Özbekistan: Mekânların ve Maneviyatın İhya Ettiği Topraklar
Şarkın Dürdânesi Buhara’da, medreseleri, pirleri ve tarihî mekânlarıyla Özbekistan, ruhu ihya eden bir manevi yolculuğa davet ediyor.
Derviş, zamanı terbiye eden ve mekanla terbiye edilen kişidir.
Mekanla terbiye ilimle gerçekleşirken; zamanı terbiye irfanla gerçekleşir. (Prof. Dr. Ethem Cebecioğlu)
FEYİZ VE BEREKETİN AKSETTİĞİ TOPRAKLAR: ÖZBEKİSTAN’IN MANEVİYATI
Bazı coğrafyalar vardır ki yaşayan insanlardan çok, altında yatanlarla değer kazanır. İçinde barındırdığı şahsiyetler hazineden daha kıymetlidir. Feyiz ve bereketin aksettiği bu mekânlar, çölleşmiş gönülleri ihya eder.
İnşa ve ihya niyetiyle Özbekistan’a doğru yola çıkıyoruz. Sınır kapısından geçince “üstü altından, altı üstünden bereketli topraklar” demekten kendimizi alamıyoruz. Ekmekler, nakkaşın elinden çıkmış gibi ince işlenmiş; üzümler, incirler, çeşit çeşit rayihasıyla meyveler ve büyük kazanlarda yenmeyi bekleyen pilavlar… Bu görüntüleri görüp de neye niyet ederek yola çıktığını unutması, insanın elinde değil. Özbekistan, yer altındaki şahsiyetlerle manen, üstündeki nimetlerle de bedenen rızıklandırır.
Sınır kapısından geçerken bir başka dikkatimizi çeken şey kadınların allı pullu, rengârenk giyinmeleriydi. Bu da Allah’ın ayetlerinden bir ayettir.
Yollarda, arabaların %80’inin beyaz olması dikkatlerden kaçmıyor. Arabalar, beyaz ama bir o kadar da temiz. Özbekler, arabalarına, evlerinin önüne, sokaklarının temizliğine çok önem veriyorlar. Evin hanımı, sabah namazından sonra uyumaz; bahçeyi ve evinin önünü süpürür. Özbekistan, “Herkes evinin önünü süpürse bütün şehir temiz olur” sözüyle amel eder. Sokaklarda, sigara izmariti dahi yoktur; sigara içenler de pek azdır.
Yol boyu uzanan tarlalarda hiç boşluk yoktu. “Harekette bereket vardır.” sözü boşuna söylenmemiş. Özbeklerin, ticari akla sahip olduğunu başkaları her zaman dile getirir. “Bir Özbek, o yıl hangi mahsulün para edeceğini bilir ve ona göre hareket eder; zarar ettiği pek görülmez” derler. Özellikle kadınlar ticarette çok cevvaldirler.
Emir Timur’un karısı Bibi Hatun ile ilgili şu olay anlatılır: Emir Timur, savaştayken parası biter. Hanımına, hazineden göndermesini söyler. Bibi Hatun, “paran bitti; aklında mı gitti?” diyerek gönderdiği kısa notla Emir Timur’un aklını başına getirir. Bunun üzerine Emir Timur, kemiklere mühür basıp geçici olarak para şeklinde kullanarak ordunun ihtiyacını karşılar. Semerkant’ta, mühürlü kemikleri getirenlere altınlarını karşılık olarak verir.
Taşkent’i hızlı geçerek zamanın durduğu; içinden İpek Yolu’nun geçmesiyle Doğu ve Batı’nın ruhunu birbirine bağlayan Semerkant’a ulaşıyoruz. Şehre giriş yaptığımız an, tarihin içinde kayboluyoruz. Şehrin kalbi sayılan ve mavi çinilerle süslenmiş Registan Meydanı’ndaki medreseleri ziyaret edip büyülenmemek elde değil. Bu mekânların, Anadolu’dan Balkanlara birçok coğrafyayı ilim ve irfanla mayaladığını düşünmek bile heyecan verici. Yüzyıllarca hizmet etmiş medreseler, müze olsa da duvarlara sinen ruh insanlarla hâlâ konuşuyor.
Şah-ı Zinde olarak anılan Kusam b. Abbas (ra), İmam Maturidi (ks.), Ubeydullah Ahrar (ks.) Hazretlerinin kabirleri, insana kendi evinde hissi veren haneler gibiydi. Özellikle çınar ağaçlarının altında, büyük bir avluda yer alan Ubeydullah Ahrar (ks.) Hazretlerinin mekânında insan; anne evini ziyarete gelmiş gibi bir hisle dolup şefkatle kucaklanıyordu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin ümmî (annelik) vasfını büyük şahıslar miras aldığı gibi, mekanlara da sirayet ettirmişlerdi.
Şarkın Dürdânesi, Kubbetü’l İslam, Doğu’nun Medine’si olarak isimlendirilen içinde yatan yedi pir ve yetiştirdiği âlimlerinin ruhuyla bezenen Buhara şehrinin girişinde, evlerin önleri üzüm asmalarıyla doluydu. Bazı sokakları sadece asmayla örtmüşlerdi. Üzüm mevsimi de olunca salkım salkım üzümler, izlenmeye doyulamayan bir tablo gibiydi. Özbekistan’da meyvelerin tadına baktıysanız başka memleketlerdeki meyvelerden tat alamaz olursunuz.
Şehir, medeniyet havzası olduğunu her adım başı yer alan medreseleri ve camileriyle ispatlıyordu. Her medresenin kapısından bir âlim, bir derviş çıkıp mehmanı (konak) karşılayacak gibi bir hava vardı. Medreselerin alışveriş mekânı görevini üstlenmesi insanı üzse de, içine girince ipek yolunda yolculuk yapıyormuş gibi bir rüzgâr estiriyordu.
Buhara’ya gidince ziyaret, silsilede en başta yer alan Abdulhâlik Gücdüvâni (ks.) Hazretleriyle başlar. Sırasıyla Muhammed Arif er-Revgâriy (ks.), Mahmud Encir Fağnâvi (ks.), Ali Ramitâni (ks.), Muhammed Baba Semmâsi (ks.), Seyyid Emir Külal (ks.) ve Bahâüddin Nakşibend (ks.) Hazretleriyle noktalanır. Bize mihmandarlık yapan Ahıskalı abi, “sizi Bahâüddin Nakşibend Hazretlerine götüreceğim” diye ısrar etti. En sondan başlamak istememiştik. Çok ısrar olunca “Allah’ın ikramı, yolun başı, sonda dürülmüştür” deyip ziyarete gittik. Dış girişteki kapıda, “Bâb-ı İslam Darvazası” (büyük giriş kapısı) yazıyordu. Kabre açılan kapıda ise “Bâb-ı Selam Darvazası” yazısı bizi Medine’ye götürüyordu.
Mescidin avlusunda tarikata ismini vermiş, büyük velinin huzurunda herkes birbirine hürmetle davranarak;
“Herkes yahşi, ben yaman
Herkes buğday, ben saman” sözlerinin tezahürünü yaşıyordu. Mihmandar abimizin bizi ısrarla götürmesinin sebebi, geri dönerken anlaşıldı. Kendisi, “Namaz kılmadığını ama buraya gelip çok yüngüllediğini (hafiflemek)” söyledi. Büyük insanlar, vefatlarından sonra da bâr (yük) olmayıp; yâr (dost) olur.
Yedi Pîr’i gezdiren rehberimiz, “Buhara, Buharâ-i Şerif’tir” diyerek şehrin kıymetini bir sözle ifade etmişti. Hz. Peygamber’in (sav.), cinleri İslam’a tebliği sırasında yanında bulunan Ebu Zer’i (ra) koruma amaçlı çember içine alması gibi; Yedi Pir’de şehri çevreleyerek manevi muhafızları olduklarını göstermekteydi.
İnsanı her sokak arasında bir kabir karşılıyordu. Oteli ararken, hemen arka sokağında Muhammed Parsa (k.s.) Hazretlerinin tevazukâr kabrini bulmuştuk. Kabri, sanki terk edilmiş havası verse de Allah-u Teâlâ ya navigasyonla ya da sokaklarda dolaşırken buldurup kulunu ziyaret ettiriyor.
Manevi çemberle çevrili Buharalılar çok sakin, kaygı görünmüyor. Ara sokaklarda bile gündüzüyle gecesiyle sessizlik, edep ve temizlik hakim.
“(Rasûlüm!) De ki: “Yeryüzünde gezin, dolaşın. Allah’ın varlıkları ilk defa nasıl yarattığına ibretle bakın...” (Ankebut, 20)
İslam’ın zarafetini simgeleyen Şarkın inci tanesi olan bu şehir gönlümüzün dürdânesi oluverdi. Gönlümüz, ayrılığa razı olmasa da Azerilerin dediği gibi “helelik (şimdilik)” diyerek rotamızı ve gönlümüzü aslî vatanımıza çevirdik.
Kaynak: Hatice Şahin, Altınoluk Dergisi, Sayı: 477









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!