Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 08 Şubat 2021 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin Kıyamet Suresi ve hadisler ışığında kıyamet manzaralarından bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 08 Şubat 2021 tarihli sohbeti...

8 Şubat 2021 Sohbeti

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, cümle geçmişlerimizin, şehidlerimizin rûh-i şerîflerine, üç ayların ümmet-i Muhammed için bereket ve rahmet olması niyaz ve duâsıyla, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs!

Muhterem kardeşlerimiz!

Sohbetimiz; Kıyâme Sûresi. Yani hepimizin başından geçecek bir kıyamet.

Bu sûre, insanoğlunun başından geçecek kıyâmet manzaralarını bildiriyor. Bir yandan mücrimler, onların feryatları; “يَا لَيْتَنِي, يَا لَيْتَنَا : keşke, keşke”ler… Acıklı bir azap bildiriliyor.

Diğer taraftan sâlihler, sâlihalar, sâdıklar, takvâ sahipleri. Cenâb-ı Hak onlar için de:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“…Onlar korkmayacaklardır, üzülmeyeceklerdir.” (Yûnus, 62) buyuruyor.

Velhâsıl bir dehşet gün.

Cenâb-ı Hak bu sûrede, âhireti inkâr edenlerin şüphe ve itirazlarını cevaplandırıyor. Gaflet uykusunda olanları uyandırıyor. Cenâb-ı Hak gaflet uykusundan uyandırmak için;

“İnsan neden yaratıldığına bir baksın.” (et-Târık, 5) diyor.

Ölüm ânında kişinin iradesinin elinden alındığını, nasıl çâresiz kaldığını, ibretli manzaralarla Cenâb-ı Hak bildiriyor.

Cenâb-ı Hak “o sert ve musîbetli gün” buyuruyor. “عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا” buyuruyor diğer bir sûrede. (Bkz. el-İnsân, 10) Yani sert, sıkıcı, belâlı ve musîbetli bir gün. “Abus bir gün.” bildiriyor. Tabi bu, mücrimler için.

“Kıyamet gününe yemin ederim. ” (el-Kıyâme, 1) diyor Cenâb-ı Hak. Zâten Fâtiha’da da:

مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ

(“Cezâ gününün mâliki.” [el-Fâtiha, 4])

Cenâb-ı Hak bize her rekâtta bir kıyameti hatırlatıyor. O dehşetli bir gün. Bir kaçış da yok.

يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّ

O kadar bir şaşkınlık ki “…İnsan; «Kaçacak bir yer var mıdır?» der.” (el-Kıyâme, 10)

Cenâb-ı Hak kulunun Cennet’e girmesini istiyor. Fakat kul illâ ki “Ben Cennet’e girmek istemiyorum!” derse, ona da yapacak bir şey yok.

Cenâb-ı Hak Enbiyâ Sûresi’nin 104. âyetinde:

(Düşün o) günü (diyor, kıyamet gününü), yazılı kâğıt tomarının dürüldüğü gibi Biz gökyüzünü düreceğiz…” buyuruyor.

Nasıl gökyüzünün bir ucu-bucağı var mı? Ne kadar yıldız var, trilyonlar ve rakam yetmiyor yani matematiğin rakamları yetmez. Denizde ne kadar kum varsa o kadar yıldız var, deniliyor. Onların hepsini düreceğiz buyuruyor, toplayıp düreceğiz.

“…Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar o eski hâline getireceğiz (semâyı. Bu, diyor) üzerimize aldığımız bir vaaddır (diyor, sözdür diyor). Biz, (vaadimizi) yaparız.” (el-Enbiyâ, 104) buyuruyor Cenâb-ı Hak.

Yani hep îkaz. Yani bir azamet-i ilâhiyyeyi düşünme. Şu semânın sonsuzluğu. Yine Cenâb-ı Hak Zümer Sûresi’nde:

“Onlar Allâh’ı hakkıyla tanıyıp bilemediler (buyuruyor). Kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır. (Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufundadır.) Gökler O’nun kudret eliyle dürülmüş olacaktır. (Bilhassa Kur’ân-ı Kerîm’de son üç cüz, tamamen bu kıyamet manzaraları. Cenâb-ı Hak) müşriklerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.” (ez-Zümer, 67)

Bâtıldakilere, putperestlere Cenâb-ı Hak bildiriyor.

Yine Cenâb-ı Hak, diğer bir manzara Hac Sûresi’nde:

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! (O zelzele.)

Onu gördüğünüz gün (göreceğiz hepimiz kıyameti, çare yok, kaçacak yer de yok. Onu gördüğünüz gün), her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur (hâlbuki bir anne çocuğuna çok düşkündür, kendini tehlikeye atar, çocuğunu bırakmaz. Fakat Cenâb-ı Hak; her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur.) Her hâmile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş hâlde görürsün. Oysa onlar sarhoş değildir; fakat Allâh’ın azâbı çok müthiştir!” (el-Hacc, 1-2) Aman yâ Rabbi!..

Yine diğer bir âyette Abese’de:

İnsan en çok, en yakınına yaklaşır. Fakat orada Abese’de Cenâb-ı Hak o sûrede:

“İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, evlâtlarından bile kaçar.” (Abese, 34-36)

Yani sığınacak yerlerden kaçar. Herkes kendi derdinde, kendi probleminde.

Efendimiz buyuruyor:

“Bütün zevkleri (bütün lezzetleri) kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın!” (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Nasıl bir gurbet yolculuğuna çıkacak? Eş-dost, akraba, vs. mal-mülk ne varsa istinâd ettiğimiz, sarıldığın, hepsi burada bırakılacak.

Bir mekteb-i âlemdeyiz. Bu mektebin en mühim dersi de,

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56])

لِيَعْرِفُونِ (Ben’i (Allâhʼı) bilsinler diye)

Allâh’a güzel bir kul olabilmek. Mârifetullah; gönül âleminde Cenâb-ı Hakk’ı tanıyabilmek ve Cenâb-ı Hak’la beraber olabilmek.

Zira Cenâb-ı Hak:

وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ

“…Nereye gitseniz, O sizinle beraberdir.” (Bkz. el-Hadîd, 4) buyuruyor.

Beraber olursak, beraberlik, o kurtuluş oluyor:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“…Üzülmeyeceklerdir, korkmayacaklardır.” (Yûnus, 62)

O şuura varan bir kimse, elini bir harama uzatabilir mi? Gözünü bir harama bakabilir mi?

Bu nasıl olacak? Takvâ ile olacak. Nefsânî arzular bertaraf edilecek. Rûhânî istîdatlar inkişâf ettirilecek. İlâhî kameranın altında olduğu idrâk hâle gelecek. İhsan duygusu olacak. Cenâb-ı Hak görüyor. Hem Cenâb-ı Hak bütün mahlûkâtın yanında. İnsan, cin vs. Bunun bir idrâki olacak. İrfan olacak.

Çünkü Cenâb-ı Hak “kalbiyle arasına girer” buyuruyor. (Bkz. el-Enfâl, 24)

Hattâ Ömer -radıyallâhu anh- bir çocuk geliyor, Ömer -radıyallâhu anh-’a diyor ki:

“–Yâ Halife, bana duâ et.” diyor.

“–Ne istiyorsun oğlum?” diyor.

“–Efendim diyor, Allah kalbiyle arasına giriyor diyor, bana dua et ki diyor Allah diyor benimle günahlar arasına girsin ki günahlar benden uzak olsun.” diyor. (Bkz. İbn-i Batta, el-İbânetü’l-kübrâ, IV, 132; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, IV, 45 [el-Enfâl, 24])

Güzel ahlâk…

Kalp, selîm olacak. Rafine olmuş, tertemiz Cenâb-ı Hak bir kalp istiyor. Nasıl insan doğuşta tertemiz geliyor. Doğduğu zaman hattâ mis gibi kokuyor. Kalb-i selîm olacak. Kalb-i münîb olacak; istikâmeti hep Hak yolunda olacak. Nefs-i mutmainne olacak, Cenâb-ı Hak’la huzur bulacak.

رَاضِيَةً مَرْضِيَّة (el-Fecr, 28) Değişen şartlar altında Cenâb-ı Hak’tan daimî bir teslîmiyet hâlinde olacak. Âhiret dershanesinin dersleri…

Dünya dershânesinde Cenâb-ı Hak birtakım, insana “az bir ilim verdik”, buyuruyor. Fizikti, kimyaydı, matematikti, biyolojiydi, botanikti, insana ait psikoloji, pedagoji, sosyal antropoloji vs… Bunların hepsini niye verdi Cenâb-ı Hak insana? Bu bir basamak olacak, ilâhî azameti, ilâhî kudret akışlarını, ilâhî nakışları burada hatırlayacak. Bunlar basamak olacak. Daima kulluğa yardımcı olacak.

Fakat kalp kararmışsa bunun hiç faydası yok. “Tabiat hâdisesi” der, geçer gider. Hâlbuki her şey bir hikmetle. “Bir yaprağın bile düşmesi, bir kaderledir.” Cenâb-ı Hak buyuruyor. (Bkz. el-En‘âm, 59)

Yani bütün ilimler, Allâh’ın verdiği, lûtfettiği ilimler, kişinin âhiret mektebini kazanması için bir basamak olacak.

Bu fânî âlem, o zor günlere hazırlanmamız için lûtfedildi. Bu, takvâ ile hazırlanacağız. İbadetlerde, tâatlerde huşû olacak. Rûhâniyet olacak, feyz olacak. İçtimâî hayatımız olacak. Yetimler, garipler, yoksullar, onların dert ortağı olmak. Onlar mü’mine zimmetli. Senden bir aşağıdaki sana zimmetli.

Tebliğ olacak. İslâm’ın o güzelliklerini gönüllere ulaştırmak. İlk başta evlâtlarımızdan başlayarak. İslâm’ın yüce şahsiyet ve karakterini yansıtabilmek. Yani bir rahmet insanı olabilmek.

Velhâsıl; gönlümüzde Allah ve Rasûl’üne duyduğumuz muhabbeti artırmaya gayret etme. Tabi bu zihnin değil, bu kalbin işi.

Ömer bin Abdülaziz’in buyurduğu gibi:

“Kıyamet gününde nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığımızı ona göre yapın!”

Ebedî bir hayat, bitmeyen bir hayat.

Mevlânâ Hazretleri de:

“Oğul (diyor)! Herkesin ölümü kendi rengindedir. Allâh’a vuslat olduğunu düşünmeden ölümden nefret edenlere ve ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç bir düşman gibi gelir. Ölüme dost olanların karşısına da dost gibi çıkar.”

Gazâlî’nin İhyâ’sında bir hâdise var:

Bir pâdişah bir debdebe ile bir yolculuğa çıkıyor. Cins cins atlar, değişik kıyafetler, lüks, bir ihtişamla çıkış… Gariban tipli birisi yolda önüne çıkıyor. Kızıyor:

“–Sen beni tanıyor musun, git kenara diyor, ben padişahım!” diyor.

“–Pâdişâhım diyor, sana bir sözüm var benim.” diyor.

“–Sen kimsin ki bana ne söz söyleyebilirsin?” diyor.

“–Pâdişahım, fakat bu sizin için çok mühim.” diyor.

“–Nedir?” diyor.

“–Kulağınıza söyleyeyim.” diyor.

“–Söyle bakayım.” diyor.

“–Ben diyor, Âzrâil’im diyor. Ölüm meleğiyim diyor. Zamanın geldi, senin canını alacağım.” diyor.

“–Aman, ne olursun diyor, biraz müsâade et.” diyor.

“–Yok diyor, bir hayat boyu sana müsaade edildi.” diyor. Canını alıyor.

Sonra yolda yine bu Azrâil, yine insan kılığında rivâyette, yine bir kişiyle karşılaşıyor, bir mü’minle:

“–Selâmün aleyküm.” diyor.

“–Aleyküm selâm ve rahmetullâh!” diyor.

“–Nasılsın kardeşim?”

“–Elhamdülillah, şükrediyorum Rabbime.” diyor.

“–Ben diyor, Azrâil’im diyor. Fakat diyor, sen diyor, bir mü’min kulsun diyor, takvâ sahibi bir kulsun diyor, biraz sana erken geldim diyor. Yapacağın bir şey varsa onu tamamla.” diyor.

“–Ben diyor, zaten diyor, hayat boyu hazırdım diyor. Şimdi de hazırım, buyrun diyor. Mâdem vaktim var diyor, iki rekât bir namaz kılayım diyor, öyle namazdayken benim canımı al.” diyor.

Velhâsıl Rasûlullah Efendimiz:

“(Nasıl yaşarsanız) öyle ölürsünüz, öyle haşrolursunuz.” buyuruyor. (Bkz. Müslim, Cennet, 83; Münâvî, V, 663)

Cenâb-ı Hak îmanla, takvâ üzerine yaşamayı, o şekilde can vermeyi cümlemize nasîb eylesin.

Cenâb-ı Hakk’ın bir îkâzı yine Haşr Sûresi’nde:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun (ittikā edin), herkes yarına ne hazırladığına baksın. (En kısa zamana yarın denir. Yarın gel, söyleyeyim, yarın gel yapayım denir. Fakat Cenâb-ı Hak yarını, kıyamet olarak bildiriyor. Niçin yarın? Çünkü bir sonsuza açılacak. Sonsuz güne gidilecek. “Yevmü’l-hulûd: bitmeyen bir gün” başlayacak. Onun için Cenâb-ı Hak “yarın” buyuruyor. Herkes yarına ne hazırladığına baksın.) Allah’tan ittikā edin, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Haşr, 18)

Herkesten gizleriz; Cenâb-ı Hak’tan gizlememiz mümkün değil.

Yine, 19. âyet, onun bir altındaki âyet, bu da çok müthiş bir âyet:

“Allâh’ı unutan, bu yüzden de Allâh’ın kendilerini unutturduğu kişiler gibi olmayın...” (el-Haşr, 19)

Kul, Allâh’ı unutunca, Allah da ona kendini unutturuyor. Niçin dünyaya geldi? Kimin mülkünde yaşıyor? Geliş niye, gidiş niye? Bu ölüm niye, bu akış niye? Unutuyor.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri de:

“Ölmek felâket değildir; asıl felâket, öldükten sonra başa gelecekleri bilmemektir.” Onu tefekkür etmemektir.

Zira; ecel rüzgârıyla savrulan ömür harmanında Hak’tan gafil olanlara, arkalarında bıraktıkları dünya, onlar için ağlamıyor, karşılarına dikilen âhiret de ona gülmüyor. Daima kul, bunun şuuru içinde olacak.

Şunu tabi unutmamak lâzım; Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nîmetlerden elbette hesaba çekileceksiniz.” (et-Tekâsür, 8)

Sıfır sermaye ile dünyaya geldik. Bir bedelle gelmedik. Cenâb-ı Hak akıl verdi, idrak verdi, peygamber gönderdi, kitap gönderdi, kâinat ilâhî bir laboratuvar, kevnî âyetler… Cenâb-ı Hak işte:

“…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

Bu âyet nâzil olduğu zaman bir delikanlı geldi:

“‒(Yâ Rasûlâllah!) Benim dedi, hesap verecek hiçbir şeyim yok dedi. Dikili bir ağacım yok dedi. Hiçbir şeyim yok dedi. Herhâlde benim bir hesabım da yoktur.” dedi.

Efendimiz şöyle bir mukâbelede bulundu;

“–Gölge(lendiğin bir ağaç var mı dedi. Cenâb-ı Hak ağacı yaratmayabilirdi. Gölgelendiğin bir ağaç var mı dedi. Güneşin altında kalabilirdin.) İki nalin (dedi. Bak hiçbir hayvanda bir ayakkabı, pabuç yok.) Bir de soğuk su.” dedi. Tabi o zaman soğuk su çok makbuldü.

“–Var mı?” dedi.

“–Var dedi. Gölge de var dedi, iki nalin de var dedi, soğuk su da içiyorum.” dedi.

“–İşte sen de dedi, buradan hesap vereceksin.” dedi. (Bkz. Süyûtî, VIII, 619)

Yani her nîmetin ayrı şükrü. Peygamberlere de geliyor. Çünkü peygamberlerin hepsi Cennetlik. Fakat peygamberlere de bir mes’ûliyetten geliyor. Peygamberlerin derdi; “Ümmete tebliğ ettim mi?”

Efendimiz canhıraş şekilde daima bu tebliğ için Tâif’e gitti, orada taşlandı. Ebû Leheb tarafından, amcası tarafından da üzerine toprak atıldı, yumruk vuruldu. Fakat Efendimiz hiçbir zaman, daima tebliğin bir mes’ûliyeti içindeydi.

Yine, Vedâ Hutbesi’nde de üç sefer:

“–Tebliğ ettim mi?” dedi.

“–Şâhid ol yâ Rabbi!” buyurdu. (Bkz. Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Menâsik, 56; İbn-i Mâce, Menâsik, 76, 84)

Yani peygamberler de aynı bu, hepsi Cennetlik olduğu hâlde onların hesabının endişesi içinde. Cenâb-ı Hak A‘raf Sûresi 6. âyette:

“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz!” buyuruyor.

Hattâ Âdem -aleyhisselâm-’a gidecek, o Âdem -aleyhisselâm- İbrahim -aleyhisselâm- vs. en sonra Peygamber Efendimiz’e gelecekler. Peygamber Efendimiz ümmet-i Muhammed’den başlayarak, büyük bir hamdden sonra şefaat edecek.

Hattâ, buyruluyor, bazı mü’minler Cehennem’e girecekler. Yine onlar da Cehennem’den Rasûlullah Efendimiz’in şefaati ile çıkacaklar.

اِقْرَاْ كِتَابَكَ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيبًا

Cenâb-ı Hak o kıyamet gününden yine bir manzara bize bildiriyor:

“Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak nef­sin yeter.” (el-İsrâ, 14)

Orada gözler konuşacak. Burada dilimiz konuşuyor, göz de dil olacak. Kulak konuşacak, bedenler konuşacak.

Vefâtından sonra Bahaüddin Nakşibend Hazretleri’ni bir zât rüyada görüyor:

“–Üstad diyor, ebedî kurtuluşumuz için tavsiyeniz nedir?” diyor.

Hazretin cevabı şudur:

“–Son nefeste ne ile meşgul olmak arzu ediyorsanız onunla meşgul olun!”

Yani îman derdiyle meşgul olun. Îmanla dertlenebilmek.

Velhâsıl İslâm, hayatın bütün muhtevâsında olacak. Hayatın hiçbir noktasında İslâm unutulmayacak. Aile hayatında unutulmayacak, çocuklarımızı yetiştirmekte unutulmayacak, ticaret yapıyorsak, memursak orada unutulmayacak.

Mü’min, âhiret endişesiyle yaşayan insandır. Mü’min, âhiret endişesiyle yaşayan insandır.

Cenâb-ı Hak “يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ” (“…Âhiretten korkan…” [ez-Zümer, 9]) buyuruyor. Daima bir âhiret endişesi içinde mü’min olacak.

Cenâb-ı Hak “zerreler” bildiriyor:

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ﴿7﴾ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ ﴿8﴾

(“Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.” [ez-Zilzâl, 7-8])

Yani zerreler tartıya… Unuttuk birçoğunu, geçti gitti, farkında bile değildik. O zaman farkında olacağız.

Hattâ Cenâb-ı Hak Kehf Sûresi’nde, orada bir insanoğlunun hayretini bildiriyor:

“…«Bu nasıl kitapmış! (diyor, o ekran indiği zaman.) Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!..” (el-Kehf, 49) diyor.

Yine âyette, Kamer’de:

“…Satır satır yazılmıştır.” (el-Kamer, 53) buyruluyor.

Köpeğe su veren o mücrim, kediyi öldüren, bakmayan kadın vs… Yani bazen Allâh’ın rahmeti de kahrı da ufak bir şeyde, bazen orta, bazen büyük… Onun için küçük-büyük her şeye tevessül etmek lâzım. Hattâ bir Hak dostu diyor ki:

“Sen diyor, günahın küçük olduğuna bakma diyor; kime karşı bu günahı işlediğine bak.” diyor.

Lokman Sûresi’nde ayrı:

“Yavrucuğum! (Diyor.) Yaptığın iş (iyilik ve kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde (olsa) veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. (Yani hiçbir şey kaybolmuyor.) Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir, her şeyden haberdardır.” (Lokmân, 16)

Müslümanlar, Mekke’de çok cefâ çekiyorlardı, Mekke devrinde. Müşrikler eziyet ediyorlardı. Mallarını gasp ediyorlardı, her türlü mel’aneti işliyorlardı. Mü’minler kendi aralarında dediler ki:

“–Biz bu kadar Allah yolundayız, Rasûlullah Efendimiz’in izindeyiz, sırât-ı müstakîm üzerinde olmaya çalışıyoruz. Bütün cefâlar bize geliyor, müşrikler ise safâ hâlinde dolaşıyor…”

Böyle bir içlerinden geçti. O zaman Âl-i İmran Sûresi’nin 196-197. âyetleri indi:

“İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın Sen’i aldatmasın! O, azıcık bir menfaattir. Sonra onların varacakları yer Cehennem’dir. O ne kötü bir varış yeridir!”

İbrahim -aleyhisselâm-… Bir insanın gönlünde üç tane taht vardır. Canını sever, malını-mülkünü sever, evlâdını sever. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın fıtrata verdiği hususiyetlerdir.

Fakat İbrahim -aleyhisselâm- malını seferber etti Allah yolunda. Canını seferber etti. Mancınıkla ateşe atıldı. Ateş yakmadı.

Hattâ Mevlânâ diyor ki burada:

“Bak diyor İbrahim’i diyor ateş yakmadı diyor. Seni de ateş yakmasını istemiyorsan diyor, sen de İbrahimlik var mı yok mu diyor. Kendini diyor, bir tâdâd et.” diyor.

Üçüncüsü; evlât muhabbeti.

Demek ki malı, canı, evlâdı, hepsini Allah yolunda seferber etmek lâzım.

Üç taht yıkıldı. Cenâb-ı Hakk’ın rahmet tecellîsiyle kalp büyük bir safaya erdi.

Ufuklar açıldı. Sonsuz ufuklar açıldı. O ufuklardan bir dehşete geldi İbrahim -aleyhisselâm-:

وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ

Dedi. (Yâ Rabbi dedi, insanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.” (eş-Şuarâ, 87) dedi.

Bu fedakârlığını az olarak gördü Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu karşısında.

Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın lûtuflarının farkında olabilmek…

Cenâb-ı Hak son nefesimizi bildiriyor; Kāf Sûresi, 19-20. âyet:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de (hepimizin başına gelecek): «İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir.» denir. Sûr’a üfürülür; işte bu, geleceği vaad edilen gündür.”

Hep Cenâb-ı Hak îkaz ediyor: “Aman kulum Cennet’e girsin!”

Velhâsıl ömrün hayırlısı, Cenâb-ı Hakk’ın emrinde geçen gündüz ve gecelerdir.

Son nefes gelmeden Cenâb-ı Hakk’ın îkâzı var. Son nefesten evvel. Münâfikûn Sûresi’nde:

“Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allâh’ı anmaktan geri koymasın (gaflete düşürmesin yani). Kim bunu yaparsa işte onlar ziyandadırlar.” (el-Münâfikûn, 9)

Mal da gaflete düşürmeyecek, evlât da gaflete düşürmeyecek. Mal da emânet, evlât da emânet.

Yine son ânı bildiriyor Cenâb-ı Hak, son nefesi bildiriyor:

“…«Rabbim! Beni(m ölümümü) yakın bir süreye kadar geciktirsen de, sadaka verip sâlihlerden olsam!» demeden evvel…” (el-Münâfikûn, 10)

Demek ki; sâlihler de vefatlarında bu hüzünle gidecek; keşke daha öteye gitseydik. (Bkz. Tirmizî, Zühd, 59/2403)

Çünkü kabirde ve âhirette kazanmak-kaybetmek yok. Bitti! Artık orada bir mahkeme koridoruna giriyorsun.

Yine Cenâb-ı Hak 11. âyette de:

“Allah, eceli geldiğinde hiç kimsenin (ölümünü) ertelemez. (Takdim-tehir yok.) Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Münâfikûn, 11)

Demek ki burada; “…evlâtlarınız (buyuruyor), sizi Allâh’ı anmaktan geri koymasın!..” (el-Münâfikûn, 9) buyuruyor.

Demek ki evlâtlar bizim için ya sadaka-i câriye olacak yahut da seyyie-i câriye olacak.

Cenâb-ı Hak Meryem Vâlidemiz’i bildiriyor. Meryem’in annesi, karnındaki çocuğun derdi içinde, erkek olmasını istiyor;

“–Bunu Beyt-i Makdis’e ben adayayım.” diyor. “Orada yetişsin.” diyor. “Ve orada bir takvâ ile yetişsin.” diyor.

Fakat Cenâb-ı Hak, annesinin o temiz niyetiyle, Meryem Vâlidemiz’i, kız olduğu hâlde Beyt-i Makdis’te, orada yetiştiriyor. Hattâ o takvâda Meryem Vâlidemiz öyle bir yetişiyor ki Zekeriyya girip baktığı zaman, kışın yaz meyveleri, yazın kış meyveleri görüyor:

“–Meryem, bu nereden?” diyor.

“–Rabbimdendir.” diyor.

Burada bir misal. Demek ki bir anne, daha hâmileyken çocuğunun derdinde olması, yavrusunun derdi…

Baba da aynı şekilde. Baba da evlâdının derdinde olacak. Ona dünya istikbâlini ararken, âhiret istikbâlini unutmayacak. Ki esas hayat, âhiret hayatı. İstikbâli verecek, Cenâb-ı Hak’tır.

Biz evlâdımızı şayet âhiret mektebi içinde yetiştirebilirsek, ne mutlu bizlere. Yani böyle bir evlât; sâlih olacak, sâdık olacak, müttakî olacak. Bu evlât:

  • Müsbet ilimleri okur, ve onun tefekkürüne vesîle olur eğer onu biz sâdık olarak, sâlih olarak yetiştirirsek, okuduğu müsbet ilimlerin tefekkürü içinde olur. Evlâdımızı ilâhî azamet akışlarına, kudret akışlarına âşinâ olarak yetiştirmiş oluruz.
  • Tahsilinden sonra, makam-mevki ile kibre sebebiyet vermemiş oluruz. Enâniyete götürmez, aczini bilir, kulluğunu unutmaz evlâdımız.
  • Şeriate muhâlif mekânlarda, ihtilât, fısk, küfür ehliyle beraber bulunmaz.

Hem maddî hem de mânevî olarak faziletli bir insan olur. Bu da anne-babanın sanatıdır. Böyle anne-baba, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.

Yani bütün gâye; evlâdını hikmet sahibi, olgun bir mü’min olarak yetiştirebilmektir.

Kendi evlâdımızdan mes’ûl olduğumuz gibi, toplumdaki evlâtlardan da mes’ûl olmamız îcâb ediyor. Bilhassa yetimler. Yetimler üzerinde âyetler, çok duruyor. Rasûlullah Efendimiz’in çok îkâzı var.

En mühim miras, arkamızda evlâtlarımıza büyük sermayeler bırakmak değil. Nasıl kullanacağı da belli değil. Bir de kazandığımızın mes’ûliyeti var. Onlara en büyük vereceğimiz miras, karakter ve şahsiyet mirası.

Peygamberlerin maddî bir mîrası yoktu. Onların gerçek mîrâsı, yetiştirdikleri ümmetti.

Bu, tebliğin mes’ûliyeti bakımından, 11 yerde emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münker geçiyor.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle naklediyor:

Rasûlullah Efendimiz’in ashâbından biri, tatlı su gözesi olan bir pınarın yo­lundan geçti. O pınar çok hoşu­na gitti, yeşillikler çok hoşuna gitti:

“–Keşke dedi, insanlardan ayrılsam da şu vadide otursam dedi. Ama dedi, Rasû­lullah’tan izin almadan ben bunu asla yapamam.” dedi.

Sonra Rasûlullah Efendimiz’e -sallâllâhu aleyhi ve sellem- anlat­tı. Efendimiz buyurdu ki:

“–Böyle bir şey yapma (sakın dedi). Çünkü sizden birinizin Allah yolunda çalı­şıp gayret sarf etmesi, evinde otu­rup yetmiş sene namaz kılmasından daha faziletlidir. Allâh’ın sizi bağışla­masını ve Cennet’e koymasını iste­mez misiniz? O hâlde Allah yolunda cihâda çıkın…” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd 17)

Cihad nedir? Adam öldürme değil. İslâm’ın güzelliklerini tebliğ etme. Günümüze gelelim, günümüzün dehşetine gelelim. Hep Cenâb-ı Hak’tan îkazlar geliyor. Kimi yerde bir sel felâketi oluyor. Kimi yerde kuraklık oluyor. Kimi yerde bir virüs geliyor, yok kadar bir şey dünyayı allak-bullak ediyor. Dünya ekonomisi çöküyor.

Velhâsıl bugün emr-i bi’l-mârûf ve nehy-i ani’l-münker çok mühim. Buna şöyle bir benzetme de yapabiliriz:

Bir pınarın başında olsak, bir masa koysak, pınarın sularından gelen geçene o suyu ikram etsek, güzel bir şey bu, ikram. Fakat çölde susuzluktan yanan bir kimseye bir bardak suyu ulaştırsak, muhakkak o iki bardak su ama, pınar başında verilen suyla o çöle ulaştırılan su, birbirinden çok farklı su.

Yermük Harbi’nde o üç kişi birbirine çölün ortasında suyu ikram ederken üçü de şehid oldu.

İki mektep var. Bir, dünya mektebi. Bu mektepte hep esâsında Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî azametini okumak. Fizik oku, kimya oku, botanik oku, ne okursan oku, hepsinde ilâhî azamet, tıp oku… İlâhî, azamet-i ilâhiyyesi. Nasıl meydana geldin bir yok kadar bir şeyden? Nasıl nutfe, aleka, mudğa, nasıl merhalelerden geçtin, nasıl dünyaya geldin? Yediğimizin nerelerden geçtiğinin farkında mıyız?

El-Bârî, el-Musavvir sıfatı. Her şey ayrı ayrı Cenâb-ı Hakk’ın bir yaratılışta ayrı ayrı bir tecellîsi. Daha evvel hiçbirinin bir emsâli yoktu. Hepsine ayrı ayrı hususiyetler Cenâb-ı Hak ihsan ediyor. Hepsine ayrı ayrı sofralar kuruluyor.

İkincisi de âhiret mektebi. İşte dünya mektebini âhiret mektebinin içine alabilmek. Esas sanat, o.

Eğer dünya mektebini, âhiret mektebinin içine alırsak, kul fazîletlerle donanır, Allah da o kuluna yardım eder.

Onun için en merhametli anne-baba, evlâdının âhiretini, istikbâlini düşünen anne-babadır.

Bunu ben diğer sohbetlerde anlattım, ama anlatmanın faydası var. Ömer bin Abdülaziz’e bir veziri geliyor:

“–Efendi diyor, çoluk-çocuğunuz arkada, onlara da bir şey verseniz diyor, hepsini dağıtıyorsunuz.” diyor. O da diyor ki cevaben:

“–Eğer diyor, geride kalan evlâtlarım diyor, sâlih kimselerden olursa, onların sıkıntıya düşmesinden korkmam. (Benim yolumda giderlerse, onlara mal bırakmama ihtiyacım da yok. Allah onları, Rezzâk’tır, rızıklandırır.)

Ondan sonra A‘râf Sûresi’nin 196. âyetini okuyor:

“...Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.”

“–Eğer sâlih değil, sefih olacaksa, fâsık olacaksa, bu da Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de Nisâ Sûresi’nin 5. âyetinde;

«Mallarınızı sefihlere vermeyin!..» buyuruyor. Bu ilâhî nehye rağmen, sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayayım.” diyor, o zaman diyor. (Bkz. Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770)

Bu da ibretli bir hâdise:

Mukâtil bin Süleyman var. Halife kendisinden nasihat ister, öğüt ister. Mukâtil bin Süleyman der ki:

“–Duyduklarımdan mı bir nasihat istersin, yoksa gördüğüm ibret manzaralarından mı bir nasihat istersin?”

Halife Mansur:

“–Gördüklerini anlat.” dedi.

“–Ey mü’minlerin emiri dedi. Ömer bin Abdülaziz’in 11 evlâdı vardı dedi. Kalan dedi, 9 dinar kaldı dedi, evlâtlarına bir dinar bile düşmedi dedi.

Hişam bin Abdülmelik’in de 11 evlâdı vardı. Her bir evlâdına mirastan bir milyon dinar düştü.” dedi.

Mukâtil sözlerine şöyle devam etti;

“–Vallâhi ey mü’minlerin emiri diyor, aynı gün iki manzarayı da gördüm: Ömer bin Abdülaziz’in çocuklarını da gördüm, Hişam bin Abdülmelik’in çocuklarını da gördüm. Ömer bin Abdülaziz’in oğulları Allah yolunda cihad için tam 100 atı sadaka olarak verirlerken gördüm. Hişâm’ın oğullarından biri de sokakta dilenirken gördüm.”

Çok ibretli.

“Ömer bin Abdülaziz’in oğulları Allah yolunda cihad için tam 100 atı sadaka olarak verirlerken; Hişâm’ın oğullarından biri de sokakta dileniyordu.”

Çoğu kimse çocuklarının istikbâli için yorulur, çaba sarf eder. Zanneder ki öldükten sonra ellerindeki para onlara bir teminattır. Yani mîrâsın teminat olduğunu zanneder. Cenâb-ı Hakk’ın kitabında zikrettiği teminattan gafil olur.

O teminat şudur, Nisâ Sûresi 9. âyet:

«Geriye, eli ermez, gücü yetmez çocukları bıraktıkları takdirde korkacak olanların (başkalarının yetimleri için de) kalpleri sızlasın; Allah’tan sakınsın ve doğru söz söylesinler.»”

Demek ki hepimiz kendi evlâtlarımızdan mes’ûl olduğumuz gibi, geride bırakacağımız; çocuklarımızdan mes’ûl olduğumuz gibi yetimlerden de… Cenâb-ı Hak onları yetim olarak onları takdir ediyor, bize onları zimmetli kılıyor.

Hep bunlar âhiret hesabı.

Kazancımıza dikkat etmemiz lâzım. Zira kişinin parası üzerinde bir irâdesi yoktur. Benim cebimdeki parada benim irâdem yoktur. İrâde, paradadır. Helâl mal, sahibini helâle doğru yönlendirir. Haram para ise, haram yollarında kaybolur gider.

Demek ki bir anne-baba, evlâtlarını düşündüğü gibi, yetimleri de düşünecek. Tabi onun yanında yoksulları, kimsesizleri, hepsi zimmetli onlar… İşte Muhâcir Ensâr da, onun en güzel şeklini görüyoruz.

Huzeyfe var. Annem, bir gün diyor, beni iyice bir haşladı diyor.

“–Anne niye beni haşlıyorsun?” dedim diyor.

“–Oğlum diyor, Rasûlullah’ın arkasında namaza gitmediğini görüyorum.” diyor.

“–Anne diyor, topu topu daha bir dün gitmedim diyor. Fakat seni ben, gönlün hoş olsun, hemen koşarak gideyim, senin için de benim için de duâ etmesi için kendisine ilticâda bulunayım.” diyor. (Bkz. Tirmizî, Menâkıb, 30; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 391-2)

İşte hayırlı evlât ve anne babanın bir zaferi oluyor.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“Gerçek bir müʼmin, altı tane korku içinde olacak:

Birincisi; îmânını kaybetme korkusu.

Allah korusun! Bel’am bin Bâurâ var işte âyette. Zirvedeyken, kerameti var, ism-i âzam’a mazhar, duâsı kabul, vs. Son nefesi kötü oluyor. Bir nefse meyletmek, bir çürük kayaya basması, uçurumdan aşağı gidiyor.

Demek ki hiç kimsenin son nefesi teminat altında değil. Aşere-i Mübeşşere, Efendimiz’in bildirdikleri hâriç. Demek ki her mü’min son nefes endişesi içinde olacak.

Yusuf -aleyhisselâm- bile:

“…Yâ Rabbi (diyor), benim canımı müslüman olarak al, sâlihlere ilhâk eyle.” (Yusuf, 101)

“اَللّٰهُمَّ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ” buyuruyor.

Bir kişi tavaf yapıyor. Hep bu duayı okuyor:

“اَللّٰهُمَّ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ”

“–Başka dua yok mu diyor, niye başka dua okumuyorsun?” diyor. Hâlbuki o kadar, Kur’ân-ı Kerîm’de duâ var.” diyor.

“–Hiç sorma diyor, bir arkadaşım vardı diyor, o diyor, son nefesi iyi olmadı diyor. Ben de hep bu son nefes endişesi içindeyim.” diyor.

Yine Âl-i İmran’da Cenâb-ı Hak:

“Rabbimiz! Bizleri hidâyete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme!..” (Âl-i İmrân, 8) Allah korusun! Bir nefsânî arzu, allak-bullak eder.

Kasas Sûresi’nde, Kârun’da da öyle. Daha evvel Kârun sâlih bir kuldu. Cenâb-ı Hak ne buyuruyor:

“Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun «velâ temûtünne illa ve entüm müslimun» ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102)

Sakın ha, başka türlü can vermeyin!

O da bir sefere mahsus. Yani geriye dönüp tashih etmek de yok, bitti!

Yine, ikincisi, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın endişesi:

“Kıyâmet günü kendisini rüsvâ edecek şeylerin melekler tarafından yazılması korkusu.” 

“Kitabını oku, bugün nefsin kâfîdir…” (el-İsrâ, 14) denilecek. Bir de âhirette rezil olmak var. Onun için Cenâb-ı Hakk’ın Settâr sıfatına çok mürâcaat etmek lâzım ki setretsin.

Cenâb-ı Hak Zilzâl Sûresi’nde:

“İşte o gün, Rabbinin bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.” (ez-Zilzâl, 4-5)

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا . بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا

Üçüncüsü:

“Amellerinin şeytan tarafından boşa çıkarılması.” 

Burada, âyette, İblis diyor ki:

“…Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süslü göstereceğim, onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kullar müstesnâ.” (el-Hicr, 39-40)

Şeytan; “Önden gireceğim, arkadan, yandan gireceğim, süslü göstereceğim.” diyor. (Bkz. el-A‘râf, 17)

“Yalnız muhlasîn hâriç.” diyor. Yani “Allâh’ın ihlâsını koruduklarına bir şey yapamam.” diyor. (Bkz. el-Hicr, 40)

Dördüncüsü:

“Ölüm meleği Azrâil’e gaflet içindeyken, ansızın yakalanma korkusu.”

Son nefes nerede olacak, belli değil. Bir programa, yanlış programa bakarken olur, yanlış bir yere bakarken olur. Onun için yine hep son nefes endişesi.

“اَللّٰهُمَّ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ”

Cenâb-ı Hak -çare ne- Hicr Sûresi’nde:

“…Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et!” (el-Hicr, 99)

Ölüm gelinceye kadar. Bir fâsıla yok. Şu kadar câmi yaptırdım, mektep, medrese, talebe okuttum vs… Son nefese kadar devam edecek. Bir aralık olmayacak.

Cenâb-ı Hak:

“…Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın…” (el-Bakara, 195) buyuruyor.

Beşincisi:

“Dünya ile mağrur olup, (Allah korusun, ihtiras, doymamak) âhiretten gâfil kalma korkusu.” 

Bugün yaparım, yarın yaparım, yarın olur derken geçer gider biter.

Cenâb-ı Hak ne buyuruyor, Âl-i İmrân, 185. âyet:

“…Bu dünya hayatı, aldatma metâından başka bir şey değildir.”

En başta fânîliğe isyan var. İnsan, ölümleri görür, görür fakat kendisine daha çok vakit varmış gibi gelir. Daha çok sinyaller gelecek, farkında olacak vs. olacak… Hâlbuki ölüm ansızın gelebilir.

“…Bu dünya hayatı, aldatma metâından başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185)

Altıncı:

“Çoluk-çocuğuyla fazlaca meşgûliyete dalıp Allah Teâlâ’nın zikriyle yeterince meşgul olmama korkusu.”

Hem evlâdı, aman dünya istikbaliyle meşgul olup âhiret istikbâlini unutmak, o şekilde kendinin bir gaflete düşmesi.

Cenâb-ı Hak buyuruyor, Enfâl Sûresi 28. âyet:

“Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah katındadır.”

Mevlânâ diyor ki:

“Ey hakîkat yolcusu (diyor, Allah yolunun yolcusu!) O gün gelip çatmadan, kıyamet kopmadan, Rabbin ile dostluğu kur diyor, o felâket günü senin elinden tutsun.” diyor.

Ranuna Vâdisi’nde Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz iki hutbe okudu. Çok hisli bir şeylerdi. Ondan bir cümle ashâb-ı kirâma:

“Ashâbım! Allah ile aranızı düzeltin.” buyuruyor. (Bkz. İbn-i Mâce, İkâme, 78)

Bir fânî ile aramızı düzeltmeye çalışıyoruz. Bir fânînin gönlünü almaya çalışıyoruz. Rasûlullah Efendimiz; “Allah ile aranızı düzeltin.” diyor.

Bu nasıl olacak?

Takvâ olacak. Hayatın bütün muhtevâsını kaplayacak.

Burada Cenâb-ı Hak buyuruyor:

(Rasûlüm!) Dehşeti her şeyi kaplayan kıyametin haberi Sana geldi mi?” (el-Gâşiye, 1)

Hiç boşluk yok. Hiç boş yer, kıyametin o dehşetinden beride kalan hiçbir yer yok.

“Dehşeti her şeyi kaplayan kıyametin haberi Sana geldi mi?” (el-Ğâşiye, 1)

“O gün birtakım yüzler vardır, zelildir.” (el-Ğâşiye, 2) Pörsüktür, çirkindir, iğrençtir.

“O gün bazı yüzler de vardır ki, (o gün) mutludur (huzurludur).” (el-Ğâşiye, 8)

Tabi bu, sîmâ ile beraber beden de dahildir.

Tabi bu, azamet ve korkulu bir gün. Fakat Rabbimiz, kendisiyle dost olanlara, ne mutlu Rabbiyle dost olabilmek, ne güzel bir dostluk!

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“Bilesiniz ki, Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir.” (Yûnus, 62) buyuruyor.

Daima kendi kendimize düşüneceğiz:

Âhiret yolculuğu için ne hazırlanıyoruz?

Zaman zaman gelen büyük felâketlerden korkuya kapılıyoruz. Bir deprem oluyor, korkuyoruz. Hâlbuki orada kendimizin mezara gireceğimizi düşünmemiz lâzım.

Bir sel oluyor korkuyoruz. Boğulmaktan korkuyoruz.

Bir virüsten korkuyoruz.

Bunlardan beşer olarak korkmamız tabiîdir. Fakat esas korkulacak, günahlarımızdır.

–Günahlarımızdan korkmalıyız.

–Dilimizden çıkan yanlış sözlerden, gıybet, dedikodu filân korkmalıyız.

–Merhamet ve şefkat fukarâsı olmaktan korkmalıyız.

–İslâm şahsiyet ve karakterini tevzî edememekten korkmalıyız.

–İslâmʼın güler yüzünü gösterememekten korkmalıyız.

Bütün bunlardan korkmalıyız ki; son nefeste meleklerin müjdelediği;

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

(“…Onlara korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir.” [Yûnus, 62])

Diğer bir âyet de Fussilet Sûresi’nde:

“…Onlar da, korkmayın, üzülmeyin, Allâh’ın size vaad ettiği Cennetlerle sevinin diyecekler.” (Fussilet, 30)

Yahyâ bin Muâz Hazretleri:

“Şaşılır o kimseye ki, hastalık korkusundan, yiyecekten perhiz yapar; Cehennem korkusuyla günahlardan perhiz yapmaz.”

Yani unutmamak lâzım ki dünyaya bir mülkle gelmedik. Dünyadan da bir mülkle ayrılmayacağız. Kabrimize amellerimizle gireceğiz. İnfaklarımızla, ibadetlerimizle, kulluğumuzla sonsuzluğun seyyâhı olacağız.

Bu itibarla, tefekkürümüzde yoğunlaşmamız… Asıl istikbâl; son nefesimizin üzerinde îtinâ ile durmamız îcâb eder. Cenâb-ı Hak;

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

buyuruyor. Bu âyet-i kerîmeyi unutmamak. “Yeryüzündeki her canlı yok olacak.” (er-Rahmân, 26) Her canlı. İns, cin, ağaç, hayvan vs…

Kelime-i tevhîdin gerektirdiği şekilde bir kulluk hayatı yaşamadan, sadece bu kelime-i tevhid ile son nefeste îmânını kurtaracağını ummak, büyük bir aldanıştır.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece «îmân ettik» demeleriyle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” (el-Ankebût, 2) buyuruyor. Ankebût Sûresi.

Dolayısıyla, îmânın gerektirdiği ibadet ve sâlih amellerle müzeyyen bir kulluk hayatı...

SEHERLER:

Seherler, insanın rûhî açlığını doyurma zamanlarıdır. O gündüze o rûhâniyetle girecek, nefsin tasallutlarından kendisini koruyacak. Dedikodu, gıybet vs. birtakım yanlışlıklardan gözünü koruyacak.

Mânen ihyâ edilen seherler, gündüz kişiyi nefsânî arzulara düşmekten muhâfaza eder. En başta, boş sözlerden.

Cenâb-ı Hak:

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

“Onlar ki boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3)  Cenâb-ı Hak buyuruyor.

O feyz ve rûhâniyetle geçirilen gündüz de geceye bir hazırlık olur. O şekilde geceye gireceksin, geceyi o rûhâniyetle geçireceksin. Gece bir ölüm tatbikâtı sanki. Onu düşüneceksin. Uyuyorsun, haberin yok bir şeyden. Rüyâ görüyorsun, başka bir âleme gidip geliyorsun. Seherlerde uyanıyorsun. Sanki “ba‘sü ba‘de’l-mevt: ölümden sonra bir kalkış” bunun bir şuurunda olabilme…

-Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, gecelerin en feyizli anları olan seherlerde namaz kılmayı, “وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالأَسْحَارِ” istiğfar etmeyi, Cenâb-ı Hak “…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17) buyuruyor, zikretmeyi, Kur’ân-ı Kerîm okumayı, duâ etmeyi, hiç Efendimiz terk ettiği vâkî değildir.

Hattâ uzun yolculuklarda bile, yine Efendimiz o teheccüd namazını terk ettiği vâkî değil. Öyle ki, -buyruluyor Ebû Dâvud’da- hastalandığı zaman, ayağa kalkamayacak kadar tâkatsiz kaldığı zamanlarda dahî, oturarak olsa da seherleri ihyâ etti buyruluyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18/1307)

Cenâb-ı Hak; “…Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9) Bilenlerin bir şeyi de:

سَاجِدًا وَقَاۤئِمًا  (ez-Zümer, 9) Secde ve kıyam hâlinde olması.

Yine bilenlerden, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin tecellî ettiği kul, ibâdurrahman, onlara da Cenâb-ı Hak:

 سُجَّدًا وَقِيَامًا(Furkan, 64) buyuruyor. Onlar da seherlerde secde ve kıyam hâlinde olurlar.

Efendimiz buyuruyor:

“Ey insanlar! Birbirinize selâm verin…”

Hattâ sahâbî daha evvel selâm vermek için, ilk defa kendisi selâm vermeye çalışırdı. Çünkü selâm bir duâdır. Selâmın yerini hiçbir şey tutmaz. Selâmun aleyküm diyor, duâ ediyorsun. “Allâh’ın selâmı üzerine olsun” diyorsun. O da sana duâ ediyor; “ve aleyküm selâm” diyor. “Senin üzerine de olsun Allâh’ın selâmı” buyuruyor.

Velhâsıl demek ki iki mü’min birbiriyle karşılaştığı zaman birbirine duâ ile karşılaşıyor. Ne güzel. Duâdan daha güzel bir şey var mı?

Efendimiz:

“Ey insanlar! Birbirinize selâm verin, yemek yedirin, (cömertlik bir müslümanın fârikasıdır), akrabanızla ilginizi ve onlara yardımınızı devam ettirin (zimmetli çünkü, mühim). İnsanlar uyurken geceleri namaz kılın. Böyle yaparsanız, selâmetle Cennet’e girersiniz.” buyuruyor Rasûlullah Efendimiz. (Tirmizî, Et‘ime, 45; İbn-i Mâce, İkâmet, 174)

Yine:

“Gece ibadetine dikkat edin! Çünkü o, sizden önceki sâlih kimselerin âdetiydi (diğer kavimlerde). Çünkü gece ibadete kalkmak Allâh’a yaklaşmaya vesîledir. (Bu ibadet) günahlardan alıkoyar, (hattâ) keffâret olur günahlara ve bedenden dertleri de giderir.” (Tirmizî, Deavât, 101)

Yine:

“Ümmetimin en şereflileri, hamele-i Kur’ân (yani Kur’ân hizmetinde bulunan hâfızlar) ve devamlı olarak gece ibadetine kalkanlardır.” buyruluyor. (Münâvî, I, 522)

Mevlânâ’nın güzel bir şeyi var:

“Dünya mıknatıs gibidir, bütün samanları çeker (dünyevî câzibeler çeker. Fakat) ancak özü buğday olanları çekişten kurtulur.”

Özü buğday olanlar kimdir? Müttakîlerdir, takvâ sahipleridir.

Yine Efendimiz’den bir kıyamet dehşeti:

Bir gün Rasûlullah Efendimiz’i minber üzerinde şöyle buyururken gördüm buyuruyor Abdullah bin Ömer:

“Allah semâları ve yerleri dürüp toparlayarak iki eline alacak (bu iki el mecâzîdir):

«‒Allah benim! Melik benim! Nerede yeryüzü melikleri (benim diyenler)? Nerede o cebbârlar, nerede mütekebbirler?!» buyuracak!”

Râvî diyor ki:

“Rasûlullah Efendimiz bunları söylerken mübarek parmaklarını yumup yumup açıyordu heyecandan. O esnâda minbere baktım, kökünden minber de sallanıyordu dehşetten. Öyle ki kendi kendime: «Minber devrilir de Rasûlullah Efendimiz acaba düşer mi?!» diye endişelendim.” diyor. (Bkz. Müslim, Münâfikîn, 23-26)

Yine kıyâmetin şiddetini bildiren bir âyet, Meâric Sûresi:

“…Günahkâr kimse ister ki, o günün azâbından (kurtuluş için, o günün, yani bir günün azâbından kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm âilesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.” (el-Meâric, 11-14)

Vallâhi, Cenâb-ı Hak bütün dehşetiyle bildiriyor!

Yine kıyameti isim vermeden, sıfatlarıyla bildiriyor bazı âyetlerde. Meselâ

اَلْغَاشِيَة (el-Ğâşiye, 1)

Ğâşiye nedir? Her şeyi her tarafından sarıp bürüyen, salgın, kaplayıcı şey demektir.

 اَلطَّٓامَّةُ الْكُبْرٰى (en-Nâziât, 34)

Her şeyi alt üst eden o büyük felaket geldiği zaman,

اَلصَّٓاخَّةُ (Abese, 33)

Çarpıcı, kulakları patlatan, sağır eden kuvvetli çığlık.

اَلْقَارِعَةُ (el-Kâria, 1) Şiddetle çarpan, çarpmasıyla kulakları patlatan, kalpleri sarsan dehşetli bir hâdise.

Cenâb-ı Hak kuldan fedakârlık istiyor. Ne buyuruyor:

“Allah mü’minlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır…” (et-Tevbe, 111)

Demek ki malları, Allah bu malı bana niye verdi, ne kadar varsa? Canı niye verdi? Aklı, zekâyı, vücut gücünü niye verdi? Kul bunları tefekkür edecek. Âyetlerde geliyor, îzah ediyor.

Sadece çok faziletli bir durumdan bahsediyor, hususiyetten. Bu, Hazret-i Ali ile Fâtıma Vâlidemiz içindi:

“Onlar, kendilerinin canları çekmesine rağmen…” (el-İnsân, 8)

İkisi de açtı. Ali -radıyallâhu anh- biraz suladı, arpa getirdi. Fâtıma Vâlidemiz onu yemek yaptı. O zaman bir yoksul geldi, arkadan yetim geldi, arkadan esir geldi, arka arkaya. Bir rivâyette de oruçluydu. İftar vakti bunlar üçü geliyor arka arkaya.

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire verirler. (Verirken de:) Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz (yani bir minnet altında kalmayın, bir teşekkür için minnet, şey yapmayın); sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (el-İnsân, 8-9)

Çünkü biz, Allah rızâsı için bunu verdik. Zira:

عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا

“…O sert (musîbetli, sıkıcı, o zor) günden biz korkarız.” derler. (Bkz. el-İnsan, 10)

“Allah da onu o zor günün (o kıyamet gününün) şerrinden onları korur ve onların yüreklerine huzur hâli verir, sevinç verir.” (Bkz. el-İnsan, 11)

Yine bu, tabi bu imtihanlardan geçeceğiz vs. geçeceğiz. Birçok merhaleden geçeceğiz. Orada, o Cennet’te, -inşâallah- Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eder, orada melekler:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ

Diyecekler. İşte diyecek onlara, o Cennetliklere:

“Merhametli Rabb’in söylediği selâm vardır.” (Yâsîn, 58) diyecekler.

Böyle büyük bir şeyle, merasimle onlar Cennet’e girecek. Diğer taraftan, akrabası, yakını filân vs. -Allah korusun- o ayrı yolda, ona da:

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

“Siz mücrimler, bu tarafa!” (Yâsîn, 59) Siz Cehennem yolcususunuz denilecek.

En hazin ayrılık ölümle olmayacak. Orada olacak. Orada en yakını, bak dünyada en yakını gördüğü bir tarafa, Allah korusun, Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun.

Yani bizler örnek nesil olarak asr-ı saâdet insanı, düşüncenin merkezine tevhîdi yerleştirdi.

Onlarda dünyevî menfaat düşünceleri onlarda gücünü kaybetti. Aman varlıklı olayım, zengin olayım şu olayım, bu olayım, geçti. Bütün dertleri; “Acaba ben Allah Rasûlü ile beraber olabilecek miyim?”

Onun için ashâb-ı kirâmın en çok sevindiği:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Bkz. Müslim, Birr, 163)

Ondan sonra gelen âyet:

وَلَاۤ اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

(“Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (di­riltilip hesaba çekileceksiniz).” [el-Kıyâme, 2])

Müslüman, fakat dengesiz; namazı kılıyor, bırakıyor. Yahut da bir huşû ile kılamıyor. Bir yasak savar gibi araya sokuyor. Diğer ibadetler de öyle. Bir yapıyor, bırakıyor. Fakat pişmanlık da var.

Cenâb-ı Hak “hesaba çekileceksiniz” buyuruyor.

Tabi bu, nefs-i levvâme, bunlardan kurtuluş için, helâl gıdaya dikkat edeceğiz. Kul hakkı ve hayvan hakkı. Hayvanlar da yaratılacak.

İnfak. Zekât hâriç. Zekât zaten mecbûrî. Zekât senin malın değil. Zekât, senin üzerindeki fakirin malı. O borcunu ödeyeceksin fakire. “قُلِ الْعَفْوَ” buyuruyor, “fazlasını ver” buyuruyor. (Bkz. el-Bakara, 219)

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

(“Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) harcamadıkça birre (îmân, ibadet ve ahlâkta hayrın kemâline) eremezsiniz.” [Âl-i İmrân, 92])

Cenâb-ı Hak test ediyor, ne kadar Allâh’ı seviyorsun?

Kur’ân ile ülfet. Velhâsıl tefekkür-i mevt.

Ondan sonra mülheme geliyor. O da bir, daha çok böyle istikâmete giriyor ama, o da tam değil yani. Bazen, zaman zaman da;

وَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ

(“…Sinsi vesveseci.” [en-Nâs, 4]) Şeytan da birtakım vesveseler veriyor. Ondan sonra nefs-i mutmainne geliyor. Cenâb-ı Hak burada “ey kulum” diyor. Burada “kulum” olarak hitap ediyor. Burada Allah ne verdiyse Allâh’a adıyor.

رَاضِيَةً مَرْضِيَّة (el-Fecr, 28) Bütün hayatın iniş-çıkışlarında… Hayat düz bir çizgi gibi değil. Devamlı med-cezirler var. Zenginlik var, fakirlik var, ölüm var, hastalıklar var, vs. var.

Râdıye; Allah’tan râzı. Bir tevekkül-teslim içinde.

Merdıyye: Allah da kulundan râzı.

“Cennet’ime gir.” (el-Fecr, 30) buyuruyor.

Cenâb-ı Hak cümlemize nasip eylesin lûtfuyla, keremiyle, ihsânıyla, ikrâmıyla.

Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.