Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 18 Ocak 2021 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin kulluk hayatımız ve meleklerin müjdelediği üç zümreden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 18 Ocak 2021 tarihli sohbeti...

18 Ocak 2021 Sohbeti

Sohbetimize bereket olarak üç İhlâs bir Fâtiha ile başlayalım:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, cümle geçmişlerimizin rûh-i şerîflerine, şehidlerimizin rûh-i şerîflerine, dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine, şerirlerin şerlerinden muhafazasına, bu niyaz, bu duâ ile, bu ilticâ ile bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs!

Cenâb-ı Hak bu kâinâtı, dünyayı, insanlara ve cinlere bir imtihan mekânı olarak halketti. İnsanoğlunun faslı, Âdem -aleyhisselâm- ile başladı. Son insana kadar devam edecek. Ondan sonra cihan infilâk edecek, yeni baştan bir hayat başlayacak.

Yani kul olabilmenin kültürünün tahsil edileceği bir mekân bu dünya. Hepimizin imtihanı son nefese kadar devam edecek. Kabirde, âhirette kazanma-kaybetme yok. Son nefese kadar bir mühlet var.

Cenâb-ı Hak kulunu seviyor, 89 yerde Kur’ân-ı Kerîm’de; “Ey îmân edenler!” Cenâb-ı Hak kullarını Cennet’e davet ediyor, Dâru’s-Selâm’a davet ediyor. Peygamber gönderiyor, kitaplar gönderiyor. Kâinat ilâhî bir laboratuvar, zerreden küreye, atomdan galaksilere kadar. Cenâb-ı Hak, müslüman olarak can verebilmemizi arzu ediyor:

“Ey îmân edenler! Allah’tan, (Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesine) yakışır şekilde takvâ sahibi olun, ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) buyuruyor. O da bir sefere mahsus. Demek ki bütün bir ömür, müslüman olarak can vermeye bir hazırlık hâlinde olacak.

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56]) buyuruyor. Kul olmak.

لِيَعْرِفُونِ (Ben’i (Allâhʼı) bilsinler diye), Cenâb-ı Hakk’ı kalpte tanıyabilmek.

Dünyada, bu, ömür boyu, imtihan olarak nefsânî arzular verildi. Kul, bu nefsânî arzuları bertaraf edecek. Kalp âlemi temizlenecek.

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

“Onu (nefsini) kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” [eş-Şems, 9]

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

İki ateş arasındayız: Bir iblis, bir de nefsimiz. Tabi nefsimiz tezkiye olursa, şeytanın şerri de azalmış olur. Zira şeytan;

“Ben önden gireceğim, arkadan gireceğim, tahrik edeceğim.” (Bkz. el-A‘râf, 17)

“Yalnız muhlasîn hâriç.” diyor. Yani muhlasîn; Cenâb-ı Hakk’ın ihlâsını korudukları hâriç. “Onlara benim şeyim geçmez.” buyruluyor. (Bkz. el-Hicr, 40)

Tabi burada buyruluyor:

“Nefs-i mutmainne’ye kadar olan bütün ibadetler, tâatler sûrîdir. Nefs-i mutmainne’de hakikî olarak başlar.”

Yani kulluk, Cenâb-ı Hakk’ın hitâbından başlıyor:

“Ey itmi’nâna ermiş nefis!” (el-Fecr, 27) olarak.

Hayatın bütün muhtevâsında Kur’ân-ı Kerîm olacak, Sünnet-i Seniyye olacak.

Zira Cenâb-ı Hak Ankebut Sûresi’nde 2. âyette:

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece «îmân ettik» demekle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” buyuruyor.

Yine, tek, en mühim çare:

“Ey îmân edenler! Eğer siz, Allâh(’ın dînin)e yardım ederseniz (yani yaşarsanız, yaşatırsanız) O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” (Bkz. Muhammed, 7) buyuruyor.

Yani Rabbimiz kulunu imtihan etmeyi murâd etti, o şekilde bu âlem kuruldu.

Daimâ şunu da bir mü’min hatırından çıkarmayacak:

“Cennet ucuz değil, Cehennem de lüzumsuz değil.”

Orada zâlimler, mazlumlar, mü’minler, gayr-i müslimler, orası büyük bir mahşer, büyük bir dehşet mekânı.

Diğer bir mesaj Kur’ân-ı Kerîm’de, Haşr Sûresi’nde:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun! Herkes yarına ne hazırlayacağına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Haşr, 18)

Bir hazırlık…

Esad Erbilî Hazretleri buyuruyor ki:

“Bir kişi diyor, bir evden bir yere taşınırken diyor, bütün eşyalarını taşır diyor, hiçbir eşya bırakmaz.” diyor.

Demek ki biz de öyle bir taşınacağız ki kabre, amel-i sâlihlerle. Zaten orada bize imdâd edecek de amel-i sâlihler olacak.

Cenâb-ı Hakk’ın yine bir ihtarı var:

“Allâh’ı unutan, bu yüzden de Allâh’ın kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın…” (el-Haşr, 19)

Onlar diyecekler ki:

“–Yâ Rabbi biz dünyada görüyorduk, burada görmüyoruz.” (Bkz. Tâhâ, 125)

Rabbimiz:

“–Yok diyor, siz dünyada da görmüyordunuz. Dünyada âmâydınız, yani kalbiniz âmâydı. Bu kadar ilâhî kudret akışları, ilâhî azamet tecellîleri, ilâhî nakışlar karşısında kalbiniz kördü.” (Bkz. Tâhâ, 125)

Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun!..

Onun için, iç âlemden nefsânî arzular bertaraf edilecek, fücur bertaraf edilecek, kalp cemâlî sıfatların mazharı hâle gelecek. Bu şekilde Cenâb-ı Hak’la beraberlik yaşanacak.

Yine buyruluyor, Bakara Sûresi 143. âyetinde:

“İşte böylece sizin insanlığa şahit olmanız (yani insanlığa İslâm’ı temsil etmeniz) Rasûl’ün de size şahit olması için sizi mûtedil bir millet kıldık…” Demek ki Cenâb-ı Hak öyle bir istîdat veriyor.

Efendimiz son Peygamber. Diğer peygamberlerden çok farklı. Diğer peygamberler bir topluma geldi, Efendimiz ise kıyamete kadar gelen bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildi.

Cenâb-ı Hak kulunu tâkati nisbetinde mes’ûl olarak tutuyor. Yani zekâtın -meselâ- nisâbını biliyoruz, kırkta bir. Mâdenlerde şöyle, hayvanda şöyle, miktarını biliyoruz. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın verdiği tâkat… Çünkü Cenâb-ı Hak, “verdiğimiz tâkatten hesaba çekileceksiniz” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 286; et-Talâk, 7)

Buraya kimler dâhil? Peygamberler dahî dâhil. Onların hepsi Cennetlik, hepsi Allâh’ın sâdık kulları. Onlar da irşadlarından kıyamet günü mes’ûl olacaklar.

“Peygamber gönderdiğimiz toplumları da gönderdiğimiz peygamberleri de hesaba çekeceğiz.” (el-A‘râf, 6) Cenâb-ı Hak buyuruyor. Böyle zor ve dehşetli bir güne gireceğiz.

İşte sahâbîye baktığımız zaman bu endişeden dolayı, kendisi yaşadı ve yaşatmak için de dünyanın dört bir tarafına, Çin’e, Semerkand’a, Afrika’ya, Kayrevan’a, insan olan her topluma sefer başladı.

Cenâb-ı Hak:

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

buyuruyor. Bu âyet indiği zaman Hûd Sûresi’nde, Rasûlullah Efendimiz’in sakalına ak düştü. Hem bu, peygamberlere bir hitap, bir de peygamberin şahsında bütün ümmete bir ihtar. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” (Hûd, 112)

Yani Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet, yaşamak, yaşatmak, bütün hayatın muhtevâsında olacak, bir yerde unutulmayacak.

“Şüphesiz, «Rabbimiz Allah» deyip sonra dosdoğru yolda yürüyenler…” (Fussilet, 30)

Yani:

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

(“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” [Hûd, 112])

“…Dosdoğru yol üzerinde (sırât-ı müstakîm üzerinde) yürüyenler…” (Fussilet, 30)

Sırât-ı müstakîm, Rasûlullah Efendimiz’in yolu. Yâsîn’in hemen başında:

“Sen sırât-ı müstakîm üzeresin.” (Bkz. Yâsîn, 4) buyruluyor.

Demek ki:

“…Sırât-ı müstakîm üzerinde yürüyenlere melekler iner:

«Korkmayın, üzülmeyin, Allâh’ın size vaad ettiği Cennet’lerle sevinin.» derler.” (Fussilet, 30)

Bu, üç yerde tefsirlerde bildiriliyor:

Bir; ölüm esnâsında. İnsanın zor ânı. Yani rûhun cesedi terk ettiği bir an.

İkincisi; kabre girişte. Ayrı bir âleme gireceğiz. Dünya gibi değil. Rasûlullah Efendimiz dünyevî intibâlarla bildiriyor; Cennet bahçesi, Cehennem çukuru… Fakat beden de gidecek. Nasıl bir ahvâl olacak? Nasıl insan dünyaya gelmeden ana karnında dünyanın ne olduğunu bilmiyordu; ağaç mı var, kuş mu var, çiçek mi var, vs. vs. dünyaya gelince öğrendi; biz de kabre girdiğimiz zaman kabrin mâhiyetini hakka’l-yakîn öğrenmiş olacağız.

Sade, Rasûlullah Efendimiz’den tavsiyeler var:

“(Bütün zevkleri) bütün lezzetleri kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın.” buyuruyor. (Tirmizî, Zühd, 4)

Yine Efendimiz’in bir duâsı da:

“Yâ Rabbi! Kabir azâbından ve âhiret azâbından Sana sığınırım.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Cenâiz, 88; Müslim, Mesâcid, 128-134)

Efendimiz’in şahsında ümmete bir îkaz olmuş oluyor.

Üçüncüsü de; ba‘sü ba‘de’l-mevt, kıyamet günü dirilişte.

Tabi bu,

لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ

(“Kıyamet gününe andolsun.” [el-Kıyâme, 1]) çok zor bir an.

Cenâb-ı Hak يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ

(“…Âhiretten korkan…” [ez-Zümer, 9]) kıyameti unutmamamızı istiyor.

Yine bu üç hâdisenin dışında, bazı müfessirlere göre; melekler, istikâmet ehli insanlar hayattayken dînî ve dünyevî meselelerle karşılaştıkları zaman, onların sadırlarını genişletip rahatlık verir. Bazı ilhamlarda bulunarak korku ve hüzün bertaraf edilir.

Bunun en basiti şu şeyde görüyoruz, hastalıklarda; maneviyattan uzak olanlar nasıl bir endişe içinde çırpınıyorlar! Mâneviyata yakın olanlar da;

“Bu bir terfi-i derecattır yahut da seyyiâtın bertaraf edilmesidir.” hâlini yaşıyorlar.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

فَفِرُّوا اِلَى اللّٰهِ

(“Allâh’a koşun…” [ez-Zâriyât, 50]) Rabbinize koşun buyuruyor, Rabbinize sığının buyruluyor. Hayatın her safhasında. Hayatın bütün muhtevâsını aşk ve vecd içinde geçiren mü’minler için, Cenâb-ı Hak’la dost oluyor, kalp cemâlî sıfatların tecellîsi hâlinde oluyor. Cenâb-ı Hak:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“…Onlar, (bu ölüm ânında, kıyamette) korkmayacaklardır, üzülmeyeceklerdir.” (Yûnus, 62) buyuruyor. Yani orada Cenâb-ı Hak bir dostuna ikramını bildiriyor.

Onlar kimler? Yine devam eden âyet:

“Onlar, îmân edip takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 63)

Takvâ nedir?

Nefsânî arzuları bertaraf etmek, rûhânî istîdatları inkişâf ettirmek, kendisini kulun, ilâhî kameranın altında, ilâhî müşâhede altında olduğunun, kalpte idrak ve şuur hâline gelmesi. Yani;

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nereye gitseniz, Allah sizinle beraberdir...” (Bkz. el-Hadîd, 4)

Yine:

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

(“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” [Kāf, 16]) Cenâb-ı Hak şah damarından daha yakın. Yani içimizden geçeni bir Cenâb-ı Hak biliyor, bir de biz biliyoruz. Onun için, yani kalbi muhafaza edebilmek…

Velhâsıl: “Onlar, îmân edip takvâya ermiş olanlardır.” (Yûnus, 63)

Farzlar; zâhirî farzlar, bâtınî farzlar, zâhirî haramlar, bâtınî haramlar… Dikkat etmek lâzım. Fâsıklardan uzak olmak, tevekkül ve teslîmiyet ehli olmak, fedakâr olmak, seherlerde muhabbeti artırabilmek.

Cenâb-ı Hak devam eden âyette:

“Dünya hayatında, âhiret hayatında onlara müjdeler vardır…” (Yûnus, 64) Bu, takvâ sahipleri olanlara. Zaten:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

(“…Allah’tan korkun, Allah size öğretir...” [el-Bakara, 282]) Cenâb-ı Hak o takvâ sahiplerine yardım ediyor, öğretiyor.

Üçüncü âyetinde:

“Dünya hayatında, âhirette onlara müjde vardır. Allâh’ın sözlerinde aslâ değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Yûnus, 64)

Burada, tefsirlerde belirtildiğine göre, âyette zikredilen, dünya hayatındaki müjde nedir?

–Allah dostlarına Allâh’ın Kur’ân-ı Kerîm’deki müjdeleri.

“…Korkmayacaklardır, üzülmeyeceklerdir.” (Yunus, 62)

Peygamberlerin verdiği müjdeler, onlara gösterilen sâdık rüyalar.

Ölüm ânındaki meleklerin verdiği müjdeler.

–Âhirette müjdeler ise, melekler onlara gelerek mutlulukları hakkında verecekleri ayrıyeten müjdeler var.

Tabi bu, diğer bir âyette, bu kimlerdir Cenâb-ı Hak’la dost olanlar? Birincisi;

“…Allah anıldığı zaman kalpleri titrer…” “وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ” (el-Enfâl, 2)

Yani kul, her an Cenâb-ı Hak’la beraber olursa, tabi her an Cenâb-ı Hakk’ın azamet-i ilâhiyyesi karşısında huşû içinde olur.

“وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ” “…Allah anıldığı zaman kalpleri titrer…” (el-Enfâl, 2)

Yani kalp terakkî edecek. Zerreden küreye her şey kalpte bir derinlik verecek. Kul bir hayret makâmında kalacak.

İkincisi:

“…Kendilerine Allâh’ın âyetleri okunduğu zaman îmanları artıran…” (el-Enfâl, 2)

Tabi Kur’ân-ı Kerîm’i ne kadar aşk, vecd ile okunursa, o kadar Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği feyz ve rûhâniyet artar.

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz yolda giderken hep Kur’ân-ı Kerîm okurdu. Bir sohbete başlarken Kur’ân-ı Kerîm ile, bir soru geldiği zaman Kur’ân-ı Kerîm ile baştan cevap verirdi. Sonra da izah buyururlardı.

Üçüncü şart da;

“…Onlar, yalnız Rab’lerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (el-Enfâl, 2)

Yani değişen şartlar altında hayatın med-cezirleri karşısında Cenâb-ı Hakk’a bir teslimiyet hâlinde. Çünkü gaybı bilmiyorsun. Gaybı bilmediğin için menfî görürsün, müsbettir; müsbet görürsün, menfidir. Daima bir kul Cenâb-ı Hakk’a teslim...

Ondan sonra ibadete geliyor:

“Onlar, namazlarını dosdoğru kılar…” (el-Enfâl, 3) Huşû içinde kılar. Namazlarını ikāme ederler. Namaz, büyük bir kurtuluş vesîlesi.

“…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyruluyor.

Ne kadar beden ve kalp âhengi içinde kılınırsa o kadar kulu yanlışlıklardan, fahşâdan, münkerden koruyor.

Ondan sonra;

“…Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da Allah yolunda infak ederler.” (el-Enfâl, 3)

Burada bu beş şart bildiriliyor; o, Cenâb-ı Hak’la dost olan mü’minler için.

Yani kalp devamlı Cenâb-ı Hak’la beraber olacak. Terfî edecek kalp. Nefs-i mutmainne, râdıye, merdıyye hâline gelecek. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

(O sâlih mü’minler) onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerindeyken Allâh’ı zikrederler. (Kalp nasıl olacak?) Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlar. Şu çiçeği gördüğü zaman Cenâb-ı Hakk’ı hatırlar. Cenâb-ı Hak bunu kimin için halketti? Bunu getirene teşekkür ediyoruz. Bunu Yaratan’a ne kadar teşekkür edeceğiz? Yaratan yaratmasaydı, getiren getirebilir miydi?

Kula teşekkür edilecek, fakat Cenâb-ı Hak unutulmayacak. Cenâb-ı Hak, çok ötesi, daha bir şükürle, hamd ile Cenâb-ı Hak zikirle anılacak.

“…Derin derin tefekkür ederler. «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın.» derler.” (Âl-i İmrân, 191)

Bu dünya bu âlemi, gökyüzünü, yeryüzünü, insanları… Bu kadar gelen, dünyaya gelen mahlûkâtı boşuna yaratmadın derler.

“…Sen’i tesbîh ederiz, bizi Cehennem azâbından koru.» derler.” (Âl-i İmrân, 191)

İşte bu, “وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ” kalbi titreyen bir mü’minin hâli.

Yani “nisyan” olmayacak. İnsan kelimesi, bir kök olarak “nisyan” kelimesi, “unutma” kelimesiyle alâkalı. Kul, Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak. Cenâb-ı Hak buyuruyor, bu da çok dehşetli bir âyet:

“…Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” Nûr Sûresi’nde. (37. âyet-i kerîme)

Ne kadar şey? Hattâ mücrimlerin gözleri dışına fırlayacak buyuruyor Cenâb-ı Hak. (Bkz. İbrahim, 42)

Mâsum yavrular, saçları ağarmış ihtiyarlar hâline gelecek. (Bkz. el-Müzzemmil, 17)

Velhâsıl bize ilk gelen tâlimat:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (el-Alak, 1)

Demek ki insan, esas tahsil de bu, Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak, her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak. Zikri daimî hâle gelecek. Bu şekilde Cenâb-ı Hak’la dost olacak.

Göz, kalbe göre görür. Ebû Bekir Efendimiz, Rasûlullah Efendimiz’i gördü, O’nun zirve şahsiyetine, karakterine hayran oldu. Yanında bile hasret hâlindeydi.

Ebû Cehil ise nur menbaı Efendimiz’i hiç göremedi. Ancak kalbindeki karanlığı gördü. Kalp âlemi çok mühim. Yani göz, kalbe tâbîdir.

Tabi bu, Cenâb-ı Hak “…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

Fussilet Sûresi’nin 20. âyetinde:

“Nihâyet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecek.”

Allah göz verdi, bu gözü biz nerede kullandık? Şeytânî vitrinler seyrettik mi bu gözle? Yoksa Rahmânî vitrinleri seyrederek şu kâinattaki ilâhî hârikalar karşısında, duygumuz, zikrimiz mi arttı?

Kulaklarımız nelere muhatap oldu? Hak seslerine mi, şer seslerine mi?..

Deriler konuşacak, buyruluyor. Bu vücudu nerede harcadık? Kim verdi bu vücudu? Kim bu vücudun sahibi? Ve nerede harcadık?

Velhâsıl insanın diğer olarak kelimesi “ünsiyet”le alâkalıdır. Yani Cenâb-ı Hak;

كُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

(“Sâdıklarla beraber olun.” [et-Tevbe, 119]) buyuruyor. Sâdıklarla beraber olup in’ikâs almak, enerji almak.

Merhum Sâmi Efendi Hazretleri’nin sohbetinde birkaç sefer dinlemiştim ben:

Askerdeydim diyor, bu diyor, Beylerbeyi’nde diyor Âdil Efendi diye bir zât vardı. Keşfi açık bir zâttı. Fırsat buldukça ziyaretine giderdim buyuruyor. Bir gün dedi ki bana:

“–Oğlum Sâmi! Bak kalbi katı olanla karşı karşıya gelme! Ayasofya’da Mevlid okundu, Kur’ân-ı Kerîm’ler okundu. Fakat bu letâif merkezleri tıkandı. Allah Allah!.. Bir dünya kelâmı konuşulmadı. Sonra murâkabede (farkına) vardım ki kasvet-i kalp bir kimseyle karşı karşıya gelmişiz. Aman Sâmi oğlum! Kasvetli kalplerden kaçının!”

İnsan şahsiyeti üzerinde iki müessir vardır, iki tesir vardır:

Biri; boğazından geçen lokma. İbadetlerin lezzeti, gücü veyahut ibadetlerden uzak olmak, bu lokmanın mühim bir tesiri var. Sunuhatların, tuluatların, hikmetlerin…

Mevlânâ Celâleddîn Rûmî diyor ki:

“Bu seher diyor, bir tuluat, bir sunuhat, bir hikmet kalbime doğmadı diyor. Anladım ki diyor, ağzıma yanlış bir lokma girdi.” diyor.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri helâl lokma üzerinde çok dururdu. Hattâ bir genç geldi:

“–Efendim, benim hâlim değişti.” dedi.

“–Oğlum dedi, lokmana dikkat et.” dedi. Hakikaten gidip baktı ki, yol kenarında bulunan bir odunu maltızın altına koymuş. Belki sahibi vardı…

Velhâsıl birincisi; boğazından geçen lokma, helâl lokma… Ki bugün o çok zor. Ona çok dikkat etmek lâzım.

İkincisi; beraberinde bulunduğu kişi.

Yani takvâyı korumak için insanın menfî enerjiden kalbini muhafaza edip daima pozitif/müsbet enerjiler içinde olması gerekir. Çünkü kalpten kalbe akış var. Gözün bile “nazar” dediğimiz bir titreşimi, bir enerji nakli var. Sâlihlerin bakışı rahmet oluyor, fâsıkların hasetle bakışı zarar veriyor. Bu sebeple sohbetler çok mühim.

Cenâb-ı Hak:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ . خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı.” [el-Alak, 1-2])

İnsanın alak’tan yarattı. Bir nutfeden, şekilsiz bir nutfeden, bir pıhtıdan, yani bir necâsetten insan yaratılıyor. İnsan bunu düşünecek. O zaman gurur, kibir, insanın neyine!..

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor İnfitar Sûresi’nde:

“Ey insan! Seni yaratıp seni düzgün ve dengeli kılan (nutfe, aleka, mudğa, kalp âlemindeki şekiller) seni istediği şekilde birleştiren ihsânı bol Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (el-İnfitâr, 6)

Yani mazine bak, kendi kendini oku.

Sonra yine:

“Oku! (Neyi okuyacak?) Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir.” (el-Alak, 3)

Bütün mahlûkatın en üstünü kıldı. Dehşetli bir âlemdeyiz. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın hikmetini bize telkin ediyor.

İhtarlar da çok bu nîmet karşısında. Mü’minûn Sûresi 115. âyette:

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı, sizin hakikaten huzurumuza gelmeyeceğinizi mi zannediyorsunuz?” buyuruyor.

يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ

(“…Âhiretten korkan…” [ez-Zümer, 9]) Demek ki âhiret endişesi içinde bir mü’min olacak. Birçok şeyi unuttuk. Orada zerreler karşımıza çıkacak.

Yine Kıyâme Sûresi’nde:

“İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (el-Kıyâme, 36) buyuruyor ilâhî ihtarlar.

Yine buyruluyor Duhan Sûresi’nde:

“O, gökleri ve yeri, (gök ve yer) arasında bulunanları eğlence olsun diye yaratmadık (buyuruyor). Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat insanların çoğu bunu(n farkında değil) bilmiyor (gafletten).” (ed-Duhân, 38-39)

Velhâsıl insan, bir hiçliğini okuyacak. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu. Onun için insanı mahveden en şerir hususiyetlerinden biri enâniyet oluyor.

Onun için aslâ “ben” olmayacak. Rasûlullah Efendimiz’in hayatında “ben” yok. Daima; “Sen yâ Rabbi!” var. Mecbur kaldığı zaman, Huneyn’de olduğu gibi, ashâb-ı kirâmı toplamak için, Allâh’ın verdiği fârik vasfı bildiriyor, arkasından hemen “lâ fahra” buyuruyor. “Övünmek yok!” diyor. Bu, Allâh’ın lûtfudur.

Yine, başka bir, kendinin vasfını bildiriyor Huneyn’de. Yine “lâ fahra” buyuruyor. “Övünmek yok!” buyuruyor. (Bkz. Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616)

Demek ki insanı felâkete sürükleyen en mühim şer âmillerden biri enâniyet.

İşte bu sebeple Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri Kādı’l-Kuzât’tı, en zirvedeydi. Bursa sokaklarında sırmalı kaftanıyla ciğer sattırıldı.

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri yedi sene yaralı hayvanlara, cerahatli hayvanlara, hastalara, hizmet etti ve yolları temizledi ve tevâzuun bir tatbikâtını yaptı yedi sene.

Yunus Emre dergâhın, başını eşiğe koyup bekletildi. Sonradan da çözüldü işte, Dîvan’lar meydana geldi.

Yine Mekke devrinde müslümanlar en ağır zulümlere dûçâr oldu. Fakat îman güçlendi çok.

Mekke Fethi’nden sonra Efendimiz’in huzûruna bir zât geldi, titremeye başladı Efendimiz’in mânevî heybetinden. Efendimiz:

“Sakin ol kardeşim dedi. Ben bir kral ve hükümdar değilim. (Muhtereme vâlidelerini/annelerini kastederek) Kureyş’te güneşte kurutulmuş et yiyen bir kadının ben yetimiyim.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Mâce, Et’ime, 30; Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, II, 64)

Sevr’de bir tâlimat geldi:

لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا

“…Manzun olma, Allah bizimle beraberdir…” (et-Tevbe, 40)

Demek ki kul burada Cenâb-ı Hak’la ne kadar beraber olabilirse, o kadar dünyevî dertlerden mahzun olmayacak. Cenâb-ı Hak’la olan beraberliğin lezzeti, o dünya derdini bir çakıl taşı hâline getirecek.

Yani yegâne sığınak, barınak, istinadgâh, Cenâb-ı Hak olduğunun idrâki içinde yaşayacak. İşte evliyâullâhın durumu.

Hadîs-i şerîfte buyruluyor:

“Kulumu sevince (diyor Cenâb-ı Hak), Ben onun âdet konuşan lisanı, akleden kalbi, işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.” buyuruyor. (Bkz. Buhârî, Rikāk, 38)

Tam işte dostluk…

Yani daima kul, ilâhî kameranın altında olduğunun bir idrâki içinde olacak. İşte buna “ihsan” duygusu diyorlar.

Vedâ Haccı’nda da Efendimiz:

“İki emânet bırakıyorum…”

Kardeşimiz bir emanet bıraksa ne kadar dikkat ederiz. Bu emaneti Rasûlullah Efendimiz bırakıyor:

“Kur’ân ve Sünnet’imdir.” diyor. (Bkz. Muvattâ, Kader, 3)

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Sünnetimin kaybolduğu bir zamanda bir sünnetimi ihyâ edene bir şehid sevabı verilir.” buyuruyor. (Bkz. Heysemî, I, 172; Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 200; Suyûtî, el-Câmî, no: 9171)

Çünkü din eğer sünnetler giderse yontula yontula, din, feyzinden, rûhâniyetinden, şirâzesinden kayar.

Velhâsıl îmânın en büyük mertebesi:

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber…” (Bkz. el-Hadîd, 4) olduğunu bilmendir.

Ferdî ibadetlerin başında namaz gelir. İctimâî ibadetlerin en mühimi ise hizmettir. Hizmet nedir? Hizmet, nefsin hodgâmlığından kurtularak diğergâm bir ruhla mahlûkâta yönelmek sûretiyle Allah rızasının aranmasıdır.  

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hutbesinde buyuruyor ki, Cuma’nın farz olduğu şeyde, iki hutbe okudu orada Efendimiz Ranuna Vâdisi’nde. Orada, hutbede;

“Allah ile aranızı düzeltin.” buyuruyor. Bu çok mühim.

“Allah ile aranızı düzeltin.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, İkâme, 78)

Demek ki istikâmet, Allah rızâsı üzerinde olacak, Rasûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyyesi… Zaten Allah rızâsı, Rasûlullah Efendimiz’in Sünnet’i.

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ

“Allah Rasûlü’ne itaat, Allâh’a itaattir...” (Bkz. en-Nisâ, 80)

Yani samimiyetle yapılan hizmetler, hakîkaten Hakk’a vuslat iştiyâkının davranışlara aksetmesidir.

Her hayrı (ufak-büyük) nîmet bilip hemen îfâ etmek gerekir. Sonraya tehir edilen hayır hasenat için çeşitli engeller ortaya çıkar. Zira bu hayırlı amelleri erteleyenler için:

“Sonra yaparım, kazanayım da yaparım vs…” Hâlinden mes’ûlsün sen. “Yarın yaparım diyenler helâk oldu.”

Yine bir misal:

Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne, mescide girdi, bir garip kenarda… Dedi:

Ben açım, beni doyur.” dedi. Hasan-ı Basrî de;

“–Peki.” dedi. Eve gitti, unuttu. Sabahleyin mescide geldi, o kişiyi kenarda vefat etmiş olarak gördü. Çok üzüldü. Hemen tuttu bir kefen aldı. Gömülmesine kadar yanında bulundu. Ertesi gün, sabah namazı yine mescide girdiği zaman kıblenin üzerinde bir yazı:

“Yaptığın hayır kabul edilmedi!”

Demek ki insan bir hayır işiyle karşılaştığı zaman, onu muhakkak îfâ etmeye çalışmalı. Tehir etmemeli.

Rasûlullah Efendimiz gelen ganimetleri dağıtırdı hemen. Başkasının sevincinin hazzıyla Efendimiz huzur bulurdu. Onlara yedirmenin, onları doyurmanın hazzıyla Efendimiz doyardı. Efendimiz o bakımdan yani hemen o anda ne varsa hemen orada verirdi. Ashâb-ı kirâm da o hâlde oldu. Demek ki niyet ettiğimiz zaman, niyetimize göre hemen onu tahakkuk ettirmemiz îcâb ediyor.

Bu sebeple ashâb-ı kirâm yarın bu nefsin konağının mezar olacağını, esas hayatın âhiret hayatı olduğunun idrâki içinde yaşadılar.

Bu sebeple dünya nîmetlerini kendi nefislerine tahsis etmekten, haddinden fazla kullanmaktan kaçındılar. Îmânın lezzet ve heyecanı ile nîmetleri insanlığın hidayet ve saâdeti için vâsıta olarak kullandılar. Hizmet, hayat tarzı oldu. Gönüller daima; “Allah bizim nasıl olmamızı ister, Rasûlullah bizi nasıl görmek ister? Aksi hâlde Rasûlullah bize kıyamet günü serzenişte bulunur mu?..”

Zira Veda Haccı’nda:

“Sakın, sakın günah işleyerek benim yüzümü kara çıkartmayın kıyamet günü.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56)

Yani demek ki, îmânın alâmeti fedakârlıktır. Gayretlerden geri kalmamaktır. Bu maalesef olursa, kişinin mânen helâkine sebebiyet verebilir.

Ubeydullah Ahrar Hazretleri naklediyor:

Biz aziz zât, dünyadan ayrıldıktan sonra Nakşibend Hazretleri’ni rüyasında görmüş:

“–Üstad diyor, ebedî kurtuluşumuz için ne yapalım?”

O da buyuruyor ki:

“–Son nefeste neyle meşgul olmak gerekirse, hayatınızı o şekilde tanzim edin.

Son nefeste ne düşünürüz? Mal, mülk vs. şu bu…

Yine Câfer-i Sâdık Hazretleri buyuruyor:

“Allah Teâlâ dünyaya şöyle vahyetti:

Ey dünya! Hakk’a hizmet edene sen de hizmet et. (En huzurdadır o, Hakk’a hizmet eden.) Sana hizmet edeni de (dünyaya hizmet eden, yani ihtirâsa kapılanı da) sen onları yor ve onları yıprat, perişan et.” (Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, III, 194)

Onların durumu nedir?

عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ

Âyette geçen. “Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3)

Bir ömrünü helâk etmesi. Telâfi etme imkânı da yok, bitti.

Yine Ubeydullah Ahrar Hazretleri şöyle buyuruyor:

“Sâlik, bazen mânevî hâllerini kaybedebilir. Bunun sebebi, ekseriyetle şu türlü hareketlerdir: İslâmî kâidelere aykırı fiillerde bulunmak.” Yani yaşamamak. “Haram ve şüpheli bir gıda almak.” İkincisi; “Kul hakkına girmek, hakk-ı ibâd.” Bu da mâneviyâtı kaybeder. Bir mü’minin gıybetini yapmak buna dâhildir. Üçüncüsü; “Allâh’ın mahlûkâtına merhametsiz davranmak ve ona zarar vermek. Sebepsiz yere bir kediyi bir köpeği haksız yere aç bırakmak…”

Kapındaki kediden, köpekten vs. bütün mahlûkattan mes’ûlsün. Allah onu senin için yarattı. Diğer yıldızlarda, galaksilerde yok onlar. El-Musavvir, el-Bârî sıfatının tecellîleri. Bakacak insan, okuyacak, ders alacak. Her mahlûkâta bakınca, o mahlûkattan ders alacak, kâinat kitabının sayfalarını çevirecek. Kevnî âyetleri, ilâhî azameti okuyacak.

Yine Cenâb-ı Hak buyuruyor, dostlarına yine bir müjdesi, Ahkāf Sûresi’nde:

“Rabbimiz Allah’tır deyip sonra sırât-ı müstakîm üzerinde yaşayanlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” (el-Ahkāf, 13)

Yine bu, Cennet’e girerken kulun bir îtirâfı var, A‘raf 43. âyet:

“…Hidâyetle bizi bu İslâm nimetine kavuşturan Allâh’a hamd olsun. Allah bizi hidâyete erdirmeseydi, kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik…”

Efendimiz, Muaz’ın elini şöyle tutuyordu, Muaz’ı çok severdi Efendimiz, terkisine alırdı, beraber sohbet ederdi, onu tefekküre davet ederdi. Buyurdu ki:

“Muaz dedi, bu duâyı unutma dedi, bu duâyı sık sık oku:

اَللّٰهُمَّ اَعِنِّى عَلٰى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

(«Allâh’ım! Sen’i zikretmek, Sana şükretmek ve Sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et.»” [Ebû Dâvûd, Vitr, 26])

Yani Cenâb-ı Hakk’ın zikri unutulmayacak. Allâh’ı zikretmekle yardım dilenecek.

وَشُكْرِكَ  : Cenâb-ı Hakk’a teşekkür etmekle.

وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ : Güzel amel-i sâlihlerle.

Tabi bu namaz da işin başında. En mühim, bir babanın evlâdına en çok mes’ûl olduğu, onu ufak yaşta namaza alıştırması.

Namaz o kadar mühim ki Cenâb-ı Hak buyuruyor ki A‘raf Sûresi’nde:

“Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiseler giyin. (Yani ilâhî huzura çıktığının farkında olacak mü’min.) Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (el-A‘râf, 31)

Yine Mazhar Cân-ı Cânân Hazretleri buyuruyor -rahmetullâhi aleyh-:

“Her amelin bir keyfiyeti var. (Her amelin bir nasıllığı var, bir hususiyeti var.) Namaz, bütün keyfiyetleri kendisinde toplamıştır. O Kur’ân-ı Kerîm’in tilâveti var, tesbihat var, salevât-ı şerîfe var, istiğfar gibi zikirlerin nurlarını ihtivâ eder. Eğer namazın edepleri hakkıyla yerine getirilirse, asr-ı saâdetin hâllerine benzeyen en sağlam, doğru hâller namazda hâsıl olur.”

Demek ki asr-ı saâdetten kalplere bir feyz gelir.

Tilâvet var, tesbihat var, salevât-ı şerîfe var, istiğfar var.

Oruç ayrı. Zekât, infak o da ayrı. O da tabi zekât da kâfî değil, asgarîsi. Cenâb-ı Hak îmânımızın testini istiyor. Kendi kendimizi dünyada test edelim îmânımızı.

Cenâb-ı Hak:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ buyuruyor dördüncü cüzün başında.

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça birre vâsıl olamazsınız. Ne harcarsanız onu Allah hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92)

Velhâsıl Cenâb-ı Hak kuluyla dost olmak istiyor. Dostluk nedir? Sevenin sevilende kendi hususiyetlerini görmesinden kaynaklanır. Yâkub -aleyhisselâm- Yusuf -aleyhisselâm- misâli. Yusuf -aleyhisselâm-’ın hâlini, Yâkub -aleyhisselâm- kendi ahvâlini onda gördü, 12 çocuğundan Yusuf’a meyli daha fazla arttı.

Ashâb-ı kirâm da aynı bu şekilde. Ashâb-ı kirâm Akabe’de:

“–Yâ Rasûlâllah dedi, Allâh’a bîat ediyoruz, Sana bîat ediyoruz. Ne var?” dedi.

Efendimiz:

“–Cennet var.” dedi.

“–Yâ Rasûlâllah dedi, biz dedi, aslâ bu alışverişten dönmeyiz.” dedi. (Bkz. İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 406)

İşte âyet-i kerîme indi; “Onlar canlarıyla mallarıyla Cennet’i satın aldılar.” buyruluyor. (Bkz. et-Tevbe, 111)

Bedir’de düşman çok güçlü olarak geldi. Efendimiz sabaha kadar duâ etti, hattâ neredeyse cübbesi düşüyordu. Ebû Bekir Efendimiz:

“–Yâ Rasûlâllah, Allah Sen’i gâlip getirecek -inşâallah- diye tesellî etmeye çalışıyordu.

Ashâb-ı kirâm da Efendimiz’in o hâlini görünce:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, biz Sana inandık, Allah’tan getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna samimiyetle îmân ettik, Sana itaat etmek üzere ahd ü mîsâk ettik. Ne dilersen o şekilde hareket et, bize emret. Bize emret yâ Rasûlâllah! Biz Sen’inle beraberiz. Sen’i gönderen Allâh’ın hakkı için, Sen denize girersen biz de Sen’inle beraber denize gireriz. Hiçbirimiz geriye kalmayız.” dediler. (Bkz. İbn-i Hişâm, II, 253-254)

Gerçek muhabbet, gerçek sevgi.

Uhud’da yine Efendimiz en yakınlarını kaybetti. Hazret-i Hamza, Mus’ab vs. yetmiş şehid verildi. O zaman yine sahâbî toplandı:

“–Yâ Rasûlâllah dedi, Sana, şehid olmak üzere bey’at ediyoruz hepimiz.” dedi.

Hudeybiye’de yine Efendimiz biraz mahzun oldu. Hazret-i Osman gitti, geri gelmedi, sonra geldi. Hazret-i Osman şehid edildi zannetti. Efendimiz mahzun oldu. Yine sahâbî toplandı:

“–Yâ Rasûlâllah, Sen’in gönlünde ne varsa ona bey’at hâlindeyiz.” buyurdu. (Bkz. Vâkıdî, II, 603)

Velhâsıl demek ki bu neyi gösteriyor bize? Efendimiz’i lâyıkıyla sevebilmek…

İbrahim -aleyhisselâm- tevhidi korumak için ateşe atıldı, râzı oldu. Cenâb-ı Hakk’ın zikrine mukâbil servetini hibe etti. Cenâb-ı Hakk’a olan muhabbetinden dolayı, evlât muhabbetini aştı. Velhâsıl üç tane, kalpteki taht yıkıldı; kalbe Cenâb-ı Hak tecellî etti ve dost oldu. Tabi ufuklar açıldı. İlâhî azamet, ilâhî kudret akışları, ufuklar açıldı:

وَلَا تُخْزِنِى يَوْمَ يُبْعَثُونَ

Dedi. “(Yâ Rabbi!) İnsanların dirileceği gün, beni mahcup etme!” (eş-Şuarâ, 87) dedi.

Velhâsıl bedenin kıblesi Kâbe olacak, kalbin kıblesi de Cenâb-ı Hak olacak.

Mevlânâ’da buna güzel bir şey var:

“Hacca gidenler orada diyor Kâbe’nin sahibini arasınlar diyor. Eğer diyor, Kâbe’nin sahibiyle buluşabilirlerse her yerde Kâbe’yi bulurlar.” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak bu aşk, vecd ve istiğrâkı, cümlemizin gönüllerine Cenâb-ı Hak nasip eyler -inşâallah-.

Allah ile dost olan bir mü’minin Cenâb-ı Hak burada bir vasfını bildiriyor:

(Yaşayarak, yaşatarak Kur’ân ile) Allâh’a çağıran, amel-i sâlih işleyen, «ben müslümanlardanım» diyenden kimin sözü daha doğrudur.” (Fussilet, 33) buyuruyor.

Demek ki bir müslüman, yaşayacak, yaşatacak, İslâm karakter, İslâm şahsiyetini tevzî edecek. Cenâb-ı Hak böyle bir gönül istiyor, dost olan bir gönül.

Yine diğer bir ahlâk hususiyetini Cenâb-ı Hak bildiriyor:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen, kötülüğü en güzel şekilde önle…” (Fussilet, 34)

İşte Yusuf -aleyhisselâm- kardeşlerinin hiçbir an yüzüne vurmadı, onlara ikram ederek. Onlar dedi:

“–Sen Yusuf’sun dediler. Allah seni hakikaten bizden üstün yaratmış.” dediler. (Bkz. Yûsuf, 91)

Mekke Fethi’nde tam böyle kısas yapacak zamandı. Orada Efendimiz, arkasına geçtiler:

“–Bizim için ne var?” diye sordular. Efendimiz:

“–Af var.” buyurdu.

“–Muhterem kardeş dediler. Ne güzel kardeş!” dediler. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143)

Demek ki bu hâle -kolay değil- bu kalbin terakkîsine bağlı, seviye bulmasına bağlı. Yine âyet-i kerîmenin devamında:

“Bu (güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” (Fussilet, 35)

Ondan sonra şeytan daima tahrik eder insanı. Ondan sonra gelen âyet:

“Eğer şeytandan gelen kötü bir şey seni tahrik ederse, hemen Allâh’a sığın «فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ». Çünkü O işitendir, bilendir.” (Fussilet, 36)

Orada Cenâb-ı Hak koruyacağını bildiriyor. Şeytandan gelen bir şey karşısında.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak kalb-i selîm, kalb-i münîb, nefs-i mutmainne arzu ediyor. Bu şekilde:

اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(“…Ancak Allâhʼa kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (o günde fayda bulur).” [eş-Şuarâ, 89])

Cenâb-ı Hak davet ediyor.

Bilhassa kardeşler, günümüz çok mühim. Günümüzde yaşayarak emr-i bi’l-mârûf’ta bulunmak ve güzel bir nesil yetiştirebilmek. Tabi burada güzel bir nesil yetiştirmek, bugün farz-ı ayn durumunda.

Kendimizi daima bir muhasebe hâlinde olacağız. İslâm’ın bize ne kadar büyük bir nîmet olduğunu düşünebiliyor muyuz? Bunu tefekkür edebiliyor muyuz? Onu Cenâb-ı Hak nasip eder, Cenâb-ı Hakk’ı hiçbir zaman unutmayacağız. Daima şunu kendi kendimize telkin edeceğiz:

“Benim Allah Rasûlü yanımda olsaydı, benim bu hâlime tebessüm mü ederdi, yoksa üzülür müydü?”

Zira Rasûlullah Efendimiz bunu bildiriyor.

“Ben diyor, kabrimde diyor, İsrâfil’in Sûr’u üfürünceye kadar «ümmetî, ümmetî» diyeceğim.” buyuruyor. (Bkz. Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, c. 14, s. 414)

“Güzel amelleriniz gelir, sevinirim. Menfî amelleriniz gelir, sizin için duâ ederim.” buyuruyor. (Bkz. Heysemî, IX, 24)

Velhâsıl kalp terakkî edecek, her gördüğü şeyde Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak.

Elhamdülillâh, en büyük nîmet, İslâm nîmeti. En yüce bir Peygamber’e ümmet olduk. Biz kendimiz seçmedik. Fakat bunun da işte bir mukâbili var. Rasûlullah Efendimiz’in hâlinden hâl alabilmek. Ashâb-ı kirâm, evliyâullâh’ın durumu böyle.

En büyük Kitab’a muhatap olduk. Cenâb-ı Hak bizi mükerrem yarattı. Demek ki Cenâb-ı Hakk’a yaklaştırıcı sıfatlarımız var. Mükerrem hâle geleceğiz, muhteşem olan Cennet’e lâyık hâle geleceğiz.

Hem kendimize, hem evlâtlarımıza, İslâm’ı ne kadar tanıyabiliyoruz? İslâm hakkında kültürümüzü nasıl artırabiliriz? Çünkü 23 senede sahâbî o kültürü artırdı. Her inen âyet, Rasûlullah Efendimiz’in tatbikâtı, arkadan ashâb-ı kirâm tatbikat hâlindeydi. Zira en büyük kültür, İslâm kültürüdür.

Şuna en çok dikkat edeceğiz. İslâm dışı, hayatımıza giriyor mu? Bilhassa bugün internet, vs. şu bu, ne kadar onların kendimiz ve evlâdımız tesiri altında? Bilhassa onların bazı programları îmânımıza zarar veriyor. Birçok -cehâletten- sorgulamalar başlıyor.

Modalar, reklâmlar ayrı bir kandırmaca. Öyle bir şey ki, topluma bugün zerk edilen, âhiretsiz bir dünya hayatı. Bakıyorum herkes maskeli dışarıda. Güzel, tabi olması lâzım tedbir olarak. Fakat virüsten korktuğu kadar Allah’tan ne kadar korkuyor? Virüs, bir imtihan-ı ilâhî. Kuraklıklar, seller, depremler, mikroplar. Zaman zaman Cenâb-ı Hak bu mikropları, zaman zaman muhtelif asırlarda gönderdi.

Fakat insan bunun farkında değil. Alelâde bir hâdise zannediyor. Hattâ, alelâle bir hâdise yok kâinatta. İşte daima âhiret unutulmasıyla dünya zaman zaman zâlimlerle, mazlumlarla doldu.

Düşünün, 100 sene evvelden buraya kadar gelin, 1. Cihan Harbi’nde, 2. Cihan Harbi’nde yüz milyon insan öldürüldü. Yani âhiretten uzak olduğu zaman bir insan, en vahşî hayvandan daha büyük bir vahşeti yaşıyor.

Kim bilir, öbür taraf nasıl olacak zâlimler, mazlumlar. İşte Suriye’yi görüyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm’e sarılmak. Aşk ile okuyabilmek.

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

(“…O, müttakîler için bir yol göstericidir.” [el-Bakara, 2]) Cenâb-ı Hak buyuruyor. Kur’ân-ı Kerîm bir takvâ sahiplerine bir hidâyet veriyor.

Yine Cenâb-ı Hak:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

“…Siz takva sahibi olun, Allah size bilmediğinizi öğretir…” (el-Bakara, 282) buyuruyor.

Daima düşüneceğiz; İslâm’ın hayatımıza girmediği bir alan var mı? Evlâtlarımızı nasıl yetiştiriyoruz? Onlara nasıl mânevî gıda veriyoruz? En mühim, hizmetimiz ne kadar Allah yolunda? Çünkü sahâbî dünyanın her tarafına gitti, kendilerini ihyâ ederek.

Zekâtın kırkta bir şeyi var, biliyoruz; fakat Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…O gün, verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

Herkesin mes’ûliyeti, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği nîmet kadar. Bundan peygamberler bile daima bir endişe içinde.

İslâm’ın bizden arzu ettiği, karakter ve şahsiyet sahibi güzel bir mü’min olabilmek. Kur’ân kültüründe ne var? Akâid var, ilm-i kelâm var, fıkıh var, ibadet var, muâmelât var, muâşeret var, hakk-ı ibâd var, güzel ahlâk var.

Bilgi âhengini sağlamış emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker insanı olabilmek, bu hâlin en önemli hususiyetlerindendir. Gönlümüzün feyizle dolması lâzım. Cömertlik, tevâzu, merhametli olabilmek, İslâm’ın güzel yüzünü, tebessümünü aksettirmek, fedakârlık… Dünya ile âhiret hayatı yan yana geldiğinde âhireti tercih edebilmek. Muhataplarımıza daima bütün mü’min kardeşlerimize yâr olmak bâr olmamak. Buyruluyor:

Allâh’a yakın olanlar, Kur’ân’ı daha iyi idrâk ederler. Peygamber’e yakın olanlar Sünnet-i Seniyye’yi de daha iyi idrâk ederler ve yaşarlar.

Bir mü’minin, buyruluyor, şahsiyeti şu vasıflarda olmalı. Üç vasıf bildiriyor:

Birinci; ahsen: Yani her işini en güzel bir sûrette îfâ ederek, etrafına İslâm’ın güzelliğini tevzî eden. Ahsen.

Ecmel: Yani her hâl ve davranışı gönle huzur ve ferahlık verecek zarâfet ve letâfet içinde olması bir mü’minin.

Ekmel: Yani her olgunluk, mükemmellik, hattâ bir ihtişam sergilemeli bir mü’min.

Cenâb-ı Hak -inşâallah- bu, Rasûlullah Efendimiz’in hâlinden, ashâb-ı kirâmın hâlinden, evliyâullâhın hâlinden Cenâb-ı Hak gönüllerimize husûsiyetler, rûhâniyetler, feyizler ihsân eyler -inşâallah-.

Duâmızın kabulü niyâzıyla; Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.