Osman Nûri Topbaş Hocaefendi 04 Ocak 2021 Sohbeti

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin felaha erecek olan mü'minlerden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 04 Ocak 2021 tarihli sohbeti...

4 Ocak 2021 Sohbeti

Muhterem cemaat!

Sohbetimizin feyizli olması için, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek, pâk rûh-i tayyibelerine, ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, enbiyâ-i izâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, şehidlerimizin, cümle geçmişlerimizin rûh-i şerîflerine, dînimizin, vatanımızın, milletimizin selâmetine, şerirlerin şerlerinden muhafazasına, bu niyaz ile, bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Kıymetli cemaat!

Cenâb-ı Hak -elhamdülillâh- hayatımızı müslüman olarak devam ettiriyor. Bu, çok büyük bir nîmet. Cenâb-ı Hak en yüksek bir peygambere bizi ümmet kıldı. İslâm, en büyük kültür; 23 sene devam etti bu kültür.

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

(“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” [el-Alak, 1]) ile başladı Hira’da. Vedâ Haccı’nda;

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ (“…Bugün size dîninizi tamamladım…” [el-Mâide, 3]) dînin tamamlandığını bildiren bir âyetle, -Allâhu a‘lem- son âyetlerden biri, onunla 23 sene tamamlandı. Onun için en büyük kültür, Kur’ân-ı Kerîm kültürü.

Kur’ân-ı Kerîm kültürü nedir? Hayatın bütün muhtevasında Kur’ân-ı Kerîm olacak. Hayatın bütün muhtevasında Sünnet-i Seniyye olacak. Daima kul;

“Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bu nîmetlere karşı Allah benden râzı mı? Rasûlullah Efendimiz benden râzı mı?” Bunun bir idrâki içinde ömür devam edecek.

Okunan âyet-i kerîmede, Firdevs cennetlerine kadar, en yüksek Cennet, Firdevs Cennetleri.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah Efendimiz, kıble tarafına döndü. Rengi değişti, hâli değişti. Vahiy geldiğini anladık. Sonra:

«–Râzı ol, râzı ol, râzı ol!» diye duâ etti Cenâb-ı Hakk’a. Sonra bize döndü:

«–On âyet indi. Kim bu on âyet mucibince amel ederse “دَخَلَ الْجَنَّةَ” Cennet’e girer.» buyurdu. (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 23:1)

Bu on âyet, Cenâb-ı Hak:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ buyurdu.

“Mü’minler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1) Yani kurtuldu.

Bir mekteb-i âlemdeyiz, bir dershanedeyiz. Dehşetli bir dershane. Dünyevî dershaneler, hayatın sonuna kadar devam eder. Fakat bu dershane, tâ sonsuza mâtuf…

Bu dershanede Cenâb-ı Hak peygamberler gönderiyor, suhuflar gönderiyor. Kevnî âyet, yani kevnî âyet dediğimiz, bu, yaratılış, el-Musavvir, el-Bârî sıfatları… Mikrodan makroya, atomdan galaksilere kadar her şey bir hikmet dolu.

Fakat bu tabi derinleşme, kalben derinleşmeye bağlı.

Bu dünyevî dershaneler var. O da son nefese kadar. Bunları Cenâb-ı Hak bir basamak olarak ihsân etti, diğer mahlûkatta bu yok.

Kimyâ idi, fizikti, insana ait ilimler, psikoloji, pedagoji, vs. şu-bu bütün ilimler. Yani bunlarda gaye nedir? Cenâb-ı Hakk’ın kevnî âyetlerini tefekkür edeceksin, “Aman yâ Rabbi!” diyeceksin. Zikir, dâimî olacak, Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacaksın.

Âyetlere geldiğimiz zaman:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler felâh buldu.” (el-Müʼminûn, 1) buyruluyor. Kurtuluşa erdi diyor. Demek ki yani ağır bir hastalık geçirene, bir ağır bir kovidden geçene; “Kurtuldun elhamdülillâh, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfuyla!” diyorsun.

Bir zor işten çıkana; “Hadi kurtuldun, mâşâallah, elhamdülillah!” diyorsun. Demek ki bu dershanenin neticesinde:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Mü’minler kurtuluşa erdi.” (el-Müʼminûn, 1)

Diğer bir âyette “ظَلُومًا جَهُولًا” buyruluyor. (el-Ahzâb, 72) İnsanın ham vasfı. “ظَلُومًا” nedir? Zâlim. İnsan en çok, kendine zâlimdir. Niye? Kendini Cehennemlik yapar. Kendini kandırır:

“Allah Gafûru’r-Rahîm’dir, Erhamu’r-Râhimîn’dir…” Evet, âmennâ! Fakat Cenâb-ı Hak:

“Şeytan sizi kandırmasın.” buyuruyor. (Bkz. Fâtır, 5; Lokmân, 33)

Demek ki şeytana taviz vermemek, istikâmette bulunabilmek.

İşte “ظَلُومًا” kendi kendimize zâlimlik etmemek. En büyük zâlim, öldürür, o kadar. Zaten Firavun’un sihirbazları, Firavun’a bunu dedi:

“Senin zulmün dedi, dünyaya aittir dedi, serbestsin dedi fiilinde dedi, biz nasıl olsa Rabbimiz’e döndürüleceğiz.” dedi.

Onun için “ظَلُومًا” sıfatını, insan kendi kendinin zâlimi olmayacak; Kur’ân muhtevâsında yaşayacak, Sünnet muhtevâsında yaşayacak.

Ondan sonra “جَهُولًا” trilyonca kitap oku, eğer Cenâb-ı Hakk’ı bilmiyorsan, en câhil sensin! Cenâb-ı Hak, dünyaya geliş sebebini;

لِيَعْبُدُونِ (“…Bana (Allâhʼa) kulluk etsinler diye.” [ez-Zâriyât, 56])  Allâh’a kul olmak.

لِيَعْرِفُونِ (Ben’i (Allâhʼı) bilsinler diye) Mârifetullah, Cenâb-ı Hakk’ı yakından tanıyabilmek, Cenâb-ı Hak’la dost olabilmek, Allah Rasûlü ile dost olabilmek.

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

(“Mü’minler kurtuluşa erdi.” [el-Müʼminûn, 1])

Ondan sonra maddeler geliyor. Ondan sonra gelen madde:

“Onlar ki namazlarında huşû içindedirler.” (el-Müʼminûn, 2)

Namazın bir zâhirî tarafı var, yani farzlar, vacipler, sünnetler, tahâret, abdest alma, giriş vs. Bunlar zâhirî tarafı. Bir de bâtınî tarafı var. O da huşû. Yani bir, duyuşlar içinde namaz kılabilme. İlâhî huzurda olduğunun idrâki içinde bir namaz kılabilme. Ki Cenâb-ı Hak burada insana bir müjde veriyor, “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. Yani secde öyle bir secde olacak ki, Mevlânâ da uzun uzun anlatıyor bunu:

“Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin.” diyor. Yani bu nedir? Bir huşû gelecek. Yani bir vecd ile bin secde edebilmek. O huşûyu duyabilmek kalpte.

Tabi böyle bir namaz kılındığı zaman, Cenâb-ı Hak büyük bir mükâfat veriyor. O kulu, kıldığı namazın seviyesine göre fahşâdan-münkerden koruyor. Yani sâlih olmaya bir adım atılmış oluyor.

Yine Efendimiz bu namaz üzerinde çok dururdu. Girdiği zaman Ravza’ya, şöyle bakardı, kim var kim yok? Gelmeyen niye gelmedi? Tahkik ederdi onu. Çünkü Efendimiz’in merhameti çok yüksekti. Gelmeyene, niye merhametliydi? Büyük imkânı kaçırıyor, 27 misli, 25 misli. Hattâ sorardı. Eğer seyahatteyse dua ederdi. Hastaysa gidip ziyaret ederdi. (Bkz. Heysemî, II, 295)

Yine Efendimiz buyuruyor, bu hepimiz için çok mühim:

“Siz diyor, bir kimsenin diyor, camiye gidip cemaatle namaz kıldığına şahit olursanız diyor, onun müslüman olduğuna şahit olun.” diyor. (Tirmizî, Îman 8, Tefsîru sûre(9). Ayrıca bk. İbni Mâce, Mesâcid 19)

Demek ki İslâm’ın bir şehâdeti de namazı cemaatle kılabilmek. Onun için -elhamdülillah- burada kaçacak bir yer de yok, her yerde bir cami var, ezan sesi var.

Bir misal daha vereyim istiyorum:

İbni Ümm-i Mektum var. Bu zât âmâydı. Müezzindi. Sonra Efendimiz ona hicrette Medîne-i Münevvere’ye gönderdi, âmâydı kendisi. Kadisiye harplerine girdi âmâ olarak. “Ben bundan mahrum olmayayım dedi. Ben dedi, gözüm görmüyor dedi, en önde bayrak tutarım dedi, düşmanı görmediğim için dedi, bayrağı rahat, sağlam tutarım dedi. Arkamdaki asker de dedi, kuvvesi artar, moralini artırır.” dedi. Kadisiye harplerine girdi âmâ olarak.

Bu zât ilk evvel Peygamber Efendimiz’e geliyor:

“–Yâ Rasûlâllah diyor. Benim evim uzak diyor, Ravza’ya diyor. Bana müsâade var mı diyor, ben evimde namaz kılayım.” diyor.

Efendimiz bir müddet sükût ediyor. Sonra yine bu İbn-i Ümm-i Mektum gerekçeler bildiriyor.

“–Beni mescide götürecek kimse yok diyor. Yolda haşerat var diyor. Ben görmüyorum, haşerattan kendimi koruyamam diyor. Benim evde kalmama, evde namaz kılmama müsâade eder misiniz?” diyor.

Efendimiz:

“–Yok diyor, hayya ale’s-salâh, hayya ale’l-felâh, Cenâb-ı Hakk’ın çağrısı, bunu duyuyor musun?” diyor.

“–Duyuyorum.” diyor.

“–O zaman diyor, cemaate devam et.” buyuruyor. (Bkz. Ebû Dâvûd, Salât, 46/552)

Bu, cemaat, bizim seherlere kalkmamız kadar mühim çok. Ve câmilerin îmârı da cemaatle oluyor.

Elhamdülillah, hepimiz güçlü-kuvvetliyiz, dinciz. Eğer namazı biz cemaatle camide kılarsak Cenâb-ı Hak bize zaman içinde zaman verir. İşimiz daha çok rast gider. Fakat namazı son dakikaya bırakırsak, şu telefona bakayım, şuna bakayım, şuna şunu vereyim diye dünya hesabına bakarsak, o zaman olmaz. Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti azalır.

Namaz büyük bir rahmet çekiyor, fahşâdan-münkerden koruyor.

İnsan anatomisini Cenâb-ı Hak en güzel secde edecek şekilde halketti ki rahat rahat, bol bol, huşû içinde secde etsin. Secde etmeye gücü yok, oturduğu yerde kılacak, oturduğu yerde yok, yatarak kılacak, fakat namazı aslâ terk yok. Namazın da fazileti, onu mescidde kılabilmek. Yeri mescide uzak vs. o zaman hiç yoksa müesselerimizde cemaatle namaz kılmak. Fakat fırsat olduğu zaman da camiyi unutmamak. Çünkü; “Mü’minin cemaate devam ettiğini görürseniz onun müslüman olduğuna şahitlik edin.” buyruluyor. (Tirmizî, Îman 8, Tefsîru sûre(9). Ayrıca bk. İbni Mâce, Mesâcid 19)

Bundan daha güzel şehâdet mi olur?..

Burada:

قَدْ اَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

(“Mü’minler kurtuluşa erdi.” [el-Müʼminûn, 1])

Ondan sonra “namaz” geliyor. Demek ki namaz bir vitamin. Koruyacak, muhafaza edecek.

Oruç bir vitamin. Oruç da ne yapacak? Senin merhametini artıracak. Açları düşüneceksin. Allâh’ın verdiği nîmeti tefekkür edeceksin. Sayamazsın. Her mahlûkâtın bir çeşit yemeği var. Senin çeşit çeşit, Allah sana ikram ediyor.

اَفَلَا يَعْقِلُونَ

(“…Hiç düşünmüyorlar mı? (Yolculuk nereye?)[Yâsîn, 68])

اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ

(“…Hiç düşünmez misiniz?” (el-En‘âm, 50]) buyruluyor.

Cenâb-ı Hak boş şeylerle zamanımızı ziyan etmemizi asla arzu etmiyor. En mühim şey, zaman. Zamanın esasını, kıymetini biz son nefeste anlayacağız. Zira Cenâb-ı Hak son nefesi bildiriyor:

“Ölüm ânı gelir de «Yâ Rabbi, azıcık biraz müsâade etsen de infak etsem (İnfak sırf parayla değil. Her şeyle infak. Allah yolunda gayret) sâlihlerden olsam demeden evvel infak edin.” (el-Münâfikûn, 10) buyuruyor.

Son nefeste bitiyor. Kabirde yok vs. yok!..

“Benim arkamdan evlâtlarım yapar…” Geç! Yapar, yapmaz!.. Yapsa bile senin sağlığında yaptığın kadar onun bir ehemmiyeti yok.

Efendimiz’in en çok şeyi, boş vakti müslümanın zâyî etmesini istemezdi. Onun için sorardı:

“Bir hasta ziyaret ettin mi?” derdi.

“Bir yetim başı okşadın mı?” derdi.

“Bir cenaze teşyiinde bulundun mu?” derdi. (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

İrşad bekleyeni irşad ettin mi?

Velhâsıl demek ki bir müslüman;

وَالْعَصْرِ

“Zamana andolsun” (el-Asr, 1) diyor…

Zamanı borç veremezsin, borç alamazsın. Dünü geriye getiremezsin. Dün yaptıkların, dosya yukarıya gitti. Onun için boş zaman, Rasûlullah Efendimiz, Cenâb-ı Hak bir kulda boş zaman istemiyor. Dershanedesin. Bir dünya dershanesinde bile ne kadar bir gayret gösteriyorsun. Hadi, dünya dershanesinde sınıfta kaldın; ikinci imtihanda geçersin vs. Fakat bu öyle değil. Son nefeste bitiyor. Kabirde kazanmak yok, öbür tarafta kazanma yok. Bitti artık, bitti gitti! Onun için, boş zaman çok mühim…

Bugünkü bilhassa en mühim felâket, hem insan kendisini ziyan ediyor, hem de evlâtlarını ziyan ediyor. Evlâtlar Allâh’ın birer emâneti. Onun üzerinde iyi durmak lâzım. Bir baba eve erken gitmeli. Çocuklarıyla haşır-neşir olmalı. Onlara hâliyle tesir etmeli.

Fakat bugünkü moda, eve geç gelmek, sabahleyin de geç kalkmak. Sabah namazının da seherlerin de geçmesi. Bu olmuyor bu! Çok sakat bu!..

Bize rahmetli Musa Efendi; ben bir gün eve geç kaldım. O da 15 yaşında vardım-yoktum. O da daha yeni ezan okunmuştu akşam.

“–Oğlum dedi, bir daha dedi, geç kalırsan, gelme!” dedi. Bir o! Ondan sonra bir daha mümkünü var mı?..

Annenin-babanın o şahsiyeti tesir eder çocuğa. Onun için yavrumuzla oturmamız lâzım, sohbet etmemiz lâzım. Ona dînî telkinlerde bulunmamız lâzım.

Gece geç gel, sabahleyin geç git, otel gibi, o zaman yavruları ziyan etmiş oluyoruz. Nasıl anne-baba hakkı ödenmezse, evlât hakkı da kıyamet günü gelecek. “Anam-babam beni ihmal etti, sokağın insafına bıraktı. Kaldırımların insafına bıraktı…”

Onun için evlâtlarımız çok mühim. Yine rahmetli Mûsâ Efendi babamız, Âbidin Amca’yla beraber bizi, iki hafta-üç haftada bir, cumartesi günleri mağazaya çağırırdı. Biz de o zaman 14-15 yaşında vardık-yoktuk. Bize İstanbul camilerini dolaştırırdı. Süleymaniye’yi, Eyüb Sultanı, Sultanahmed’i filân… O câmilerin maddî-mânevî yapısı hakkında mâlumatlar verirdi. Ecdat niye bu câmileri yaptırdı, niye bu kadar ihtimam gösterdi?..

Hocaefendileri gezdirirdi. O zamanki meşhur hocaefendileri. Ondan feyz alalım diye.

Akşamleyin de bize Konya Lezzet lokantası vardı, bir mükâfat, o zaman tabi şimdiki gibi böyle bolluk yemekler filân yoktu. Lokanta da yoktu doğru-dürüst. Bizi akşamleyin Konya Lezzet lokantasına götürürdü, bir mükâfat. O gezinin sonunda bir ihsanda bulunurdu. Hattâ biz de beklerdik, cumartesi gelse de, 15 günde bir, 21 günde bir, cumartesi gelse de gidip babamız bizi dolaştırsa.

Boğazın önünde, şu Beylerbeyi’nde dururdu, boğaz hakkında mâlumat verirdi. Şu manzaraya bakın derdi, şu Boğaz’a, bizi tefekküre davet ederdi. Şu boğaz biraz daha geniş olsa, bu güzellik olmaz, Çanakkale boğazı gibi olur. Biraz dar olsa dere gibi olur. Allah ne güzel bir ihsan, ikramda bulunmuş!..

Velhâsıl bir babanın, evlâdının derinliğine girmesi lâzım. Bugün maalesef bakıyorum her yerde, aile toplantısında, herkesin elinde bir telefon, herkes kendi dünyasına göre yerlere girip çıkıyor. Ve en büyük israf, zamanın israfı. Onun için zamanı boş geçirmemek lâzım. Cenâb-ı Hak onu aslâ, aslâ, aslâ istemiyor.

Ne buyuruyor:

“Onlar, ayaktayken, otururken, yanları üzerindeyken Allâh’ı (tefekkür ederler) zikrederler. (Nasıl zikredecek?) Göklerin ve yerin yaratılışını derinden derine tefekkür ederler…” (Âl-i İmrân, 191)

Efendimiz semâya bakardı tefekkür ederdi, toprağa bakardı tefekkür ederdi. Hepsi, ilâhî, kevnî âyetler…

Atmosfere bak, kevnî âyet. Oksijen artsa ne olur, eksilse ne olur? Toprak hiç şaşırıyor mu? Kışta verdiğini yazda veriyor mu? İlkbaharda verdiğini sonbaharda veriyor mu?

Velhâsıl; bir meyveler, nasıl bir termosun içinde Cenâb-ı Hak taksim ediyor? Kabını koyduğun zaman, alıp yiyorsun. Hep kula ikram, devamlı ikram. “Sayamazsınız” buyuruyor. (Bkz. en-Nahl, 18)

İnsan Sûresi’nde Cenâb-ı Hak; “…İster nankör ol (buyuruyor), ister şükredici ol.” diyor, bu kadar nîmet karşısında. (el-İnsân, 3)

Demek ki hayatımızın bütün muhtevâsında İslâm olacak. Bir yerde İslâm unutulmayacak. Bir yerde Rasûlullah Efendimiz unutulmayacak. En büyük nîmet…

Cenâb-ı Hak:

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

“…O gün, verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8) buyuruyor.

En büyük nîmet, İslâm nîmeti. Daha büyüğü var mı bunun? Ebedî hayat var, bitmeyen bir hayat var.

Gelen niye geliyor, giden nereye gidiyor? Bu akış nereye? Ondan sonra Rabbimiz:

“Onlar, (zekât için) bir faaliyet gösterirler.” (el-Mü’minûn, 4) buyuruyor.

Nasıl faaliyet göstereceksin? Helâlden kazanacaksın. Haram paranın zekâtı yoktur. Yani bir adam bir meyhane işletiyorsa, kumarhane işletiyorsa, bunun zekâtı yoktur. Tefeciyse adam, onun zekâtı yoktur.

Zekât, mü’minin borcudur. Mü’min, bu borcunu Kur’ân-ı Kerîm’deki sekiz yerden birine vermesi lâzım. Borcunu ödemesi lâzım. Yani zekât, imkânı olanın ortakları vardır. Ortaklara “fâilûn” kazanır kendi helâlden kazanacak. Verirken de;

“–Haydi al, verdim gitti, ben hesabımı yaptım.” demeyecek. Arayacak, bulacak…

Hattâ bir âyet söyleyeyim. Orada Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

(Siz zekâtlarınızı, sadakalarınızı) daha ziyade kendini Allâh’a adayanlara verin. (Onlar mahrumdur.) Onlar, iffetleri dolayısıyla (gelip sizden istemezler)… Sen onları sîmâlarından tanırsın…” (Bkz. el-Bakara, 273) buyuruyor.

Yani demek ki bir mü’minin kalbi rikkat, hassâsiyet olacak; muhtacı, şöyle baktığı zaman tanıyacak onu. Bu çok mühim hassâsiyet.

Efendimiz, dağıtırdı. Ganimetler gelirdi, dolardı diyor Âişe Vâlidemiz. Fakat Efendimiz onu dağıtmadan huzur bulamazdı. Yani Efendimiz, doyurmakla doyardı.

Bu çok mühim, yani doyurmakla doyardı. Ne şekilde doyardı doyurmakla? Onun hazzıyla doyardı. Ve bir mü’mini sevindirmekle, bir mü’mine huzur vermekle doyardı.

Demek ki bakacağız kendimize, bir imtihan edelim:

–Kıldığımız namaz bize bir huşû veriyor mu, bir huzur hâli veriyor mu? Yoksa mecburiyeti yaptım gitti mi oluyor?

–Boş vaktimiz oluyor mu? Kirâmen Kâtibîn devamlı tespit ediyor. Dosyaları gönderiyor.

–Konuşmamız hangi minvalde?

Onların hepsi karşımıza çıkacak. Nasıl bugün bir cep telefonu hemen çıkartıyor karşımıza konuşanları…

“Fâilûn” buyuruyor. Bu niçin?

Mü’min, mü’mine zimmetlidir. Müşkül durumda olan bir kardeşimizi arayıp sorduk mu? Etrafa sorduk mu, burada kim muhtaç?

Eskiden bakkallara gidilirmiş geçmiş tarihimizde. Borçluların borçları ödenirmiş. Ve bunu öderken de ona bir haz verirmiş.

Öyle bir merhamet ki, her yerde bir hamalların koyacağı bir mola taşı, her mahallede. Her mahallenin bir çeşme yaptırma şeyi vardı. O zaman sular bol değildi, kuyular vardı.

Yani öyle bir durum ki müslümanın, “dünyada ne yaratıldı” insan için yaratıldı. Hayvanlar da insan için. Nebâtat da insan için. Her şeye o tefekkürle bakacak.

“Efendim, ben iyiyim, yapıyorum, yaptım…” Değil!

Bir delikanlı geldi Rasûlullah Efendimiz’in yanına. O;

ثُمَّ لَتُسْئَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

âyeti indi. “…Verdiğimiz nîmetlerden sorulacaksınız.” (et-Tekâsür, 8)

“–Yâ Rasûlâllah dedi, benim verecek bir hesabım yok dedi. Ben rahatım dedi. Hiçbir şeyim yok.” dedi.

Efendimiz sordu:

“–Delikanlı dedi, senin gölgelendiğin bir ağaç var mı?” dedi.

Bak Cenâb-ı Hak ağacı yaratıyor. Ağacı yaratmasa çöl olur dünya. O ağaçtan hem gölgeleniyorsun, hem sana meyve veriyor. Hem bir oksijen veriyor. Toplumun bir akciğeri mahiyetinde.

“–Gölgelendiğin bir ağaç var mı?”

“–Var yâ Rasûlâllah!” dedi.

“–Bak ayağın, ona göre bir pabuç var mı?” dedi, rahat yürümen için. Bak, hayvanlarda yok o.

Üçüncüsü, o zaman tabi soğuk su çok kıymetliydi. Buzdolabı filân yok. Çöl sıcak.

“–İçtiğin soğuk su var mı?” dedi.

“–Var.” dedi.

“–İşte sen de bunların hesabını vereceksin.” buyurdu. (Bkz. Süyûtî, VIII, 619)

Velhâsıl insan, evlâdını da bu cömertliğe alıştıracak. Komşu hastalandı; bizim çocukluğumuzda, komşuya bir hastaya çorba gidecek, bunu büyükler götürmez, çocuklarıyla gönderirlerdi, vermeye alışsın.

O zaman fakirlik çoktu. Muhtaçlar otururlar kapıya öyle beklerlerdi. Büyükler, çocukların cebine para verirdi:

“–Oğlum bunları dağıt.” derdi.

Çocuk heveslenirdi. “Allah râzı olsun evlâdım, aman ne güzel, aman Allah seni şöyle yapsın, böyle yapsın.” diye onun duâsını alırdı gariplerin.

Bu, 125 yerde geçiyor Kur’ân-ı Kerîm’de; zekât, sadaka ve infak. Yani bir kulun verebilmesi.

Yine; “تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ” geçiyor. Umulur ki, beklenir ki, onlar kurtulur, Cennet’e…  (Bkz. Fâtır, 29)

Kim onlar? Birincisi, Kur’ân’ı tilâvet edenler. (Bkz. Fâtır, 29) Yaşayanlar, yaşatanlar, Kur’ân-ı Kerîm’e omuz verenler. Müesselere güç verenler.

Ondan sonra, “namazlarını huşû ile kılanlar.” (Bkz. Fâtır, 29)

Üçüncüsü, “zaruret varsa gizli, zaruret yoksa hafi olarak Allah’ın verdiğinden infak edenler.” (Bkz. Fâtır, 29)

Umulur ki bunlar kurtuluştadır, Cenâb-ı Hak; “تِجَارَةً لَنْ تَبُورَ” buyuruyor. (Bkz. Fâtır, 29)

Onun için bir müslüman, cömert olacak. Cenâb-ı Hak zengin yapabilir, takdîr-i ilâhîdir. Onu da bilecek ki bunu Cenâb-ı Hak ihsân etti, ikram etti. Fakat gâfil insan için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki Velfecri Sûresi’nde:

“Biz ona veririz diyor, imtihan olarak veririz diyor. O da sevinir, Allah beni seviyor ki, beni zengin etti, diyor.” (Bkz. el-Fecr, 15) Değil! İmtihan.

“Öbürü de üzülür diyor, Allah bana vermedi diyor, demek ki Allah beni önemsemedi.” (Bkz. el-Fecr, 16) Değil!

Varlık da imtihan, yokluk da imtihan.

Zenginlik imtihan: Riyazat hâlinde yaşayacaksın. İsraf yok, pintilik yok. Allah için kazanacaksın. Müesseseni Allah için kuracaksın, Allah için vereceksin. Âhiretini kazanacaksın.

Çünkü mülk senin değil. Mülk, Allâh’ındır. Mülk, ne toplumundur, ne fertlerindir sistemlerde olduğu gibi, beşerî sistemlerde. Mülk, Allâh’ındır. Onun için mülkü bir emanet olarak kabul edeceksin, alacaksın.

Bir de Cenâb-ı Hakk’a olan samimiyetini, Cenâb-ı Hak bir âyette bildiriyor:

“Sevdiklerinizden vermedikçe (Allâh’a yaklaşamazsınız buyuruyor) birre vâsıl olamazsınız…” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor.

Demek ki Cenâb-ı Hak sana verdikleriyle senin test ediyor îmânını. Senin dostluğunu test ediyor. Şu dünyada, fânî âlemde Cenâb-ı Hak’la dost olmayacağız da kiminle dost olacağız Allah aşkına! Niçin geldik bu dünyaya?!.

Onun için, bir de her yerde yemek yemeyelim. Çünkü bu yediğimiz gıdalar, bedene güç-kuvvet oluyor.

Onun için; “Bunu pişiren nasıl pişirdi? Abdesti var mıydı, besmele var mıydı?..”

Onun için; evimizdeki yemek, en güzel yemektir. Besmeleyle pişen yemek, en güzel yemektir.

Onun için, dışarıdaki yemeklere aldanmayalım. Bir kısmı zaten vitrine ediliyor o dönerler-mönerler filân, birçok fakir-fukarânın nefsi takılıyor, gözleri takılıyor, bir iç çekiyor. O iç çektiği şeyi sen yiyorsun. Onun için, bu, gıdamıza dikkat edeceğiz. Gıda “üssü’l-esas” yani.

Müesseselerimize dikkat edeceğiz. Kiraya kime veriyoruz dükkânımızı? Kiraya verdiğimiz kimse, o topluma, hayrına mı, şerre mi o kiraya verdiğimiz yer çalışıyor. Bunların hepsini hesap etmemiz lâzım.

Mirasa dikkat etmemiz lâzım. 14. âyet Nisâ Sûresi’nde, oraya bir dikkat edelim, ebedî bir azap vardır, Cenâb-ı Hak buyuruyor; Allâh’ın kâidelerinin dışına çıkanlar için.

Ondan sonra:

“Onlar ki iffetlerini korurlar.” (el-Mü’minûn, 5) buyuruyor.

İffet, hayvanda serbest. Hayvanda öyle bir tahdit yok. Fakat insan, farklı olmalı.

Her şeyde iffet:

Gözünde iffet olacak, kulağında iffet olacak. İffete ehemmiyet vereceksin. Giyimin-kuşamında iffet olacak.

İffetsizlik, en büyük felâket. Ona da bir misal verelim:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; bu, zekât hayvanlarının olduğu yere gitti. Zekât hayvanları bir yerde toplanırdı. Oraya bir çoban tayin etti. Baktı, çoban yarı çıplak orada dolaşıyor. Çobana dedi ki:

“–Kaç gündür çalışıyorsun?” dedi.

Çoban, anladı durumu:

“–Yâ Rasûlâllah dedi, bir hatâ mı var dedi yaptığım işte?” dedi.

“–Yok, hatâ yok da, ben, Allah’tan hayâ etmeyeni biz istemeyiz.” dedi. Hesabını verdi. (Bkz. Beyhakî, Şuab, X, 196/7370; Mervezî, Tâzîmü Kadri’s-Salâh, II, 836)

Onun için, her şeyde hayâ. Bilhassa bugün dilde hayâ iyice kayboldu gitti. Ondan sonra Cenâb-ı Hak orada eşler ve durumuna geçiyor.

Ondan sonra mü’min, bugün ticarette “emânetlerine, ahitlerine riâyet ederler” buyruluyor. (Bkz. el-Mü’minûn, 8)

Maalesef bu yok, söz veriyor, sözünde durmuyor. Ödeyeceğim diyor, ödemiyor. Bunu kâr biliyor. Kim sıkıştırırsa orada ödüyor, oraya şey yapmıyor.

Bilhassa yalan çok oluyor. Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmi bundan kahroldu.

Velhâsıl dürüst olacak. Ne şekilde olacak? Rasûlullah Efendimiz daha peygamberlik gelmeden evvel dahî; “El-Emîn geldi, es-Sâdık, en namuslu insan, en temiz insan, en dürüst insan, en emîn insan geldi.” derlerdi.

Demek ki bir mü’min de o şekilde olacak. Bir karakter ve şahsiyet tevzî edecek.

Ondan sonra: “Onlar ki namazlarını muhafaza ederler.” (el-Mü’minûn, 9)

Bilhassa bu diğer âyette de “seherler” çok bulunur.

وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ

(“…Seherlerde istiğfar ederler.” (Âl-i İmrân, 17]) Seherlerde Cenâb-ı Hak davet ediyor, “buyrun” diyor.

Var mı günahın? Allâh’a muhtaç mısın? Seherlerde kalkman lâzım. Erken yatacaksın.

Seher vakti bir uçağın olsa ne yaparsın? İki saat evvelden kalkarsın; aman kaçırmayayım diye.

Her kaçan seher, bir nîmeti kaçırmış oluyorsun.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak:

“İşte bunlar (buyuruyor), asıl vârislerdir.” (el-Mü’minûn, 10) Cennet’i kazananlardır. Yani evet Firdevs, yani en yüksek Cennet bu.

“Firdevs’e vâris olan bu kimseler, orada ebedî kalacaklardır.” (el-Mü’minûn, 11)

Firdevs, en üstün bir cennet olmuş oluyor.

Ondan sonra Cenâb-ı Hak insan yaratılışına:

Biz diyor, insanı bir tefekküre davet ediyor, neden yaratıldı insan? Neden yaratıldı? Yok kadar bir şeyden, spermden. Şu bütün içerideki olan şu mekanizma, şu fakülteler, o yok kadar bir şeyden teşekkül ediyor ana karnında hepsi.

O da bir ibret olarak Cenâb-ı Hak bildiriyor onu:

“Onu sağlam bir karargâhta (rahimde) bir nutfe hâline getirdik.” (el-Mü’minûn, 13) buyuruyor.

“Sonra bu nutfeyi aleka (aşılanmış bir yumurta) hâline getirdik…” (el-Mü’minûn, 14)

Dik, böyle duruyor, baş yukarıda, şey aşağıda, ana karnında bir suyun içinde, bir havuzun içinde.

“…Sonra mudğa…” (el-Mü’minûn, 14) Onu çiğnenmiş bir et, şekilsiz, kafa büyük, kollar ufak, vücutta bir tenâsüp yok.

Sonra onu Cenâb-ı Hak “izam” kemikler teşekkül ediyor, “lahim” kaslar teşekkül ediyor. (Bkz. el-Mü’minûn, 14)

Cenâb-ı Hak İnfitar Sûresi’nde:

“Ey insan (diyor), seni şekilsizlikten en güzel şekilde birleştiren Rabbine karşı seni aldatan nedir?” diyor. (Bkz. el-İnfitâr, 6) Bir yaratılışını bir tefekkür et, Allâh’ın azametini düşün, seni aldatan nedir diyor.

Velhâsıl Cenâb-ı Hak bu maddeleri îfâ etmeyi lâyıkıyla… Bir kalp ve beden âhengi içinde îfâ edilecek. Namaz kılıyoruz, sevinecek; camiye gittik, sevineceğiz. Bir fakirin bir gönlünü aldık, sevineceğiz. Helâlinden kazanarak sevineceğiz. Bereketi Cenâb-ı Hak verir. Irzımız, namus, ona titiz duracağız. Emânete, ticârî hayatımıza örnek olacak, el-emîn, es-sâdık vasfını taşıyacağız. Cenâb-ı Hak -inşâallah- Firdevs Cenneti’ne nâil edecek.

Bir de yaratılışımızı tefekkür… Zerreden küreye bir tefekkür hâlinde Cenâb-ı Hak, olmayı cümlemize -inşâallah- nasîb eder.

Duâmızın kabulü niyâzıyla; Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.