PEYGAMBERLERE İMAN

Peygamberlere iman nedir? Peygamberlere iman niçin önemlidir? Peygamberlere inanmak niçin gereklidir? Peygamberlerin görevleri, sıfatları ve ortak özellikleri.

Peygamberler, hidâyet rehberleridir.

İnsanoğlu kendi başına sırât-ı müstakîmde dosdoğru yürümek husûsunda zaafiyet gösterip nice hatâlara düşmeye müsâid olduğundan Cenâb-ı Hak, onu kendi fazlından peygamberler ile takviye etmiştir. Böylece Allah Teâlâ insana kitaplar ve peygamberleri ile mes’ûliyet sınırlarını bildirdikten sonra onu mükellef kılmıştır. Hiçbir toplumu da böyle bir lûtuftan mahrum bırakmamıştır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Biz Sen’i müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her topluluğa mutlaka bir uyarıcı (peygamber) gelmiştir.” (Fâtır, 24)

Dînin gâyesi, insandaki nefsânî temâyülleri âdeta yok edercesine asgarîye indirmek, rûhânî vasıfları da zirveye ulaştırmaktır. Ancak bu gâyenin gerçekleşebilmesi için insanın müşahhas bir misâle ihtiyacı vardır. Peygamberlerin gönderilmesindeki hikmetlerden biri de, onların, insanlar için tâbî olunacak mükemmel bir numûne-i imtisâl olmalarıdır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Andolsun ki, Rasûlullah’ta sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için bir «üsve-i hasene» vardır.” (el-Ahzâb, 21)

Peygamberler, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilenlerden ibaret değildir.[1] Rivayetlere nazaran 124 bin veya 224 bin peygamber gönderilmiştir. Bunlardan kimine müstakil bir şerîat verilmiş, kimi de evvelki peygamberin şerîatini devam ettirmiştir.

PEYGAMBERLERİN SIFATLARI

Peygamberler, istihkàk ile değil, ilâhî tayinle vazifelendirilmişlerdir. Dolayısıyla onlar, Allah tarafından verilmiş farklı husûsiyetlere sahiptirler. Peygamberlere îman, bu husûsiyetler çerçevesinde tamam olur:

Sıdk: Peygamberler söz ve fiillerinde dâima doğruluk üzerindedirler. Söz ve fiilleri birbirinin aynası durumundadır. Onların yalan söylemeleri muhâldir. Onların doğrulukları kendilerine îmân etmeyenler tarafından dahî tasdik edilmiş bir yüceliktedir.

Emânet: Peygamberler, beşeriyetin en emîn kimseleridir. Ehl-i îmân olmayanlar bile, onlara sonsuz bir güven içindedirler. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hakkında söylenen Muhammedü’l-Emîn tâbiri müşriklerin de dillerinden düşmez ve onlar emanetlerini kendi yandaşlarına değil, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e teslîm ederlerdi. Hattâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hicret edeceği zaman dahî üzerinde müşriklerin birtakım emanetleri vardı. Ve ölüm tehlikesine rağmen Hazret-i Alî’yi Mekke’de bırakıp onları sahiplerine teslîm ettirmişti.

Fetânet: Peygamberler, insanlar içinde her bakımdan -bilhassa akıl ve zekâ açısından- en üst derecededirler. Onlar, kuvvetli bir hâfıza, yüksek bir mantık ve iknâ kabiliyetine sahiptirler. Meselâ Peygamber Efendimiz’in bütün hayatı, bu tezâhürlerle doludur.

Tebliğ: İlâhî emirleri dosdoğru olarak emredildikleri şekilde insanlara bildirirler. Onların tebliğlerinde, kendilerinden ne bir ilâve ne de bir eksiklik vardır.

İsmet: Gizli ve âşikâr her türlü mâsiyet ve günah işlemekten uzaktırlar. Ancak onların da acziyeti tatmaları ve beşer oldukları unutulup kendilerine ulûhiyet izâfe edilmemesi için, bâzen “zelle” dediğimiz gayr-i irâdî hatâlara düştükleri olmuştur. Zira onlar, örnek alınabilmesi mümkün olacak davranışlar sergilemek durumundadırlar. Aksi hâlde insanlar, “Peygamberlerin emrettiği şeyler bizim tâkatimizin üstündedir.” diyerek ilâhî emir ve nehiyleri îfâya mâzeret bulurlardı.

  • Peygamber Efendimiz’in Sıfatları

Peygamberlerin bu beş sıfatı dışında, yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e âit olan şu sıfatlar da mevcuttur:

1. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Habîbullah’tır, bütün peygamberlerden efdaldir ve O, insanlığın en şereflisidir.[2]

2. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bütün insanlara ve cinlere gönderilmiştir. Yani Rasûlü’s-sekaleyn’dir. Getirdiği dîn, kıyâmete kadar bâkîdir. Diğer peygamberler ise geçici bir zaman için ve bâzıları da münhasıran bir kavme gönderilmişlerdir. Bu bakımdan her peygamberin mûcizesi kendi zamânına münhasır iken, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mûcizeleri bütün zamanlara şâmildir. Bilhassa Kur’ân-ı Kerîm, O’na verilen en büyük mûcize olarak kıyâmete kadar tahriften korunmuş olarak bâkî kalacaktır.[3]

3. Hâtemü’l-enbiyâ, yani peygamberlerin sonuncusu ve mührüdür.[4]

4. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıyâmet günü için Makâm-ı Mahmûd ve şefaat-i uzmâ bahşedilmiştir. Bu sebeple o merhamet peygamberi, mahşerde ümmetinin günahkârlarına şefaat edecek ve bu şefaatini de Cenâb-ı Hak kabûl edecektir.[5]

5. Bir aylık mesâfeden düşmanın kalbine korku salmakla kendisine yardım olunmuştur.

6. O ve ümmeti için yeryüzü mescid ve temiz kılınmıştır. Binâenaleyh ümmetinden herhangi bir mü’min, namaz vakti gelince, hemen olduğu yerde namazını kılabilir.

7. Daha önce hiçbir peygambere helâl kılınmayan ganimet, O’na helâl kılınmıştır.

8. Cevâmiu’l-kelim (az sözle pek çok mânâlar ifâde edebilme) husûsiyeti bahşedilmiştir.

9. Yeryüzü hazinelerinin anahtarları getirilip önüne konmuştur.[6]

Hâsılı peygamberlerin hepsi de vahdâniyet esâsı üzere insanlığa rehberlik etmiş mübârek şahsiyetlerdir. Onlardan Kur’ân’la sâbit olmuş herhangi birinin nübüvvetini inkâr, insanı îman dâiresinden çıkarır. Meselâ bir insan Hazret-i Îsâ’nın nübüvvetini inkâr etse mü’min olamaz. Zira bütün peygamberler hep aynı esasları tebliğ etmişler ve bu sebeple onların tebliğâtında ifâdesini bulan dîn hep İslâm olmuştur.

“Bütün peygamberlere selâm olsun! Âlemlerin Rabbi olan Allâh’a hamdolsun.” (es-Sâffât, 181-182)

SON PEYGAMBER HZ. MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V.)

Cenâb-ı Hak ehl-i kitap hakkında şöyle buyurur:

“Ey îmân edenler, Allah’tan korkun. O’nun Peygamberi’ne de îmân edin ki, size rahmetinden iki kat nasip versin, size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lûtfetsin ve sizi affetsin. Allah Teâlâ çok mağfiret edici ve çok merhametlidir.” (el-Hadîd, 28)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhumâ- bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr eder:

“Burada zikri geçen iki kat nasipten biri Îsâ -aleyhisselâm-’a, İncil’e ve Tevrat’a olan îmanları sebebiyledir, diğeri de Hazret-i Muhammed -aleyhisselâm-’a olan îmanları ve O’nu tasdikleri sebebiyledir.

Âyet-i kerîmedeki nurdan maksat ise, Kur’ân ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ittibâ etmeleridir...” (Nesâî, Kadâ, 12)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, Cenâb-ı Hakk’ın, ehl-i kitaptan kendi peygamberine ve Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e îman eden kişilere iki kat ecir lûtfedeceğini beyan buyurmuşlardır. (Bkz. Buhârî, İlim, 31)

Bugün, îmân ehlinden olabilmek için, Cenâb-ı Hakk’a îmânın yanında Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e de îmân etmek zarûrîdir. Îman, bu iki vechenin gönülde bir bütün hâlinde yerleşmesi neticesinde tahakkuk eder. Bu itibarla ne yalnız Allah Teâlâ’ya îman kâfîdir, ne de Rasûlü’ne.

Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Allâh’a itaat edin, Rasûl’e itaat edin!” (el-Mâide, 92; en-Nûr, 54, 56; Muhammed, 33; et-Teğâbün, 12)

“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur.” (en-Nisâ, 80)

“Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (el-Ahzâb, 71)

Bunun içindir ki kelime-i şehâdet, yani Allâh’ın birliğini ve Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in O’nun kulu ve Rasûlü olduğunu ifâde etmek, İslâm’ın ilk şartıdır.

Peygamber Efendimiz’e îmân etmek; O’nu kabûl etmeyi, O’na itaat ve ittibâ etmeyi ve O’nu sevmeyi gerektirir.

Büyük İslâm âlimi Ahmed bin Hanbel Hazretleri şöyle buyurmuştur:

“Mushaf-ı Şerîf’e baktım ve otuz üç yerde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e itaatin emredildiğini gördüm.”

Sonra şu âyet-i kerîmeyi okudu:

“…Onun (Rasûlün) emrine muhâlif davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (en-Nûr, 63)

Sonra bu âyet-i kerîmeyi tekrar tekrar okuyor ve şöyle buyuruyordu:

“Âyette isabet edeceği bildirilen fitne nedir? Şirktir, küfürdür. Herhâlde o fitne kişinin başına şöyle gelir: Bir kişi, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir sözünü reddettiğinde kalbine bir eğrilik gelir, kalbi kaymaya başlar. Nihayet o kişinin kalbi hidâyetten tamamen uzaklaşır ve sahibini helâk eder.”

Bunları söyleyen Ahmed bin Hanbel, daha sonra da şu âyet-i kerîmeyi okumaya başladı:

“Hayır, Rabb’ine yemin olsun ki aralarında çıkan herhangi bir anlaşmazlık hususunda Sen’i hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenmedikçe îmân etmiş olmazlar.” (en-Nisâ, 65)[7]

  • Peygamber Efendimiz’in Kısaca Hayatı

Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mîlâdî 571 yılının 20 Nisan’ına tesadüf eden 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, Güneş doğmadan az evvel Mekke-i Mükerreme’de dünyamızı şereflendirdi. O’nun mübârek soyu Hazret-i İsmâil’in oğlu Kayzar sülâlesinin en şereflisi olan Adnân’a kadar uzanır.[8] Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kureyş kabilesi içinde, hem baba hem de anne yönünden en temiz ve en şerefli bir âileye mensuptur.

Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. O’nun yetim çocukluğu ile gençliği, amcasının yanında büyük bir nezâhet ve ulviyet içinde geçiyordu. Bir müddet çobanlık yaptı.[9] Daha sonra ticaretle meşgul oldu.[10] Dürüstlüğü ve alışverişteki adâleti ile herkes tarafından tanındı, hürmet ve îtibar kazanarak “el-Emîn: En emniyetli kişi” sıfatını aldı. Güvenilirlik âdeta onun ikinci bir ismi olmuştu. 25 yaşlarına geldiğinde Mekke’de sadece el-Emîn ismiyle çağrılıyordu.[11] Müşrikler kendi yandaşlarına değil, “Muhammedü’l-Emîn” dedikleri Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e güveniyor ve kıymetli eşyalarını ona emânet ediyorlardı. Kâbe tamir edilirken Hacer-i Esved’i yerine koyma husûsunda ihtilâfa düştükleri zaman, hepsi de Peygamber Efendimiz’in hakemliğine îtirazsız teslim olmuş, o da dâhiyâne bir çözümle muhtemel bir savaşı önlemişti.[12]

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mürüvvet itibârıyla kavminin en üstünü, soy itibârıyla en şereflisi, ahlâk bakımından en güzeli idi. Komşuluk hakkına en ziyâde riâyet eden, hilim ve sadâkatte en üstün olan, insanlara kötülük ve eziyet etmekten en uzak duran O idi. Hiç kimseyi kınayıp ayıpladığı, hiç kimseyle münâkaşa ettiği görülmemişti.[13] Güzel ahlâkı ile bütün insanlar arasında temâyüz ediyordu. Herkes O’nu iyilik ve güzel davranışlarıyla tanıyor ve hürmet ediyordu.

  • Peygamber Efendimiz’in Nübüvveti

Kırk yaşına geldiğinde kendisine peygamberlik verildi. Hiç böyle bir şey beklemiyordu, ancak Allah Teâlâ her zamanki gibi yine dilediği şeyi gerçekleştirmişti.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zor şartlar altında peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi. Onlara:

“Bu yaptığıma mukâbil sizden bir ücret talep etmiyorum!”[14] diyerek sırf Allah rızâsı için tebliğde bulunuyordu. İnatçı kâfirler ise direniyorlardı.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmî bir insandı, o zamanki pek çok insan gibi okuma-yazma bilmezdi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla tâbî olanlar şüpheye düşerlerdi.” (el-Ankebût, 48)

Bu sebeple Efendimiz’in, anlattığı şeyleri herhangi bir kitaptan ya da insandan öğrenip nakletmesi mümkün değildi. Ümmî bir insanın kırk yaşından sonra birdenbire en yüksek seviyedeki bir belâğat ve fesâhatla çok mühim bilgiler vermeye başlaması, ancak ilâhî vahiyle mümkün olabilirdi. Bunu o zamanki bütün düşmanları biliyor ve kabûl ediyorlardı.

Müşrikler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i dâvâsından vazgeçirmek için çok uğraştılar. Çok sevdiği amcasını devreye soktular. Efendimiz’e gelip O’nu başlarına kral seçmek, aralarında para toplayıp en zenginleri yapmak, en güzel kızlarla evlendirmek gibi câzip tekliflerde bulundular ve; “Ne istersen yapmaya hazırız.” dediler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gâyet açık ve net bir şekilde şu cevabı verdi:

“–Ben sizden hiçbir şey istemiyorum. Ne mal, ne mülk, ne saltanat ve ne de reislik! Benim tek istediğim şudur: Putlara tapmaktan vazgeçiniz, yalnız bir olan Allâh’a ibadet ediniz!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 99-100)

Peygamber Efendimiz’den herhangi bir tâviz koparamayan müşrikler, yıldırma hareketlerine başvurdular. Müslümanlara karşı eziyet ve işkencelerini gün geçtikçe artırdılar. Müslümanların bir kısmı, o dönemde adâletin hâkim olduğu Habeşistan’a hicret etti.

Müşrikler, müslümanlar ve onları koruyan Hâşimoğulları ile her türlü alışverişi, kız alıp vermek gibi medenî muâmeleleri ve bütün beşerî münâsebetleri kestiler. Bunu bir ahitnâme ile de perçinleyerek Kâbe’nin duvarına astılar. Bu boykot ve ambargo üç sene bütün şiddetiyle devam etti. Müslümanlar çok büyük açlık ve sıkıntılar çektiler. Açlıktan ağaçların kabuklarını ve yapraklarını yediler. Çocukların ağlama sesleri çok uzaklardan duyuluyordu.

  • İlâhî! Kavmimi Affet; Zira Bilmiyorlar

Üç sene sonra boykot nihayete erdi. Ancak tam da o günlerde Peygamber Efendimiz’in amcası Ebû Tâlib vefât etti. Çok geçmeden Efendimiz’in hanımı Hazret-i Hatîce vâlidemiz de vefât etti. Bunun üzerine düşmanca saldırılar, vahşet derecesine ulaştı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Zeyd bin Hârise’yi yanına alarak Mekke’nin 160 km ilerisindeki Tâif şehrine gitti. Akrabalarının da bulunduğu bu şehirde on gün kaldı. Onlar da önce alay ettiler. Sonra hakârete başladılar. Ardından kölelerini Allah Rasûlü’nün geçtiği yolların iki kenarına sıralayıp O’nu hakâretlerle taşlattılar. Her tarafı kanlar içinde kalan O rahmet menbaı ve merhamet peygamberi, uğradığı bu fecî muâmele karşısında bile bedduâ etmek bir tarafa, vazifesinde herhangi bir kusuru olmasından korkarak şu niyazda bulundu:

“Allâh’ım! Kuvvetimin zaafa uğradığını, çâresizliğimi, halk nazarında hor ve hakîr görülmemi Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim mihnet ve belâlara aldırmam! İlâhî! Sen kavmime hidâyet ver; onlar bilmiyorlar. İlâhî! Sen râzı oluncaya kadar işte affını diliyorum...” (İbn-i Hişâm, II, 29-30; Heysemî, VI, 35)

Bu niyâzından da anlaşılacağı üzere Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in tek gâyesi Cenâb-ı Hakk’ı râzı edebilmek ve O’nun verdiği vazifeyi en güzel şekilde yerine getirebilmekti. Bu uğurda karşılaştığı en ağır işkence ve zorluklar bile gözüne görünmüyordu. Zira O bir “Rahmet Peygamberi” idi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif’ten dönüşünü şöyle anlatır:

“...Ben geri dönmüş, derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnü’s-Seâlib mevkiine varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâîl -aleyhisselâm-’i fark ettim. Bana:

«−Allah Teâlâ kavminin Sana ne söylediğini ve Sen’i himâye etmeyi nasıl reddettiğini işitiyor. Onlara dilediğini yapması için sana Dağlar Meleği’ni gönderdi.» diye seslendi. Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:

«−Ey Muhammed! Kavminin Sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitiyor. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teâlâ beni Sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı onların başına geçireyim!» dedi. O zaman:

«−Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların nesillerinden sadece Allâh’a ibadet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim!» dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)

Tâif dönüşünde Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, geceyi geçirdiği bir yerde Kur’ân okurken, bir grup cin O’nu dinledi. Hepsi de hakîkati anlayıp Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e îmân ettiler. Bir müddet sohbet ettikten sonra kavimlerinin yanına tebliğ vazifesiyle döndüler.[15]

Bu sıkıntıların ardından Cenâb-ı Hak, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e mîrâcı lûtfetti. Bir gece, O’nu Mescid-i Harâm’dan aldı, kendisine bâzı âyetlerini göstermek üzere, etrâfını mübârek kıldığı Mescid-i Aksâ’ya götürdü. Oradan da semâlara yükseltti. Mâhiyetini bilemediğimiz husûsî bir mülâkât gerçekleşti.[16]

  • Peygamber Efendimiz’in Hicreti

O günlerde Medîne’den gelen bir grup insan müslüman oldu. Bunlar Medîne’de İslâm’ı anlatmaya başladılar. Peygamber Efendimiz’den de muallim istediler. Mus‘ab bin Umeyr ile Abdullah bin Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anhumâ- bu işle vazifelendirildi. Onların gayretleri neticesinde kısa sürede Medîne’de İslâm’ın girmediği bir ev kalmadı. Sonunda müslümanlar, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i Medîne’ye davet ederek O’nu muhafaza edeceklerine söz verdiler.

Berâ bin Âzib -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından bize (Medîne’ye) ilk hicret edenler Mus‘ab bin Umeyr ile İbnü Ümm-i Mektûm -radıyallâhu anhumâ- idi. Bunlar geldiler ve bize Kur’ân okutmaya başladılar. Sonra Ammâr bin Yâsir, Bilâl ve Sa‘d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- geldiler. Daha sonra yirmi kişi ile birlikte Ömer bin Hattab -radıyallâhu anh- geldi. Bunlardan sonra Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geldi. Medîne ahâlîsinin, Peygamber Efendimiz’in gelişine sevindikleri kadar hiçbir şeye sevindiklerini görmedim. Hattâ genç kızları ve çocukları gördüm:

«–İşte bu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir, bizim şehrimize geldi!» diye seviniyorlardı.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geldiğinde ben “سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى” sûresini ve onun gibi birkaç sûreyi daha ezberlemiştim.” (Buhârî, Tefsîr, 87/1)

Böylece on üç senelik Mekke mücâdelesi bitmiş, on sene devam edecek olan Medîne hayatı başlamış oldu.

Medîne-i Münevvere’de komşu yahudî kabileleriyle anlaşma yapıldı. “Medîne Vesîkası” denilen bu metin, dünya tarihindeki ilk yazılı anayasa idi.[17]

Daha sonra Medîne’ye saldıran düşmanlara karşı müdâfaa harpleri yapıldı. Sekiz yıl sonra Mekke-i Mükerreme, harpsiz bir şekilde fethedildi. Onuncu yılda ise bütün Arabistan Yarımadası Peygamber Efendimiz’e teslim oldu.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, askerî harekâtlarda öyle bir merhamet siyaseti izledi ki, kısa sürede bütün Arap Yarımadası’nı idâresi altına aldığı hâlde, her iki taraftan da fazla kan dökülmesine meydan vermedi. Bütün problemleri öncelikle sulh yoluyla halletmeyi tercih etti.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizzat 29 gazveye katılmıştı. Bunların 16 tanesinde fiilî olarak hiçbir çatışma çıkmadı, karşı tarafla anlaşmalar yapıldı. 13 gazvede ise fiilî çatışmaya girmek mecbûriyetinde kaldı ve bunların toplamında müslümanlardan yaklaşık 140 kişi şehîd oldu, düşmanlardan da yaklaşık 335 kişi öldü.[18]

İslâm’da savaşın asıl hedefi; insanları öldürmek, ganimet elde etmek, toprak almak, toprağı kanla sulamak, yeryüzünü tahrip etmek, şahsî çıkar sağlamak, maddî menfaat elde etmek veya intikam almak değildir. Bunların aksine, zulmü ortadan kaldırmak, inanç hürriyetini temin etmek, insanları hidâyete kavuşturmak ve her türlü haksızlığı gidermektir.

  • Allâh’a Kavuşma Arzusu

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in âzatlısı Ebû Müveyhibe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün bana:

«−Bakî‘ ehli için istiğfar etmekle emrolundum. Haydi, benimle gel!» buyurdu. Ben de gecenin ortasında O’nunla beraber gittim. Kabristanda yatanların başında durdu ve şöyle buyurdu:

«−es-Selâmu aleyküm ey kabir ehli! İnsanların içinde bulunduğu durumdansa kendi içinde bulunduğunuz durum sizi daha çok sevindirsin! Karanlık gece parçaları gibi fitneler geliyor. Bunlar birbirlerini tâkip ederler. Sonraki fitneler, ilk fitnelerden daha ağır ve sert olacaktır.»

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha sonra bana yönelip şöyle buyurdu:

«−Ebû Müveyhibe! Şüphe yok ki bana dünya hazinelerinin anahtarları ile dünyada ebedî kalma, sonra da Cennet’e girme imkânı verildi. Ben, bunlarla Rabb’ime kavuşma arasında muhayyer bırakıldım.»

O zaman ben:

«−Babam-annem Sana fedâ olsun! Dünya hazinelerinin anahtarları ile orada ebedî kalmayı, sonra da Cennet’e girmeyi tercih edin!» dedim. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

«−Hayır, vallâhi ey Ebû Müveyhibe, Rabb’ime kavuşmayı tercih ettim.»

Ardından Bakî‘ Kabristanı’ndaki mü’minler için istiğfar edip geri döndü. Bundan sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtına sebep olan hastalığı ve ağrıları başladı.” (Dârimî, Mukaddime, 14; Ahmed, III, 489, 488; Hâkim, III, 57/4383)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 632 senesinde, Medîne-i Münevvere’ye hicretinin 10. yılında Cenâb-ı Hakk’a kavuştu.

  • Peygamber Efendimiz’in Özellikleri

1. Güzel Ahlâkı

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gelmiş gelecek insanların en güzel ahlâklısıdır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

(Ey Rasûlüm!) Muhakkak ki Sen’in için tükenmeyen bir mükâfat vardır. Şüphesiz Sen büyük bir ahlâk üzeresin.” (el-Kalem, 3-4)

O, en güzel ahlâkı yeryüzüne yerleştiren ve insanlığa öğreten en mümtaz peygamberdir.

Gıfâr kabîlesine mensup olan Ebû Zer -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in Mekke’de peygamberlik vazifesine başladığını haber almıştı. Akıllı ve usta bir şâir olan kardeşi Üneys’e:

“–Bineğine binip Mekke vâdisine git ve O zâtın sözlerini dinle!” dedi.

Üneys, Mekke’den döndüğünde şöyle dedi:

“–Ben O zâtın herkese mekârim-i ahlâkı, yani en üstün ahlâkî güzellikleri öğrettiğini gördüm!” (Buhârî, Edeb, 39)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[19] buyurmak sûretiyle, vazifelerinin temel hikmetini ifâde etmiş ve güzel ahlâkın ehemmiyetini vurgulamışlardır.

O’nun yüce ahlâkından bâzı misaller şöyledir:

Doğruluk: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hak ve hakîkati getirmişti; insanları ıslah etmek, onlara doğruluğu öğretmek için gelmişti. Bu sebeple, O’ndan yalanın sâdır olması bir tarafa, boş ve lüzumsuz bir söz veya fiil bile zuhûr etmezdi.

Abdullah bin Amr -radıyallâhu anh- şöyle rivâyet eder:

“Ben, muhafaza etme düşüncesiyle Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den işittiğim her şeyi yazıyordum. Kureyş kabîlesinden bâzı müslümanlar beni bundan nehyettiler:

«Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bir beşerdir, öfkeliyken de konuşur, rızâ hâlindeyken de! Hâl böyleyken sen O’ndan duyduğun her şeyi yazıyor musun?» dediler.

Ben de yazmaktan vazgeçtim ve bu durumu Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e arz ettim. Parmağıyla mübârek ağzına işaret ederek;

«Yaz! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki bundan, haktan başka bir söz çıkmaz!» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, İlim, 3/3646; Dârimî, Mukaddime, 43/490; Ahmed, II, 162; Hâkim, I, 187)

Peygamber Efendimiz’in her sözü, dînî hükümler için bir delildir. Öfke ve sevinç hâlleri, O’nun her an Hakk’a bağlı olan ve vahy-i ilâhîyi alan mübârek kalbine tesir edemez, mübârek lisânından akan hikmet pınarlarını bulandıramaz.

O’nun doğruluğunu, dost-düşman herkes kabûl etmiştir. Bunu gösteren sayısız misalden ikisini nakledelim:

Müşrikler bile Peygamber Efendimiz’in ahlâkını takdir ediyor ve O’nun kesinlikle yalan söylemediğine gönülden inanıyorlardı. Ancak haksız yere elde ettikleri bâzı dünyevî menfaatleri ve nefsânî hazlarını terk etmek istemiyorlardı. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün, amansız düşmanları olan Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanına uğramıştı. Onlar:

“–Ey Muhammed! Vallâhi biz Sen’i yalanlamıyoruz. Sen bizim yanımızda son derece sâdık (doğru sözlü, güvenilir) bir insansın. Ancak biz, Sen’in getirmiş olduğun âyetleri yalanlıyoruz...” dediler.

Bu hususta Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

“…Gerçekte onlar Sen’i yalanlamıyorlar. Fakat o zâlimler Allâh’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (el-En’âm, 33. Tirmizî, Tefsîr, 6/3064; Vâhidî, Esbâb, s. 219)

Yani onlar Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in peygamberliğini vicdânen kabul ediyorlardı, lâkin nefsânî arzularının esîri oldukları için muhâlefette bulunuyorlardı.

Bu husustaki diğer bir rivâyet de şöyledir:

“Medîneli Sa‘d bin Muâz -radıyallâhu anh- umre yapmak için Mekke-i Mükerreme’ye gitmişti. Oraya vardığında müşrik biri olan Ümeyye bin Halef’in evine misafir oldu. Ümeyye de ticâret için Şam’a giderken Medîne’ye uğrar, Sa‘d bin Muâz’a misafir olurdu. (Aralarında bir dostluk vardı.) Ümeyye, Sa‘d’a:

«−Biraz bekle! Öğle sıcağı bastırıp insanlar çekilince gider Kâbe’yi tavaf edersin!» dedi.

Sa‘d -radıyallâhu anh- tavaf ederken Ebû Cehil çıkageldi ve:

«−Kâbe’yi tavaf eden şu zât da kimdir?» diye sordu. Sa‘d -radıyallâhu anh-:

«−Ben Sa‘d bin Muâz’ım!» dedi. Ebû Cehil:

«−Kâbe’yi böyle emniyetle tavaf ediyorsun ama siz Muhammed ile ashâbını himâye ettiniz?!» dedi. Sa‘d -radıyallâhu anh-:

«−Evet öyledir.» dedi ve aralarında bir münakaşa başladı. Bunun üzerine Ümeyye, Sa‘d’a:

«−Ebû’l-Hakem’e karşı sesini yükseltme! O bu vâdi halkının önde gelenidir.» dedi. Sa‘d -radıyallâhu anh- Ebû Cehil’e:

«−Eğer Kâbe’yi tavaf etmekten beni men edersen, vallâhi ben de senin Şam ticâret yolunu keserim!» dedi. Ümeyye, Sa‘d -radıyallâhu anh-’a tekrar:

«−Sesini yükseltme!» demeye ve onu tutmaya başladı. Bunun üzerine Sa‘d -radıyallâhu anh-, öfkelenerek:

«−Bizi kendi hâlimize bırak! Ben Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den işittim, seni öldüreceğini söylüyordu!» dedi.

(Çünkü Ümeyye, Peygamber Efendimiz’e yaptığı ağır işkenceler yetmiyormuş gibi bir de O’nu ölümle tehdit etmişti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de buna mukâbil kendisinin onu öldüreceğini söylemişti.)

Ümeyye:

«−Beni mi?» diye sordu. Sa‘d -radıyallâhu anh-:

«−Evet seni!» dedi. Bunun üzerine Ümeyye bin Halef:

«−Vallâhi Muhammed bir şey söylediği zaman aslâ yalan konuşmaz!» dedi ve korku içinde karısının yanına gitti:

«−Yesribli kardeşim bana ne dedi, biliyor musun?» dedi. Karısı:

«−Ne dedi?» diye sordu. Ümeyye:

«−Muhammed’i beni öldüreceğini söylerken işitmiş!» dedi. Hanımı:

«−Allâh’a yemin ederim ki Muhammed aslâ yalan söylemez!» diye Sa‘d’ın haberini te’yid etti.

Bir müddet sonra müşrikler Bedir’e giderken bir münâdî Ümeyye’yi de çağırdı. Karısı, Ümeyye’ye:

«−Yesribli kardeşinin sana ne dediğini unuttun mu?» dedi. Ümeyye Bedir’e gitmek istemedi. Ancak Ebû Cehil gelip:

«−Sen bu vâdinin eşrâfındansın, geri kalırsan olmaz. Hiç değilse bir iki gün herkesle beraber yürü, ondan sonra dön!» deyip kandırdı. Ümeyye de onlarla iki gün yürüdü, ancak geri dönemedi. Neticede Allah Teâlâ onu öldürdü. (Buhârî, Menâkıb, 25, IV, 184-185)

Tevâzû: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, insanların en yücesi olmasına rağmen aynı zamanda en mütevâzı olanıydı. Mekke’yi kansız bir şekilde fethettiği gün insanlar nezdinde en kuvvetli göründüğü bir ân idi. Senelerin zulmünün kısâsını yapabilme imkânına sahipti. Lâkin O “Af ve Rahmet Peygamberi” idi. O gün Mekke-i Mükerreme’ye, devesinin üzerinde secde ederek girdi. Huzûruna gelen ve konuşurken korkudan titremeye başlayan kişiye, imkânlarının en zayıf olduğu döneme âit bir misâli zikrederek şöyle sükûnet telkîn etti:

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten, Güneş’te kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!..” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 30; Hâkim, III, 50/4366)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların kendisi hakkında aşırılığa kaçmasına müsâade etmez:

“Bana «Allâh’ın kulu ve Rasûlü» deyiniz!” buyururlardı. (Buhârî, Enbiyâ, 48)

Zira insanı yücelten ve hakîkate en fazla yaklaştıran şey, tevâzûdur.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamberliğini tasdik cümlesinin başına “abduhû: Allâh’ın kulu” ibâresini ilâve ederek, ümmetini geçmiş toplumlarda olduğu gibi insanları ilâhlaştırma tehlikesinden korumuşlardır.

Yine bu cümleden olarak:

“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni Rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” buyurmuşlardır. (Heysemî, IX, 21)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hastaları ziyaret eder, cenâzelerde bulunur, kölelerin davetlerine gider, merkebe binerlerdi. Bineğinin terkisine insanları bindirir, yemeğini yere koyup yerlerdi. Kaba yünden elbise giyer, oturup koyunun sütünü sağar, misafirleriyle ilgilenir, onlara hizmet ve ikram ederlerdi. Bir dul hanımın, bir yoksulun, bir bîçârenin işini görmek için onunla birlikte ihtiyâcı görülünceye kadar yürümekten çekinmez ve büyüklenmezlerdi.[20]

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının arasında otururlardı. Bu sebeple, bir yabancı geldiğinde, hangisinin Efendimiz olduğunu sormadan bilemezdi. (Nesâî, Îmân, 6)

Sâdelik: Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son derece sâde ve mütevâzı bir hayat yaşarlardı. Hazret-i Âişe şöyle nakleder:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir bardak getirildi. İçinde süt ve bal vardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

«–Bir içecek içinde iki nîmet, bir bardak içinde iki katık! Benim buna ihtiyacım yok. Ancak bunun haram olduğunu düşünmüyorum. Sadece kıyâmet günü Cenâb-ı Hakk’ın dünyadaki fazlalıklardan hesaba çekmesinden korkuyorum. Allah için tevâzû gösteriyorum. Kim Allah için tevâzû gösterirse Allah onu yükseltir, kim de kibirlenirse Allah onu alçaltır. Kim iktisatlı davranırsa Allah onu zengin kılar, kim ölümü çokça hatırlarsa Allah onu sever.»” (Heysemî, X, 325)

Hazret-i Âişe vâlidemiz şöyle buyurur:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hiçbir zaman sabah kahvaltısından kalan yiyecekleri akşam için, akşam yemeğinden kalanları da sabah için saklamadı. Bir elbiseden iki adet edinmedi. Ne iki gömleği ne iki ridâsı ne iki izârı ne de iki çift ayakkabısı oldu. Evdeyken boş durduğu da hiç görülmemiştir. Ya bir yoksulun ayakkabısını tâmir ederdi veya bir kimsesizin elbisesini dikerdi.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 200)

Şefkat ve Merhamet: Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün insanlığa karşı sonsuz bir şefkat ve merhametle doluydu. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, o son derece izzet ve şeref sahibidir. Sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkündür, üzerinize titrer. Mü’minlere karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

Kur’ân-ı Kerîm, aynı zamanda O’nun ümmetinin de bütün insanlara, hattâ düşmanlarına bile merhamet ettiklerini beyan eder. (Âl-i İmrân, 119)

Abdullah bin Ubeyd -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in Uhud’da mübârek dişi kırılmış, alnı yaralanmış, yüzüne doğru kan akıyordu. Bâzıları:

“–Yâ Rasûlâllah! O kâfirler için bedduâ etseniz!” dediler.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

“–Allah Teâlâ beni, insanları çokça ayıplayan ve onlara lânet eden biri olarak göndermedi! Cenâb-ı Hak beni, herkes için çok çok duâ etmek ve insanlara rahmet olmak için gönderdi. Allâh’ım! Kavmimi mağfiret eyle, zira onlar bilmiyorlar!” (Beyhakî, Şuab, II, 164/1447)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sadece insanlara değil hayvanlara ve nebâtâta karşı bile sonsuz merhamet sahibiydiler. Bir gün zayıflıktan karnı sırtına yapışmış bir devenin yanından geçerken:

“–Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurmuşlardı. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)

Cömertlik: Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en cömerdi idi. Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Tâif gazâlarında Efendimiz’in yanında bulunmuştu. Cîrâne’de toplanan ganimet mallarını teftiş ederken Safvan’ın kalabalık hayvan sürülerine büyük bir hayranlıkla baktığını gören Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Pek mi hoşuna gitti?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca:

“–Al hepsi senin olsun!” buyurdu. Safvan kendisini tutamayarak:

“–Peygamber kalbinden başka hiçbir kalp bu derece cömert olamaz!” diyerek şehâdet getirdi ve müslüman oldu. Kabîlesine dönünce de:

“–Ey kavmim! (Koşun,) müslüman olun! Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor.” dedi. (Bkz. Müslim, Fedâil, 57-58; Ahmed, III, 107-108; Vâkıdî, II, 854-855)

Süfyân bin Uyeyne şöyle demiştir:

“O’nun yanında (vereceği bir şey) olmadığı zaman, (eline geçtiğinde vereceğine dâir) vaadde bulunurdu.” (Dârimî, Mukaddime, 12)

Hattâ daha da ilerisi…

Bir gün, muhtaç bir kimse Peygamber Efendimiz’e gelerek bir şeyler istedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git benim nâmıma satın al, mal geldiğinde öderim.” buyurdular. Efendimiz’in sıkıntıya girmesine gönlü râzı olmayan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlâllah! Yanında varsa verirsin, yoksa Allah Sen’i gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır.” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu sözden hoşnud olmadıkları mübârek yüzlerinden belli oldu. Bunun üzerine Ensâr’dan bir zât:

“–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah! Ver! Arş’ın sahibi azaltır diye korkma!” dedi.

Bu sahâbînin sözleri Efendimiz’in çok hoşuna gitti, tebessüm ettiler ve:

“–Ben de bununla emrolundum.” buyurdular. (Heysemî, X, 242)

Hazret-i Câbir’in naklettiğine göre:

“Peygamber Efendimiz’den bir şey istendiğinde, «hayır» dediği vâkî değildi.” (Müslim, Fedâil, 56)

O’nun cömertliği, sarsılması mümkün olmayan çok sağlam bir temele dayanıyordu. Zira İslâm’a göre, insanoğlunun hakîkî serveti; Allâh’ın rızâsını kazanmak maksadıyla O’nun gösterdiği şekilde harcadığı maddî-mânevî imkânlardır.[21] Yoksa dünyada kullanıp tükettikleri değil…

Affedicilik: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dâimâ affı tercih eder, mecbur kalmadıkça kimseyi cezâlandırmak istemezdi. Nitekim cezâ vermeye gücü yettiği hâlde kendisine pek çok kötülüklerde bulunan kimseleri hep affetmiş, hattâ herhangi bir söz veya îmâ ile dahî olsa suçlarının hatırlatılmasını ashâbına yasaklamıştır. Çünkü Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- -müslüman veya kâfir- hiç kimsenin kötülüğünü istemez, herkese büyük bir edep ve ahlâk ile muâmele ederdi. Mekke’yi savaşa fırsat vermeden fethettiği zaman, yirmi bir senedir kendisine ve müslümanlara her türlü düşmanlığı yapan insanlar, huzûrunda toplanmış hükmünü bekliyorlardı. Onlara:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordular. Kureyşliler:

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin, kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi:

«…Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allah sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir.»[22] diyorum. Haydi, gidiniz, artık serbestsiniz!” buyurdular. (İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa‘d, II, 142-143)

Ve o günü “Yevmü’l-merhame: Merhamet Günü”[23] olarak isimlendirdiler…

O gün, Uhud Harbi’nde amcası Hazret-i Hamza’yı şehîd eden Vahşî’yi ve o “şehidlerin efendisi”nin ciğerini hırsla dişleyen Hind’i de affettiler.[24] Kızı Hazret-i Zeyneb’i deveden düşürmek sûretiyle vefâtına sebep olan Hebbâr bin Esved bile bu büyük aftan istifade etmişti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öyle bir incelik gösterdiler ki, Hebbâr’ı affetmekle kalmayıp, aynı zamanda ona hakâret edilmesini ve eski yaptıkları sebebiyle kendisine târizde bulunulmasını da yasakladılar. (Vâkıdî, II, 857-858)

Mekke fethedildiğinde, Ebû Cehil’in oğlu İkrime kaçmıştı. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- önceden yaptığı bütün kötülükleri bir kenara bırakarak ona eman verdiler ve yanlarına çağırdılar. Hanımı peşinden uzun yollar giderek Efendimiz’in davetini iletti ve onu Mekke’ye gelmeye iknâ etti. Mekke’ye yaklaştıklarında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- büyük bir mucize ve muhteşem bir incelik sergileyerek ashâbına şöyle buyurdular:

“–İkrime bin Ebû Cehil mü’min ve muhâcir olarak yanınıza geliyor. Artık onun babasına hakâret etmeyiniz! Zira çok kötü bir insan bile olsa ölüye hakaret etmek, sadece hayatta olan yakınlarını üzer, ölüye ulaşmaz.” (Hâkim, III, 269/5055; Vâkıdî, II, 851)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İkrime’nin geldiğini görünce sevinçlerinden ayağa kalkıp üç defa:

“–Merhabâ muhâcir süvârî, hoş geldin!” buyurdular. İkrime -radıyallâhu anh- da:

“–Vallâhi yâ Rasûlâllah, İslâm düşmanlığı yolunda harcadığım şeylerin en az bir mislini de Allah sHazretleri’nin yolunda harcayacağım!” dedi. (Hâkim, III, 271/5059; Vâkıdî, II, 851-853; Tirmizî, İsti’zân, 34/2735)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- daha bunun gibi nicelerini affetti… Zira O, yıkmak için değil ıslah etmek ve gönülleri fethetmek için gelmişti. Bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti.

Temizlik ve Nezâket: İslâm, temizliği îmânın yarısı ve ibadetlerin başlangıcı kılmıştır. Bu sebeple elbiselerin düzeltilmesini emreden, giyim-kuşamda pejmürdeliği hoş görmeyen Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, saç ve sakalların dağınıklığını da tasvîb etmezlerdi. Kendileri son derece temiz ve güzel bir insandı. Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den daha güzel birini görmedim, sanki mübarek yüzünde Güneş akıp gidiyordu…” (Ahmed, II, 380, 350)

İslâm, kalbin temizlik ve güzelliğinden kaynaklanan nezâkete de çok ehemmiyet vermiştir. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların kullandığı hiçbir kötü ve kaba sözü mübârek ağızlarına almazlar ve şöyle buyururlardı:

“Kıyâmet günü, mü’min kulun terâzisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah Teâlâ, çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)

Bir kimseden kendilerine, hoşlanmadıkları bir söz ulaştığında:

“Filâna ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyor!” demezler, “Bâzı kimselere ne oluyor ki şöyle şöyle söylüyorlar!” diye nezâket gösterirlerdi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 5/4788)

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hem temizliğe hem de nezâkete dikkat çektikleri bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Lânete mâruz kalacağınız üç şeyi yapmaktan sakının:

  1. Pınar başlarına,
  2. Yol ortasına ve
  3. İnsanların gölgelendiği yerlere abdest bozmayın!” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 14/26; İbn-i Mâce, Tahâret, 21; Ahmed, I, 299; Hâkim, I, 273/594)

Kadınlara Değer Vermek: İslâm’ın gelişiyle hanımlara âit bir hukuk tesis edildi. Kadın, toplumda iffet ve fazîlet timsâli oldu. Annelik müessesesi, şeref buldu. Peygamber Efendimiz’in; “Cennet (sâliha) annelerin ayakları altındadır!”[25] hadîs-i şerîfi ile kadın, lâyık olduğu değere kavuştu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayatı boyunca hiçbir hanımına el kaldırmadılar ve hiç kimseye elleriyle vurmadılar.[26] Zira Cenâb-ı Hak; “kadınlarla iyi geçinmeyi ve onlara güzel davranmayı” emir buyurmuştu.[27]

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“Sizin en hayırlılarınız, hanımına karşı en hayırlı olan, ahlâken en güzel davrananlarınızdır.” (Tirmizî, Radâ‘, 11/1162)

“Bir kişi hanımına kin beslemesin! Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.” (Müslim, Radâ‘, 61)

“Dünya geçici bir faydadan ibârettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı varlığı; dindar, sâliha bir kadındır.” (Müslim, Radâ‘, 64; Nesâî, Nikâh, 15; İbn-i Mâce, Nikâh, 5)[28]

2. İnsanlığın Kurtuluşu İçin Çırpınması

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in peygamber olarak gönderildiği günden itibâren kıyâmete kadar gelen bütün insanlar O’nun ümmetidir. Bunların bir kısmı O’nun davetini kabul etmiş, bir kısmı da etmemiştir. Kabul edenlere Ümmet-i İcâbe, etmeyenlere Ümmet-i Gayr-i İcâbe denir.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmetini çok sever, onların kurtuluşu için bütün gayretini sarf ederdi. Bu hâlini bir hadîs-i şerîfinde şöyle tasvir etmiştir:

“Benimle sizin durumunuz şuna benzer: Bir adam ateş yakar. Ateş etrafı aydınlatınca pervâneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onlara mânî olmaya çalışır, ancak hayvanlar galebe çalarak pek çoğu ateşe düşerler. Ben, ateşe düşmemeniz için sizi belinizden, kemerinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe atılmak için koşuyorsunuz!” (Buhârî, Rikâk, 26)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, dâimâ ümmetinin âhiretini düşünür ve onların ebedî saâdet ve selâmeti için duâ ederlerdi. Nitekim bir gün:

“Rabb’im, putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Şimdi kim bana uyarsa o bendendir.” (İbrâhim, 36)

“Eğer kendilerine azâb edersen, şüphesiz onlar Sen’in kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen izzet ve hikmet sahibisin.” (el-Mâide, 118) âyet-i kerîmelerini okudular. Ardından ellerini kaldırıp:

“Allâh’ım! Ümmetim, ümmetim!” diye yalvarmaya başladılar. Bir taraftan da ağlıyorlardı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:

“–Ey Cebrâîl! Gerçi Rabb’in her şeyi daha iyi bilir ama (insanlar da bilsin diye) git, Muhammed’e niçin ağladığını sor!” buyurdu.

Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona, ümmeti için duyduğu endişe sebebiyle ağladığını bildirdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

“–Ey Cebrâîl! Muhammed’e git ve O’na; «Ümmetin husûsunda Sen’i râzı edeceğiz ve Sen’i asla üzmeyeceğiz.» müjdemizi ulaştır.” buyurdu. (Müslim, Îmân, 346)

Ebû Zer -radıyallâhu anh-’ın bildirdiğine göre, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gece namaz kılıp Mâide Sûresi’nin yukarıda geçen 118. âyet-i kerîmesini sabaha kadar okumuşlardı. Rükûdayken de, secdedeyken de bu âyeti okuyorlardı… (Ahmed, V, 149)

Hazret-i Âişe vâlidemiz, Peygamber Efendimiz’i neşeli gördüğü bir gün:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, benim için Allâh’a duâ ediver!” demişti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh’ım, Âişe’nin geçmiş, gelecek, gizli ve açık bütün günahlarını mağfiret eyle!” diye duâ ettiler.

Hazret-i Âişe vâlidemiz bu duâ sebebiyle o kadar mesrûr oldu ki, sevincinden kendinden geçti. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Duâ etmem seni sevindirdi mi?” diye sordular. O da:

“–Sen’in duân beni neden sevindirmesin ki?” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Vallâhi bu, benim ümmetim için her namazda yaptığım duâmdır.” buyurdular. (Heysemî, IX, 243; İbn-i Hibbân, Sahîh, XVI, 47/7111)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün müslümanları da kendisi gibi insanlığın selâmeti için çalışmaya ve duâ etmeye teşvik ederlerdi. Nitekim bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Allah katında, kulun şöyle demesinden daha sevimli bir duâ yoktur:

«Allâh’ım! Ümmet-i Muhammed’e umûmî bir rahmet ile merhamet eyle!»” (Ali el-Müttakî, no: 3212, 3702)

Bu ulvî merhameti sebebiyle Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine îmân etmeyen ve hattâ düşmanca davranan insanlara bile bedduâ etmez, onların öldürülmesini istemezlerdi. Aksine onların doğru yolu bulması için duâ eder, canlarına bir zarar gelmeden şerlerini defetmeye çalışırlardı. Zira bir müddet sonra onların veya nesillerinin yalnızca Allâh’a ibadet edeceklerini umuyorlardı.

Bir gün, müşriklerin şerlerinden iyice bunalan sahâbîlerden bir kısmı, Peygamber Efendimiz’den onlara lânet etmesini istemişti. Buna mukâbil Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben lânetçi olarak değil, âlemlere rahmet olarak gönderildim!” buyurdular. (Müslim, Birr, 87)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüzlerce hadîs-i şerîfinde “ümmetî, ümmetî” diye tatlı tatlı mesajlar veriyor, sanki “ümmetim” derken doyumsuz bir haz alıyordu. Ümmetine kalbî bir muhabbetle bağlanıyordu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ümmetini o kadar çok seviyordu ki onlardan hiç ayrılmak istemiyordu. Bir gün kendisine vefât edeceği haber verildiğinde:

“−Yâ Rabbî, o zaman ümmetimin başında kim kalacak?” diye niyazda bulundu. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Biz, Sen’den önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi Sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar?” (el-Enbiyâ, 34) (İbn-i Kesîr, Tefsîr, [el-Enbiyâ, 34])

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ümmetinin kurtuluşu için gayret sarf etmesi, hayatıyla sınırlı kalmadı. O vefâtından sonra berzah hayatında ve kıyâmetten sonra da ümmetini kurtarmak için Cenâb-ı Hakk’a yalvaracağını ve şefaatte bulunacağını haber verdi.

Hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Hayatım sizin için hayırlıdır: Bâzı hâdiseler yaşarsınız, bunun üzerine size ilâhî vahiy ve hükümler indirilir. Vefâtım da sizin için hayırlıdır. Amelleriniz bana arz edilir. Güzel bir amel gördüğümde Allâh’a hamd ederim, kötü bir şey gördüğümde de sizin için Allâh’a istiğfâr ederim.” (Heysemî, IX, 24)

“Dikkat edin! Ben hayatımda sizin için bir emniyet vesîlesiyim. Vefât ettiğimde ise, kabrimde: «Yâ Rabbî, ümmetî ümmetî!..» diye ilk Sûr üfleninceye kadar nidâ edeceğim…” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, XIV, 414)

Kıyâmet koptuğunda, dünyaya gelmiş ne kadar insan varsa hepsi düz bir arazide toplanacaktır. Güneş iyice yaklaştırılacak, insanlar kan-ter içinde kalacak, büyük bir sıkıntı ve meşakkate dûçâr olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın gazabından korkan insanlar dehşet ve korku içinde bulunacaklar. Bu korkunç hâlden kurtulmak isteyen insanlar Hazret-i Âdem’den başlayarak önceki peygamberlere mürâcaat edecekler, onlar da şefaat etmeye en ehil kişinin Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- olduğunu söyleyerek insanları Peygamber Efendimiz’e gönderecekler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şefaat edip onları bu dehşetli korkulardan kurtaracaktır. Ancak kendi ümmetine daha husûsî şefaatleri de olacaktır.[29]

Hâsılı âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ömrü boyunca bütün insanlığın selâmeti için âzamî derecede gayret gösterdiği gibi, berzah hayatında ve kıyâmetten sonra da onların ebedî kurtuluşu için duâ ve şefaat edecektir. Yani O, dâimâ insanların, kendilerini yaratan Allâh’a kul olmaları ve O’na yaklaşmaları için gayret sarf etmiştir. O’nun bütün derdi, insanlığın yanlış yollardan dönerek aslını bulması, Yaratıcı’sına itaat ederek ilâhî rahmete nâil olmasıdır.

3. Mûcizeleri

Cenâb-ı Hak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e müstesnâ bir mevkî bahşetmiş ve diğer peygamberlere verilen mûcizelerin tamamını O’na lûtfetmiştir.[30] Ancak Allah Rasûlü’nün en mühim mûcizesi Kur’ân-ı Kerîm’dir. Bu husûsu daha önce tafsîlâtıyla zikretmiştik. Daha sonra ise O’nun mübârek hayatı ve ulvî ahlâkı gelir.

Allah Rasûlü’nün emsâlsiz hayatı ve yüce ahlâkı, dost-düşman herkesin takdîrini kazanmıştır. Kimse bu hususta ciddî bir îtirazda bulunamadığı gibi, bilâkis pek çok gayr-i müslim, O’nun ahlâkındaki ulvîliği îtiraf etmiştir. Bunlardan biri olan Batılı araştırmacı Thomas Carlyle şöyle der:

“Başında taç bulunan hiçbir imparator, kendi eliyle yamadığı hırkayı giyen Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kadar hürmet görmemiştir.”

Böylesine güzel bir hayat ve ahlâka sahip olmak, şüphesiz en büyük mûcizedir. Bu husûsu da az önce tafsîlâtıyla zikrettik.

Peygamber Efendimiz’in bir mûcizesi de, yirmi üç sene gibi kısa bir sürede yetiştirdiği ashâb-ı kirâmıdır.[31] Bu hakîkat, birçok âlim tarafından ifade edilmiştir. Meselâ, İslâm Fıkhı’nın en mühim sîmâlarından biri olan Karâfî (v. 684) şöyle der

“Peygamber Efendimiz’in hiçbir mûcizesi olmasaydı, ashâb-ı kirâm, O’nun nübüvvetine delil olarak kâfî gelirdi.”[32]

Arap edebiyatının zirve isimlerden Mustafa Sâdık er-Râfii de, sahâbenin, Kur’ân mûcizesinin canlı bir sûreti olduğunu ifâde eder.[33]

Ancak biz burada Peygamber Efendimiz’in diğer mûcizelerinden bahsedeceğiz. Şimdi O’nun sayısız mûcizelerinden birkaçını misal olarak arz edelim:

Osman bin Huneyf -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Bir âmâ, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelerek:

«–Yâ Râsûlâllah! Allâh’a duâ ediverin de gözümdeki hastalığı gidersin! Gözümün kör olması bana çok zor geliyor!» dedi.

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Dilersen sabret, zira bu senin için daha hayırlıdır.» buyurdular.

Âmâ ise:

«–Yâ Rasûlâllah! Beni elimden tutup götürecek kimsem yok. Bu hâl bana çok meşakkat veriyor. Lütfen gözlerimin açılması için duâ ediniz!» dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

«–Su kabını getir ve abdest al! Sonra iki rek’at namaz kıl! Ardından da:

Allâh’ım! Rahmet peygamberi olan Nebîn Muhammed’le (O’nun hürmetine) Sen’in zâtından diliyor ve Sana yöneliyorum... Yâ Muhammed! İhtiyâcımın verilmesi için Sen’inle Rabb’ime yöneliyorum!.. Allâh’ım! O’nu bana, şefaatçi kıl!..” diye duâ et!» buyurdular.

Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ zât Efendimiz’in yanına geldi. Sanki onda daha önce hiçbir rahatsızlık olmamış gibiydi, tamamen iyileşmişti.”[34]

Mekke’de müşrikler Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den mûcize istemişlerdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Rabb’ine duâ etmiş ve Ay ikiye bölünmüş, bu mûcize her taraftan görülmüştü. Ay ikiye ayrıldığında bir parçası Ebû Kubeys Dağı tarafında, diğer parçası Kuaykıân Dağı tarafında müşâhede edildi. Müşrikler, Mekke dışındaki uzak yerlerden gelen kervanlara böyle bir hâdiseyi görüp görmediklerini sordular. Onlar da Ay’ın yarıldığını gördüklerini ifade ettiler.[35]

Nitekim meşhur Fransız astronom Lefrançois de Lalande, Ay’ın geçmiş hareketlerini incelerken bu mûcizenin doğruluğunu tasdik etmiştir.[36]

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in İslâm’ı tebliğ ettiği ilk yıllarda bir bedevî gelerek:

“–Sen’in Allah Rasûlü olduğunun delîli nedir?” dedi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Hurma ağacından şu salkımı çağırayım. O benim Allâh’ın elçisi olduğuma şehâdet edecektir!” dediler ve dalı çağırdılar.

Salkım, ağaçtan inmeye başlayıp Rasulullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına düştü:

“–Selâm Sen’in üzerine olsun ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.

Sonra Efendimiz ona:

“–Haydi yerine dön!” buyurunca salkım, döndü ve eski yerine kaynadı.

Bedevî bu manzara karşısında derhâl müslüman oldu. (Tirmizî, Menâkıb, 6)

Umeyr bin Vehb’in oğlu Vehb Bedir’de müslümanlara esir düşmüştü. Umeyr, Kureyş müşriklerinin cin fikirlilerinden ve kahramanlarındandı. Mekke’de Peygamber Efendimiz’e ve ashâbına pek çok eziyetler etmişti. Bir gün Umeyr, Kâbe’nin Hicr kısmında Safvân bin Ümeyye ile oturup Bedir’de öldürülenler ve uğradıkları musîbetler üzerine konuşurken Safvân:

“–Vallâhi onlar bu hâle geldikten sonra hayatta kalmanın bir mânâsı yok!” dedi. Umeyr:

“–Vallâhi doğru söyledin! Eğer borcum ve benden sonra açlıktan ölmelerinden korktuğum çoluk çocuğum olmasaydı, muhakkak gider Muhammed’i öldürürdüm. Hem benim için onların kabûl edeceği bir bahâne de var; «Esir olan oğlum için geldim.» derim. Duyduğuma göre o çarşılara çıkıp dolaşırmış.” dedi. Umeyr’in bu sözleri Safvân’ı sevindirdi:

“–Borcun bana âittir. Senin adına ben öderim! Çoluk çocuğuna da kendi çoluk çocuğumla birlikte, sağ oldukları müddetçe bakar, geçimlerini en güzel şekilde sağlarım!” dedi. Bunun üzerine Umeyr, kılıcını iyice biledi ve zehirletti. Safvân da bineğini ve yolluğunu hazırlattı. Umeyr, Medîne’ye gelip mescidin kapısında durdu, devesini bağladı ve kılıcını kuşandı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- onu görünce:

“–Bu Allâh’ın düşmanı Umeyr’dir! Vallâhi ancak şer için gelmiştir. Aramızı bozan, Bedir günü Kureyşliler için sayımızı tahmin eden o değil miydi?” dedikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına girdi:

“–Yâ Rasûlâllah! Şu Allah düşmanı Umeyr, kılıcını kuşanmış gelmiş!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Onu benim yanıma gönder!” buyurdular. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- geri geldi. Umeyr’in boynundaki kılıcın kayışını sımsıkı tuttu. Ensâr’dan yanında bulunan kişilere de:

“–Peygamber Efendimiz’in yanına girip oturunuz ve kendisini bu habîsten koruyunuz! Çünkü o, güvenilir bir kimse değildir!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Ömer, onu serbest bırak! Sen de ey Umeyr bana yaklaş!” buyurdular ve Umeyr’e niçin geldiğini sordular. O da:

“–Esir aldığınız oğlum için geldim. Onun hakkında ihsanda bulununuz!” dedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Öyle ise şu kılıcın boynunda işi ne?!” diye sordular. Umeyr:

“–Allah kılıçların belâsını versin! Onların bize ne faydası oldu ki?” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tekrar:

“–Bana doğru söyle, sen buraya niçin geldin?” diye sordular. Umeyr:

“–Ben, başka bir şey için değil, sadece elinizde esir olan oğlum için geldim.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Senin Hicr’de Safvân’a koştuğun şart ne idi?” diye sorunca, Umeyr korktu ve:

“–Ben ona ne şart koşmuşum ki?” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onların konuşmalarını kelimesi kelimesine nakledip:

“–Allah, yapacağın işle senin arana girdi, sana mânî oldu!” buyurdular. Bunun üzerine Umeyr:

“–Ben şehâdet ederim ki, Sen muhakkak Allâh’ın Rasûlü’sün! Yâ Rasûlâllah! Biz semâdan gelen haber ve nâzil olan vahiy husûsunda Sen’i yalanlardık. Bu işten ben ve Safvân’dan başka kimsenin haberi yoktu. Vallâhi bu haberi Sana ancak Allah vermiştir! Beni İslâm’a hidâyet eden ve buraya getiren Allâh’a hamd olsun!” dedikten sonra şehâdet getirdi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kardeşinize dînini iyice anlatınız! Kendisine Kur’ân okuyup öğretiniz! Esîrini de serbest bırakınız!” buyurdular. Peygamber Efendimiz’in buyruğu derhâl yerine getirildi. Umeyr -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlâllah! Ben, Allâh’ın nûrunu söndürmeye çalışan ve müslümanlara şiddetle işkence yapan birisi idim. Müsâade ederseniz Mekke’ye gidip müşrikleri Allâh’a, Rasûlü’ne ve İslâm’a davet edeyim! Umulur ki Allah onlara hidâyet nasîb eder.” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona izin verdiler.

Bu esnâda Safvân bin Ümeyye, olup bitenlerden habersiz, Mekkeli müşriklere:

“–Birkaç gün içinde gelecek olan haberle sevineceksiniz. O size Bedr’in acısını unutturacak!” diyor, gelen kâfilelerden haber sorup duruyordu. Nihayet bir süvârî ona Umeyr -radıyallâhu anh-’ın müslüman olduğunu bildirdi.

Umeyr bin Vehb -radıyallâhu anh-, Mekke’ye gelince insanları İslâm’a davet etmeye başladı ve onların hidâyeti için gayret sarf etti. Onun sâyesinde birçok insan müslüman oldu. Umeyr -radıyallâhu anh- bir gün Kâbe’nin yanında Safvân bin Ümeyye ile karşılaştı ve ona:

“–Sen büyüklerimizden birisin! Bizim taşlara taptığımızı ve onlar için kurbanlar kestiğimizi görmüyor musun? Bu mudur dîn? Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Muhammed de Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür!” dedi.

Safvân ona bir kelime bile söyleyemedi, öylece sustu kaldı.[37]

Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra o da müslüman oldu.[38]

Câbir bin Abdullah -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“…Birgün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte yürüyorduk. Geniş bir vâdiye indik. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kazâ-yı hâcet, yani tuvalet ihtiyacını gidermek için gitti. Ben de bir su kabı ile kendisini takip ettim. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bakındı, fakat arkasına gizlenebileceği bir şey bulamadı. Vâdinin kenarında iki ağaç gözüne ilişti. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlardan birinin yanına giderek dallarından birini tuttu ve:

«–Allâh’ın izniyle bana boyun eğ!» buyurdu. Ağaç, burnu gemli deve gibi Efendimiz’e râm olup eğildi. Öteki ağaca da gidip dallarından birinden tutarak:

«–Allâh’ın izniyle bana râm ol!» buyurdu. O da ötekisi gibi eğildi. İkisinin ortasına varınca aralarını birleştirdi ve:

«–Allâh’ın izniyle benim üzerime kapanın!» dedi. Hemen üzerine kapandılar. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benim yakınında olduğumu hissederse daha ileriye gider diye korkarak hızla koşup oradan uzaklaştım. Bir yere oturup kendi kendime düşünmeye başladım. Gözüm hafifçe yana kayınca birden Peygamber Efendimiz’in geldiğini gördüm. O iki ağaç da birbirinden ayrılmış ve her biri gövdesinin üzerine doğrulmuştu. Peygamber Efendimiz’in bir an durakladığını gördüm. Başıyla sağa ve sola işaret etti. Sonra bana doğru yürüdü, yanıma gelince:

«–Ey Câbir! Durduğum yeri gördün mü?» diye sordu.

«–Evet, yâ Rasûlâllah!» dedim.

«–Öyleyse şu iki ağaca git de, her birinden birer dal kes ve getir. Durakladığım yere geldiğinde, bir dalı sağ tarafına diğerini de sol tarafına dik!» buyurdu. Hemen arzusunu yerine getirip yanına vardım ve:

«–Söylediklerinizi yerine getirdim ey Allâh’ın Rasûlü, ancak bunu niçin yaptık?» diye sordum. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Azap gören iki kabrin yanından geçtim de, bu dallar yaş olarak kaldığı müddetçe şefaatim sayesinde azaplarının hafifletilmesini arzu ettim.» buyurdu. Sonra kâfilenin konakladığı yere geldik. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Câbir, abdest suyu var mı, insanlara bir sesleniver!» buyurdu… Ensâr’dan bir zâtın tulumunun ağzında kalmış bir damladan başka su yoktu. O azıcık suyu boşaltacak olsam, tulumun kuru tarafında kaybolup gider, yere bir damla düşmezdi. Peygamber Efendimiz tulumu eline aldı ve ne olduğunu anlayamadığım bir şeyler okudu. Bir taraftan da iki eliyle onu sıkıyordu. Sonra tulumu bana verdi ve:

«–Ey Câbir! Büyük bir çanak var mı, bir sesleniver!» buyurdu… Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini çanağın içine sokup parmaklarını açtı. Sonra elini çanağın dibine koyup:

«–Ey Câbir! Tulumu al da elimin üstüne dök ve “Bismillah” de buyurdu. Ben hemen suyu elinin üzerine döktüm ve «Bismillah» dedim. Peygamber Efendimiz’in parmakları arasından su kaynıyordu. Su, çanağın içinde dönüyordu, nihayet ağzına kadar doldu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Câbir! Suya ihtiyacı olanlara seslen!» buyurdu. İnsanlar gelip kana kana su içtiler:

«–Suya ihtiyacı olan kimse kaldı mı?» diye seslendim, kimse çıkmadı. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini kaldırdı, çanak ağzına kadar dopdolu duruyordu. Bir müddet sonra insanlar açlıktan şikâyet ettiler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–İnşâallah, Allah sizi doyuracak!» buyurdu. Derken Sîfü’l-Bahr’a (deniz sahiline) geldik. Deniz dalgalandı ve sahile bir hayvan attı. Biz bu hayvanın yanına ateş yaktık, etinden pişirdik, kızartma yaptık ve doyuncaya kadar yedik, ancak yarısını bitirebildik…” (Müslim, Zühd, 74)

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in duâlarını derhâl kabûl buyururdu. Bunu müşrikler bile anlamışlardı. Meselâ Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir kişiye duâ ettiğinde, bunun tesiri onun üzerinde ömür boyu müşâhede edilirdi. Hazret-i Ebû Hüreyre’ye işittiği hiçbir bilgiyi unutmaması; Hazret-i Enes bin Mâlik’e ömrünün, malının, evlâtlarının bereketli olması; Hazret-i Beşîr bin Akrabe’ye berekete nâil olması; Hazret-i Ebû’l-Yeser’e ömrünün uzun olup ümmet-i Muhammed’in kendisinden istifâde etmesi için yaptıkları duâlar… bunlardan birkaçıdır. Şu iki hâdiseyi buna misal olarak verebiliriz:

Cuayd bin Abdurrahmân şöyle anlatır:

“Ben Sâib bin Yezîd’i doksan dört yaşında iken gördüm, gâyet sağlam ve dengeli bir bünyeye sahipti. Bana şöyle dedi:

«−Pekiyi biliyorum ki, şu yaşımda kulağımın, gözümün çok sağlam olması, ancak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in duâsı bereketiyledir. Çocukluğumda teyzem beni Allah Rasûlü’nün huzûruna götürdü ve:

“−Yâ Rasûlâllah, kız kardeşimin oğlu rahatsızdır, onun için Allâh’a duâ ediverseniz!” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- başımı sıvazladı ve her hususta bereket görmem için bana duâ ettiler…»” (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 21-22)

Abdullah bin Hişâm -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimiz’e (altı yaşındayken) yetişmiş idi. Annesi Zeyneb bint-i Humeyd onu (Mekke fethinde) Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e götürüp:

“–Yâ Rasûlâllah! Oğlumdan müslüman olduğuna dâir bey‘at al!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–O daha küçük!” buyurdular ve başını sıvazlayarak Abdullâh’a duâ ettiler.

Abdullah bin Hişâm -radıyallâhu anh- ileriki yaşlarında çarşıya çıkar, gıda maddeleri satın alırdı. İbn-i Ömer ile İbn-i Zübeyr -radıyallâhu anhumâ- onu çarşıda görünce hemen yanına varıp:

“–Bizi de bu mala ortak et! Zira Peygamber Efendimiz senin için bereket duâsında bulundu.” derlerdi. Abdullah da onları ortak ederdi. Bâzı zaman olurdu ki, tam bir deve yükü kâr elde eder ve onu evine gönderirdi. (Buhârî, Şirket, 13)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:

“Biz Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber bir seferde idik. Derken bir ara askerlerin azığı tükendi. Bineklerinden bâzısını kesmek istediler. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

«−Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben cemaatin geri kalan yiyeceklerini toplasam da siz onlar üzerine, bereketlenmeleri için duâ ediverseniz daha iyi olmaz mı?» dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de öyle yaptılar. Buğdayı olan buğdayını, hurması olan hurmasını, hurma çekirdeği olan da çekirdeğini getirdi.”

Orada bulunanlar, Ebû Hüreyre Hazretleri’ne büyük bir hayretle:

“−Çekirdekle ne yapıyorlardı?” diye sordular. O mübârek sahâbî:

“−İnsanlar yiyecek bir şey bulamadıkları için onu emiyor, üzerine de su içiyorlardı.” dedi ve hâdisenin devamını şöyle anlattı:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- duâ buyurdular. Yiyecekler öylesine bereketlendi ki herkes kaplarını doldurdu. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu ilâhî ikram karşısında:

«Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben O’nun Rasûlü’yüm. Bu iki hususta şüpheye düşmeden Allâh’a kavuşan kimse Cennet’e girecektir.» buyurdular.” (Müslim, Îman, 44)[39]

Dipnotlar:

[1] Bkz. en-Nisâ, 164.

[2] Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616; Dârimî, Mukaddime, 8; Ahmed, VI, 241; Heysemî, IX, 29.

[3] Bkz. Buhârî, Teyemmüm, 1.

[4] Bkz. Müslim, Mesâcid, 5, 6.

[5] Bkz. Buhârî, Tevhîd, 36; Buhârî, Teyemmüm, 1.

[6] Bkz. Müslim, Mesâcid, 5, 6.

[7] İbn-i Batta el-Ukberî, el-İbânetü’l-Kübrâ, no: 99; İbn-i Teymiyye, es-Sârimü’l-Meslûl, Beyrut 1417, I, 59.

[8] Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 28; İbn-i Hişâm, I, 1-3; İbn-i Sa‘d, I, 55-56.

[9] Bütün peygamberler çobanlık yapmıştır. (Buhârî, İcâre, 2, Enbiyâ, 29) Böylece Cenâb-ı Hak onlara tebliğ vazifesini vermeden önce idâreci­likte lâzım olan birtakım kâbiliyetler kazandırmıştır. Çobanlık yapan kimselerde, tefekkür ufku, vakar ve merhamet duygusu gelişir. Koyunları sevk ve idâre edip yırtıcı hayvanlardan korumaya çalışarak sabır ve tesâhüb duygularını kuvvetlendirirler. Nitekim yaratılmış her varlığa merhamet etmek, onların kaba ve anlayışsız hâllerine sabretmek, peygamberlerde bulunması gereken en mühim husûsiyetlerdendir. Çoban, sürüsünü canavarlardan muhafaza eder, önden ve arkadan gidenleri takip eder, geri kalan hasta ve zayıf koyunları kucağına alarak sürüye yetiştirir. Çoban, hayvanlarını münbit arazilerde otlatır, onları kurak yerlerde helâk etmez. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüz sürüden mes’ûlsünüz…” buyuruyor. (Buhârî, Vesâyâ, 9) Demek ki bütün müslümanların böyle bir mes’ûliyet şuuru ile yaşaması zarûrîdir.

[10] Bkz. Buhârî, İcâre, 2; Ebû Dâvud, Edeb, 17, 82; Hâkim, III, 200.

[11] Bkz. İbn-i Sa‘d, I, 121, 156.

[12] İbn-i Hişâm, I, 209-214; Abdürrezzâk, V, 319.

[13] Bkz. İbn-i Hişâm, I, 191; İbn-i Sa’d, I, 121.

[14] Sâd, 86.

[15] Bkz. el-Ahkâf, 29-32; el-Cin, 1-10; Buhârî, Tefsîr 72, Ezân 105; Müslim, Salât 149; Tirmizî, Tefsîr 72/3324; İbn-i Sa’d, I, 212.

[16] Bkz. el-İsrâ, 1; en-Necm, 1-18; Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43, Menâkıbu’l-Ensâr 42, Tefsîr 17/3, Eşribe 1, 12; Müslim, Îman 264, 272, Eşribe 92; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât 1, Eşribe 41; Ahmed, V, 418; İbn-i Sa’d, I, 214.

[17] Prof. Dr. M. Hamîdullah, The First Written Constitution in the World, Lahore 1975.

[18] Bkz. Prof. Dr. M. Hamîdullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, İstanbul 1991; Dr. Elşad Mahmudov, Sebepleri ve Sonuçları açısından Hazret-i Peygamber’in Savaşları, İstanbul 2010.

[19] Muvatta’, Hüsnü’l-Hulk, 8; Ahmed, II, 381; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 192.

[20] Bkz. Tirmizî, Cenâiz, 32/1017; İbn-i Mâce, Zühd, 16; Nesâî, Cuma, 31; Hâkim, I, 129/205; II, 506/3734; IV, 132/7128; Heysemî, IX, 20.

[21] Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 33/2470.

[22] Yûsuf, 92.

[23] Vâkıdî, III, 352; Ali el-Müttakî, Kenz, no: 30173.

[24] Buhârî, Meğâzî, 23; Müslim, Akdıye, 9.

[25] Nesâî, Cihâd, 6; Ahmed, III, 429; Süyûtî, I, 125.

[26] İbn-i Mâce, Nikâh, 51.

[27] Bkz. en-Nisâ, 19.

[28] Bu vesîleyle burada hanımlara dâir bâzı meselelere temas etmek istiyoruz:

1) Birden Fazla Evlilik: Çok evliliği İslâm başlatmamış, bu hususta mevcut olan bir düzeni, belli sınırlamalara tâbî tutarak hukûkîleştirmiştir. İslâm’dan evvel, evlilikte bir sayı tahdîdi yoktu. İslâm bunu en fazla “dört” ile sınırlandırmıştır. Diğer bir husus da, birden fazla evlilik, bütün mü’minler için bir “emir” değil, bâzı mücbir sebepler karşısında tanınmış bir “izin”dir. Bu, savaş, hastalık, sakatlık, uzun ayrılıklar, himâye vb. birçok sebep neticesinde âilelerin parçalanmaması, kadınların sahipsiz ve hâmîsiz kalmaması için tatbik edilir. Böylece bir âilenin yıkılmasından doğacak maddî-mânevî zararlar asgarîye indirilir. Aynı zamanda zarûret karşısındaki bâzı insanlar, gayr-i hukûkî durumlara düşmekten kurtarılmış olur. Birden fazla evlenen erkeklere de hanımları arasında “adâleti temin etme” vazifesi yüklenmiştir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur: “Eğer, velîsi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız, onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şâyet aralarında adâletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane ile yetinin… Adâletten ayrılmamak için bu daha elverişlidir.” (en-Nisâ, 3) “Ne kadar uğraşsanız kadınlarınız arasında adâletli davranamazsınız. Hiç olmazsa bir tarafa büsbütün meyletmeyin ki ötekini askıdaymış gibi bırakmayasınız. Davranışlarınızı düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız (takvâ sahibi olursanız) bilin ki Allah şüphesiz çok mağfiret eder ve çok merhamet eder.” (en-Nisâ, 129)

2) Peygamber Efendimiz’in Birden Fazla Evlenmesi: Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in evlilikleri hiçbir zaman nefsânî sebeplerle olmamıştır. O, yirmi beş yaşında iken, kendisinden on beş yaş büyük olan Hazret-i Hatice’nin teklifini kabul ederek onunla evlenmiştir. Mekke’nin bütün eşrâfı Hazret-i Hatîce’ye tâlip idi. O ise ahlâk ve şahsiyetine hayrân olduğu Peygamber Efendimiz’le evlenmek istiyordu. Peygamber Efendimiz de Hazret-i Hatîce’yi mâlî ve nefsânî sebeplerle değil, yüksek fazileti sebebiyle kabûl etti. Çok evliliğin yaygın olduğu bir toplumda elli küsür yaşlarına kadar tek hanımla evliliğin saâdetini temsil etti. Ancak, hayatının sonlarına doğru birden fazla evlenmesini îcâb ettiren bâzı sebep ve hikmetler zuhûr etti:

a) Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bâzı evliliklerini, muhtelif kabîlelerle akrabâ olup samimî münâsebetler kurmak sûretiyle İslâm’ı yaymak ve kuvvetlendirmek için yapmıştır. Meselâ Hayber’deki yahudî liderinin kızı Safiyye c ile evliliği, yahudîlerle mevcut münâsebetleri -bir sıhriyet tesis etmek sûretiyle- düzeltmek içindir. Yine bir kabîle reisinin kızı olan Cüveyriye c ile izdivâcı da binlerce harp esîrinin aynı anda hürriyete kavuşmasına ve bu vesîleyle bütün kabîlenin hidâyetine sebep olmuştur.

b) Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- çoğu evliliklerini, ev içindeki davranış ve sünnetlerinin insanlara nakledilmesi ve İslâm’ın kadınlar arasında tebliğ ve tâlim edilmesi için yapmıştır. Efendimiz’in hanımları, İslâmî hükümlerin öğretilip anlatılmasında uzun süre çok mühim vazifeler icrâ etmişlerdir.

c) Ümmetinin hâmîsi olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm’a ilk giren ve bu sebeple muhtelif sıkıntılara dûçâr olan fedâkâr ashâbını taltîf ve muhâfaza etmek için de bâzı evlilikler yapmıştır. Meselâ Ebû Süfyân’ın kızı Ümmü Habîbe ile evliliğinde, bu cefâkâr mü’minenin taltîf edilmesi söz konusudur. Zira Ümmü Habîbe c, kocası Habeşistan’da irtidâd ettiği ve kendisi çok zor şartlar altında kaldığı hâlde, dînini müdâfaa etmiş ve o sırada Mekke’nin lideri olan babası Ebû Süfyân’a, îman hassâsiyeti ve vakârından dolayı mürâcaat etmemişti.

d) Toplumdaki bâzı yanlış inanç, anlayış ve kabullerin köklü bir şekilde tashih edilip değiştirilmesi gerekiyordu. Efendimiz’in Zeyneb bint-i Cahş vâlidemiz ile evliliği de bu sebeple olmuştur. Bu ve benzeri hikmetlere binâen Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e birden çok hanımla evlenmesini emretmiş ve bu hususta O’na genişlik tanımıştır. ( el-Ahzâb, 37, 50)

3) Kadının Mîrastaki Payı ve Şâhitliği: İslâm mîras hukûkunda, paylar ile mükellefiyetler arasında adâletli bir denge gözetilmiştir. Harcaması fazla olan erkeğe, kadına nisbetle daha fazla pay verilmiştir. Çünkü evlenir­ken mehir verip düğün masrafını üstlenmekle beraber ev geçindirmeye kadar bütün maddî har­camalar husûsunda âilenin mes’ûl şahsı erkektir. Yani İslâm mîras hukûkundaki kadın-erkek farkı, yükümlülük ve sorumluluk farkına bağlıdır. Bu ikisi arasında bir denge kurulmuştur. Kadın, nesli korumak, bunun için evlât yetiştirmek ve âile düzenini temin etmek gibi ağır mükel­lefiyetler sebebiyle âilenin geçiminden mes’ûl tutulmamıştır. Bu sebeple de mî­rasta hissesi yarıya indirilmiştir. Bu hisse de, bir kısım kadınların evlenememesi, ya da boşanma durumunda kalması veya birtakım şahsî ihtiyaçları düşünülerek verilmiştir. Hanımlara bir de duygu derinliği, incelik, şefkat, merhamet, hayâ, fedâkârlık, çocuk bakımı ve neslin muhâfazası gibi meziyetler ihsân edilmiştir. Onların bünyesi nârin, hisleri fevkalâde kuvvetli ve merhamet duyguları yüksek olduğundan, hayâtın çeşitli safhalarında birtakım sürprizlerle karşılaştıklarında, bâzen bedenî ve rûhî zaaflara düşerler. Bu yüzdendir ki, İslâm’da kadının şâhitliği yarımdır. Gerçek şudur ki, Cenâb-ı Hak, her varlığı ve o varlığın her cüz’ünü bir maksat için yaratmış ve onlara yaratılış gâyelerini gerçekleştirmeye müsâit birer fizikî (biyolojik) ve rûhî (psiko­lojik) yapı lûtfetmiştir. Erkeği, hayat mücâdelesi ve evin geçimi ile mükellef kılan Hâlık Teâlâ Hazretleri, onu bu vazifeyi lâyıkıyla îfâ edebilmesi için, bedenen daha kuvvetli, rûhen de daha metin kılmıştır. Kadın ise nesli korumaya, evlât yetiştir­meye ve onu en zayıf ve âciz zamanında bakıp gözetmeye, himâye etmeye me’mur kılın­mıştır. Bu sebeple onun vazifesi, bedeninin değil, rûhunun daha derin duygu ve hassâsi­yetlerle techîz edilmesini gerektirmiştir. Bunun içindir ki, çocuğun ilk acziyet devresinde onu derin bir merhamet ve muhabbetle kucaklayıp büyütmek için kadına ilâhî bir mevhibe olarak aşırı bir hissîlik verilmiştir. Bu hissî yapısıyla bir merhamet mecraı olan anneye, yaratılış maksadının ve gücünün dışında bir vazife yüklenirse, menfî bir netice ortaya çıkar. Dolayısıyla bir kadının suçluya acıyıp merhamet ederek adâleti yanıltma ihtimâli yüksektir. Bu da onun şâhitliğinin yarım olması husû­sunda vârid olan ilâhî hükmün hikmetlerinden biri olmuştur.

Diğer taraftan İslâm, şâhitliği insanın psikolojik yapısına göre tanzîm eder. Yerine göre erkeğin şâhitliği nazar-ı îtibâra alınmazken yerine göre de kadının şâhitliği tam olarak kabûl edilir. Meselâ erkeklerin muttalî olmaları mümkün olmayan yerlerde, sâdece kadınların şehâdetleri kâfî sayılır. (Bkz. Mecelle, md. 1685) Bu hususlarda İslâm, haklar ve mükellefi­yetler arasında âdilâne bir denge kurarken insanın değişmeyen fıtrî husûsiyetleriyle birlikte, cemiyetin tamâmını nazar-ı îtibâra almaktadır.

Çağımızda kadınlarla erkekler arasında sun’î ve haksız bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Kadının yaratılış husûsiyetlerine zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik me­ziyetlerini zaafa uğratmakta ve âileyi yaralamaktadır. Bu sebeple zamanımızda sıkça yaşanan çocuk aldırma hâdiseleri, câhiliye devrindeki kız çocuklarını diri diri gömmenin modernleşmiş bir şekli olup asrın cinâyetidir. Bu asrın yorgun ve bitik kadını ile câhiliye devrinin ka­dını arasında sırf bir gardrop ayrılığı, yani giyim-kuşam farkı kalmıştır. Bu ise ruhsuz materyalist eğitimin meydana getirdiği bir toplum felâketidir.

[29] Buhârî, Enbiyâ 3, 9, Tefsîr, 17/5; Müslim, Îmân 302, 327, 328; Tirmizî, Kıyâmet 10.

[30] Efendimiz’in bir kısım mûcizeleri için şu eserlere bakılabilir: Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, Beyrut 1985; Ebû Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve, Halep 1970-1972; Süyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, İstanbul 2003.

[31] Bu hususta tafsîlât için bkz. Osman Nûri TOPBAŞ, Asr-ı Saâdet Toplumu, İstanbul 2010; Rahmet Esintileri, s. 359-370.

[32] Karâfî, el-Furûk, Dâru’s-Selâm, 2001, IV, 305.

[33] Râfiî, İ‘câzu’l-Kur’ân, Dâru’l-Kitabi’l-Arabî, Beyrut 1990, 158-159.

[34] Bkz. Tirmizî, Deavât, 118/3578; İbn-i Mâce, İkâme, 189; Nesâî, Kübrâ, VI, 169; Ahmed, IV, 138; Hâkim, I, 707-708; Beyhakî, Delâil, V, 464; Heysemî, II, 279.

[35] el-Kamer, 1-3; Buhârî, Menâkıb 27, Menâkıbu’l-Ensâr 38, Tefsîr 54/1; Müslim, Münâfıkîn, 43, 47, 48; Tirmizî, Tefsîr, 54/3286; Ahmed, I, 377, 413.

[36] Zekâî Konrapa, Peygamberimiz, İstanbul 1987, s. 110.

[37] Bkz. İbn-i Hişâm, II, 306-309; Vâkıdî, I, 125-128; İbn-i Sa‘d, IV, 199-201; Heysemî, VIII, 284-286.

[38] Ebû Dâvûd, Büyû’, 88/3563.

[39] Peygamber Efendimiz’in hayatı, ahlâkı ve mûcizeleri husûsunda tafsîlât için bkz:

Osman Nûri TOPBAŞ, The Prophet Muhammad Mustafa the Elect I-II, The Exemplar Beyond Compare Muhammad Mustafa, Civilisation of Virtues I-II, (http://islamicpublishing.net/)

http://www.islamiyayinlar.net

http://rahmetesintileri.darulerkam.altinoluk.com

http://hazretimuhammedmekkedevri.darulerkam.altinoluk.com

http://hazretimuhammedmedinedevri.darulerkam.altinoluk.com

http://hazretimuhammed.darulerkam.altinoluk.com

http://faziletlermedeniyeti1.darulerkam.altinoluk.com

http://faziletlermedeniyeti2.darulerkam.altinoluk.com

Ibn Ishaq (150/767), The life of Muhammed, Karaçi: Oxford University, 1967; Mevlana Şibli en-Numani, Siretü’n-Nebi=The life of the Prophet, Lahor: Kazı Publications, 1979; Afzalurrahman, Encyclopaedia of Seerah: Muhammed, London: The Muslim Schools Trust, 1982; Abdulahad Dawud, Mohammad in the Bible, Devha [Doha]: A Publications of Presidency, 1980; A. H. VidyarthiMohammad in world scriptures, New Delhi: Deep-Deep Publications, 1988.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları

PEYGAMBERLERE İMAN NEDİR?

İSLAM DİNİNİN İNANÇ ESASLARI NELERDİR?

PAYLAŞ:            

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle