçidini geçmiş bulunuyorsun! Bundan sonra Sen’in için bir daha ölmek yoktur! Vâh benim peygamberim!” dedi, eğilip yüzünden öptü. Başını kaldırdıktan sonra:

“Vâh benim dostum!” dedi ve eğilip Âlemlerin Efendisi’nin alnından öptü.

“Vâh benim güzîdem, seçkinim!” dedi, tekrar alnından öptü ve:

“Sen sağ iken de güzeldin, vefâtından sonra da güzelsin! Sen’in sağlığın da vefâtın da ne güzel!” diyerek yüzünü örttükten sonra dışarı çıktı. Hz. Ömer, hâlâ Allah Rasûlü’nün vefât etmediği yönündeki konuşmasını sürdürüyordu. Hz. Ebûbekir ona:

“–Otur artık ey Ömer!” dedi.

Hz. Ömer oturmaya yanaşmadı. Hz. Ebûbekir, sözünü iki üç kere tekrarladı ve konuşmaya başladı:

“Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne daha aranızda iken vefât haberini vermişti. Sizlerin de (eceliniz gelince) öleceğinizi haber vermiştir. Rasûlullâh (s.a.v) vefât etmiştir! Sizlerden de hiç kimse sağ kalmayacaktır. Kim Muhammed’e tapıyor ise bilsin ki, Muhammed (a.s) vefât etmiştir! Kim de Allâh’a ibâdet ediyorsa, hiç şüphesiz Allah Hayy’dır, ölümsüzdür! Allah Teâlâ:

«Muhammed, bir Rasûl’dür. O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, ökçenizin üzerinde gerisin geriye dönecek misiniz? Kim, böyle iki ök­çesi üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allah’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz. Allah, şü­kür ve sebât edenlere mükâfat verecektir»[5] buyurmuştur.”

İnsanlar bu âyeti işitince Rasûlullah (s.a.v)’in vefât ettiğine artık iyice kanaat getirdiler. O derece şaşkınlığa düşmüşlerdi ki, Ebûbekir (r.a) okuyuncaya kadar, bu âyetin nâzil olduğunu bilmiyor gibiydiler.

Hz. Ömer der ki:

“Vallâhi o güne kadar bu âyeti sanki hiç işitmemiş gibiydim! Onu Ebûbekir’den dinleyince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu. Dizlerimin bağı çözüldü ve bulunduğum yere yığılıverdim.” (İbn-i Sa’d, II, 266-272. Bkz. Buhârî, Meğâzî, 83; Heysemî, IX, 32; Abdürrezzâk, V, 436)

HZ. OSMAN’IN ÜZÜNTÜSÜ

Hz. Osmân şöyle anlatır:

Rasûlullah (s.a.v) vefât ettikten sonra ashâb-ı kirâm arasında onun ölümüne en çok üzülen biri varsa şüphesiz o benimdir. Başkaları da üzülmüştü. Hattâ üzüntüden vesveseye kapılanlar oldu. Bir kalenin gölgesinde otururken Ömer (r.a) yanımdan geçmiş ve bana selâm vermiş. Üzüntümden ne onun geçtiğini ne de selâm verdiğini fark ettim. Ömer, Ebûbekir’in yanına gitmiş ve demiş ki:

“−Osmân’a uğradım, selâm verdim, selâmımı almadı, bundan daha çok şaşılacak bir şey olur mu?” Bunun üzerine Ebûbekir’le beraber bana gelip selâm verdiler. Sonra Ebûbekir dedi ki:

“−Kardeşin Ömer bana gelip, sana selâm verdiğini ve senin onun selâmını almadığını söyledi. Bunun sebebi nedir?”

“−Ben böyle bir şey yapmadım.” deyince, hemen Ömer şöyle dedi:

“−Vallâhi sen bunu yaptın!” Cevap verdim:

“−Vallâhi ben ne senin geçtiğinin ne de selâm verdiğinin farkındaydım!” Sözü Ebûbekir alıp şöyle dedi:

“−Osmân doğru söyledi.” (Ahmed, I, 6)

“SÂLİHLERİN SELÂM VE DUÂSI MUHAMMED’İN (S.A.V) ÜZERİNE OLSUN”

Ömer (r.a) bir gece kontrol maksadıyla şehrin sokaklarında dolaşırken bir evde kandil yanmakta olduğunu gördü. Eve yaklaştığında ihtiyar bir kadının eğirmek için okla yün dittiğini ve şu meâlde bir şiir okuduğunu duydu:

“Sâlihlerin selâm ve duâsı Muhammed’in (s.a.v) üzerine olsun. Yâ Rasûlallah! Bütün seçkin kimseler Sana rahmet okusun. Sen geceleri ibâdet eder, seher vakitleri çokça ağlardın. Ama ölüm merhale merhale herkese erişiyor. Âh! Bir bilseydim âhiret yurdu beni Sevgilim’le bir araya getirecek mi?”

Kadın bu sözüyle Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’i kastediyordu. Ömer (r.a) oturup ağlamaya başladı. Sonra kapıyı çaldı. İhtiyar kadın kim olduğunu sordu:

“–Ömer ibnü’l-Hattâb” cevâbını verdi. Kadın:

“–Ömer’in benimle ne işi var, bu saatte burada ne arıyor?” diye endişelenince:

“–Allah Teâlâ sana rahmet eylesin, aç şu kapıyı! Senin için korkulacak bir şey yok!” dedi. Kadın kapıyı açınca, Ömer (r.a) ona:

“–Biraz önce söylediğin şiiri bir daha oku!” dedi. Kadın da okudu. Son mısraya gelince Ömer (r.a):

“–Beni de aranıza katmanı ricâ ediyorum!” dedi. Bunun üzerine kadın son mısrâyı:

“Âh! Bir bilseydim âhiret yurdu Sevgilim’le beni ve Ömer’i bir araya getirecek mi? Ey Gaffâr olan Allah’ım, onu mağfiret eyle!” diye bağladı. Ömer (r.a) de bundan çok memnûn olarak geri döndü. (İbnü’l-Mübârek, ez-Zühd ve’r-Rakâik, s. 362/1024; Ali el-Müttakî, XII, 562/35762)

Enes (r.a):

“Rüyamda Sevgili (Peygamberim)’i görmediğim hiçbir gece yoktur.” der ve ağlardı. (İbn-i Sa’d, VII, 20)

Dipnotlar:

[1] el-Haşr, 2. [2] İmâm Rabbânî, Mektûbât, İstanbul: Semerkand yay., 2013, II, 587-590, no: 36. [3] Bkz. Buhârî, Menâkıb 25, Ashâbu’n-Nebî 12, Megâzî, 83, İsti’zân 43; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe 97-99; Tirmizî, Menâkıb, 60/3872; Ahmed, VI, 282 İbn-i Saʻd, Tabakât, II, 247. [4] en-Nisâ, 69. [5] Âl-i İmrân, 144.

Kaynak: Dr. Murat Kaya, Siyer-i Nebi.

İslam ve İhsan

PEYGAMBERİMİZ NE ZAMAN VEFAT ETTİ?

Peygamberimiz Ne Zaman Vefat Etti?

PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFATI

Peygamber Efendimizin Vefatı

HZ. MUHAMMED (S.A.V.) KİMDİR?

Hz. Muhammed (s.a.v.) Kimdir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.