OSMAN NÛRİ TOPBAŞ HOCAEFENDİ 04 MAYIS 2020 SOHBETİ

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi'nin namazın, orucun öneminden ve karantina günlerini nasıl değerlendirmemiz gerektiğinden bahsettiği Erkam Radyo ve Erkam TV de yayınlanan 04 Mayıs 2020 tarihli sohbeti...

4 Mayıs 2020 Sohbeti

Çok muhterem kardeşlerimiz!

Teberrüken, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in azîz, pâk, latîf, mübârek rûh-i şerîflerine;

Ehl-i beytin, ashâb-ı kirâmın, sâdât-ı kirâm hazarâtının, şehidlerimizin, bütün geçmişlerimizin rûh-i şerîflerine;

İçinde bulunduğumuz Ramazân-ı Şerîf’in bütün ümmet-i Muhammed’e hayır, bereket ve rahmet olması;

Cenâb-ı Hakk’ın cümle yer ve gök âfetlerinden, belâ, musibet ve hastalıklarından muhafazası;

Hayırların celbi, şerlerin def’i, ümmet-i Muhammed’in sıhhat, selâmeti ve âfiyeti;

Diğer taraftan;

Hâssaten hastalarımıza şifâ, dertlilerimize devâ, borçlularımıza edâ, nâmurâd olanların bermurâd, nâşâd olanların -karîben- handân u şâdân olması niyâzıyla; bir Fâtiha-i Şerîfe, üç İhlâs…

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- buyuruyor:

Arı vızıltısı gibi bir ses işittik. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e vahyin indiğini anladık. Öyle bir hâl oldu. Allah Rasûlü’nün hâli değişti. Kıbleye döndü. Ellerini kaldırdı:

“Yâ Rabbi! Bizi çoğalt, eksiltme yâ Rabbi! Değerimizi artır, hakir eyleme yâ Rabbi! Ver, mahrum eyleme! Bizi tercih et, başkasını bizim üzerimize tercih etme! Râzı ol, râzı ol!..” diye duâ etti. Sonra:

“Bana on âyet indirildi. Kim bu âyetler muktezasınca yaşarsa «دَخَلَ الْجَنَّةَ» Cennet’e girer.” buyurdu. Ardından da:

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

(“Müʼminler felâh buldu (kurtuluşa erdi).” [el-Mü’mi­nûn, 1]) âyetleri, on âyeti okumaya başladı. (Bkz. Tirmizî, Tefsîr, 23:1)

Muhterem Kardeşlerimiz!

Cenâb-ı Hak, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizʼi âlemlere rahmet olarak gönderdi.

وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ

((Rasûlüm!) Biz Senʼi âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” [el-Enbiyâ, 107])

Diğer 124 bin küsur peygamber, hepsi bir karyeye indi, yalnız Rasûlullah Efendimiz kıyamete kadar gelen bütün ümmetlere Cenâb-ı Hak “رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ” olarak gönderdi.

Yine Efendimizʼin bir vasfını “raûf ve rahîm”, “çok merhametli ve çok şefkatli” olduğunu bildiriyor. (Bkz. et-Tevbe, 128)

Bize de Cenâb-ı Hakkʼın rızâsını alabilmek, Cenâb-ı Hakkʼa dost olabilmek için:

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ buyuruyor.

“Kim Allah Rasûlüʼne itaat ederse, Allâhʼa itaat etmiş olur…” (en-Nisâ, 80)

Yani dolayısıyla bir müʼmin, Allah Rasûlüʼne itaat derecesinde “Rahmet İnsanı” olmaya mesafe katetmiş olur. Elinden, dilinden, yüreğinden ümmet-i Muhammedʼin müstefîd olduğu, rahmet tevzî eden bir müʼmin olmuş olur.

Bir müʼmin rahmet insanı olunca da hayatında, kabirde, âhiretin zor zamanlarında şu ilâhî müjdeye nâil olur:

لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

“…Cenâb-ı Hakkʼa dost olanlar, korkmayacaklardır, üzülmeyeceklerdir.” (Bkz. Yûnus, 62)

İnsanı bu ebedî felâkete sürükleyen, nefsinin “zalûm ve cehûl” olmasıdır. Cenâb-ı Hak buyuruyor:

اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

“…Muhakkak ki o (insan, yani ham insan) çok câhil ve çok cehuldür.” (el-Ahzâb, 72)

Yani burada zalûm; insanı Allâhʼın emirlerinin dışında bir hayat yaşaması, bu şekilde zulmü, kendi kendine zâlim olması, âhiret hakikatlerinden bîhaber yaşaması, böylece âkıbetini vîrâneye döndürmesi. Bu şekilde kendi kendine zâlim olması.

Cehûl ise; niçin dünyaya geldiğinin, kimin mülkünde yaşadığını, geliş-gidişinin niçin olduğunu unutması ve bu şekilde bir hüsrana uğraması. Eğer bir kişi sayısız kitaplar okusa, şayet gelişinden-gidişinden, bir mekteb-i âlem olduğundan habersizse, o insan câhil olmuş oluyor.

Kâinattaki kevnî âyetlerden, ilâhî azamet tecellîlerinden, ilâhî nakışlardan, kudret akışlarından tamamen uzak olarak yaşamış oluyor. Kendi kendine gönül âlemini vîrâneye çeviriyor.

Selâmete ermemiz. O nasıl olacak? Rasûlullah Efendimizʼin zâhirinin ve bâtınının istikâmetinde bulunmakla ancak mümkün olacak.

Tabi Cenâb-ı Hak muhtelif azamet tecellîlerini gönderir; bugün virüste olduğu gibi.

Meselâ Mûsâ -aleyhisselâm-ʼda tufan, çekirge, haşere, kurbağa ve kan gönderdi, mucizelerini, ‘raf 30. âyetinde. Oranın câhil ve gâfil halkı dediler ki:

“‒Mûsâ dediler, sen âlimsin, duâ et geçsin, sana ittibâ edeceğiz.”

Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti, geçti:

“‒Mûsâ dediler, zaten bu geçecekti. Senin bir rolün yok.” dediler. Yine ikinci bir musibet geldi. Yine aynı şekilde oldu.

Velhâsıl en büyük felâket, insanın gâfil olması.

Gaflet nedir? Kalp gözünün önüne bir perde çekilmesidir. Yine gaflet nedir? Günün ortasında Güneşʼi kaybetmektir. Okyanus ortasında dümeni kırılmış bir gemi gibi hangi girdapta boğulacağı belli değil. Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun!

Cenâb-ı Hak buyuruyor, Enfâl Sûresi 22. âyetinde:

“Şüphesiz yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizler, yani vahiyden uzak kişilerdir.” buyruluyor. Allah korusun!

Cenâb-ı Hakkʼın muhtelif âyetlerinde devamlı îkazlar var gafletten kurtulanlar için, gafleti bertaraf etmek, bilenlerden olabilmek. Cenâb-ı Hak:

“…Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9) buyuruyor. Ancak Efendimizʼe ittibâ ile mümkün. Zira;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyruluyor. (Buhârî, Edeb, 96)

İşte ashâb-ı kirâm Rasûlullah Efendimizʼi sevdi, ömürlerini Oʼnun hayatıyla şekillendirmeye gayret ettiler. O heyecanı yaşadılar. Hayatlarını daima Efendimizʼle mîzân ettiler. Böylece “zalûm ve cehûl” olma sıfatlarından kurtulmuş oldular.

Cenâb-ı Hak buyuruyor ilk âyette:

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ

“Müʼminler gerçekten kurtuluşa ermiştir.” (el-Mü’minûn, 1) Yani felâh bulmuştur. Yani hayatın bütün med-cezirlerinde, Cenâb-ı Hakkʼı unutmamak, akîdemizin sağlam olarak devam etmesidir. Bu da bir, îmanda fedakârlık istiyor, bilhassa zor zamanlarda.

Cenâb-ı Hak buyuruyor, Ankebût Sûresiʼnin 2. âyeti:

“İnsanlar imtihandan geçirilmeden sadece «îmân ettik» demeleriyle kurtulacaklarını mı zannediyorlar?” buyuruyor.

Cenâb-ı Hak îmânın zor zamanlarını bertaraf edenleri bildiriyor. Firavunʼun sihirbazları, nasıl bir îman heyecanı içinde? Firavunʼun bütün tekliflerini reddettiler.

رَبَّنَا اَفْرِغْ عَلَيْنَا صَبْرًا وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ

“…Yâ Rabbi! Üzerimize sabır yağdır. Bizim canımızı müslüman olarak al.” (el-A‘râf, 126) dediler. Bir tâviz vermeyelim, îmânımız bir zarara uğramasın dediler.

Yine Cenâb-ı Hak, Habîb-i Neccârʼı bildiriyor. Taşlanarak îmânını korudu.

Ashâb-ı Uhdûdʼu bildiriyor. Hendeğe atılanlar, nasıl îmanlarının selâmeti için râzı oldular.

Ashâb-ı Kehfʼi bildiriyor.

Mekkeli Muhâcirlerle Medîneli ashâbı bildiriyor. Cenâb-ı Hak bizlerin de onlar gibi olmamızı arzu ediyor. Onlar, işte Rasûlullah Efendimizʼle beraber olmuş olanlar.

Cenâb-ı Hak amelde fedakârlık istiyor. Bilhassa zor zamanlarda. Bir Tebük Seferi oldu. Bizim için bir ibrettir. İlk Haçlı seferidir. Şiddetli kuraklık vardı. Yol uzundu. Yaya yürümeye müsâit olmayan bir çöl yolculuğuydu. Hasat zamanıydı, meyvelerin toplandığı mevsimdi. Şiddetli bir sıcaktı. Münâfıklar dediler ki:

“‒Böyle bir sıcakta bir sefere çıkılır mı?” dediler. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede cevaben de:

“‒Cehennem ateşi daha sıcaktır.” (Bkz. et-Tevbe, 81) buyuruyor.

Demek ki hayatın meşakkatleri karşısında sabır istiyor Cenâb-ı Hak. Ve daima âyet-i kerîme hatırlanacak.

“Cehennem daha sıcaktır.” (Bkz. et-Tevbe, 81)

Bu zor zamanlarda bir de nefsin zor zamanlarında nefsin câzibeleri, nefsin desiselerine karşı;

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰیهَا

(“(Nefsini) arındıran kurtuluşa ermiştir. [eş-Şems, 9])

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى

((Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” [el-A‘lâ, 14])

Nefsin de tezkiye olması şart ki, zarûrî ki, bu nefsin zor zamanlardaki nefsin isteklerine karşı bir mukâvemet gösterebilelim. Günahlara, haramların câzibelerine, paranın, makamın ihtirasına karşı, karşı cinse olan temâyüllere karşı kalbin “maâzallah” diyebilmesi. İşte Yusuf -aleyhisselâm- “maâzallah” diyerek büyük bir desiseden kendini kurtarmış oldu.

Cenâb-ı Hak تُفْلِحُونَ, اَفْلَحَ, مُفْلِحُونَ, Kur’ân-ı Kerîmʼde kırk yerde geçiyor. Bilhassa ibadetler oluyor: Namaz, oruç, sadaka, zekât, infak… Cenâb-ı Hak bilhassa bu sadaka, zekât, infak üzerinde Cenâb-ı Hak çok ısrarla âyetlerde duruyor. Bu da bir müslümanın îman seviyesini gösteriyor. Cenâb-ı Hak Kasas 77. âyetinde;

“Allâhʼın sana verdiğinden (sana ihsân ettiğinden, Oʼnun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste. Ama dünyadan da nasibini unutma. (Yani Allah için çalış, yine Allah için infâk et.) Allâhʼın sana ihsân ettiği gibi sen de (insanlara iyilik et) ihsan et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz Allah, bozgunculuğu sevmez.”

Yine Cenâb-ı Hak:

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

“Sevdiklerinizden vermedikçe (harcamadıkça) birre (yani Allâhʼa yakınlığa) eremezsiniz (buyuruyor). Her ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” (Âl-i İmrân, 92) buyuruyor.

Velhâsıl demek ki bu bir îman testi olmuş oluyor.

“İhsân” geçiyor 194 yerde. Cenâb-ı Hak… İhsân, ilâhî kameraların altında olduğunu bir müʼminin idrak ve şuur hâlinde olabilmesi.

Tefekkür geçiyor 137 yerde. Kul, bir ilâhî azameti, Cenâb-ı Hakkʼın kevnî âyetlerini tefekkür hâlinde olacak. “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Cenâb-ı Hakkʼa olan yakınlığını artırmanın gayretinde olacak.

Yine “ey îmân edenler” geliyor 89 yerde. Burada da Hâlık, kuluna hitap ediyor. Kulunu muhatap alıyor. Burada da kul, ben Cenâb-ı Hakkʼın bu hitâbına karşı takvâ sahibi olacak. Takvâ da 254 yerde geçiyor. Bilhassa Ramazân-ı Şerîfʼte bu takvâ duygularımızı daha da artırmamız zarûrî. Bu Ramazân-ı Şerîf, Cenâb-ı Hakkʼın rahmetinin tuğyân ettiği bir ayın içindeyiz.

Cenâb-ı Hak:

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰیكُمْ

Yani “…Cenâb-ı Hakkʼın indinde en keremli kul, takvâ sahibi olan kul...” (el-Hucurât, 13) Dost olan kul.

Başımızdan çok büyük hâdiseler geçecek: Ölüm geçecek. Bir kabir hayatı gelecek. Bir âhirette diriliş geçecek. Bir hesap-kitap geçmiş olacak. Bunun (için) bize en çok faydası olacak; takvâ. Bu da, takvâ olduğu zaman Cenâb-ı Hakʼla bir dostluk meydana gelecek.

Takvâ, nefsânî arzuları bertaraf etme, rûhânî istîdatları inkişâf ettirme, kulun kendisinin ilâhî müşâhedenin, ilâhî kameranın altında olduğunun idrak ve şuur hâline gelebilmesi.

Takvâ neticesinde müʼminde ne olacak? Duygulu bir vicdan olacak. Kul, daimâ bir merhamet tevzî edecek. Rasûlullah Efendimiz “âm ve şâmil merhamet” buyuruyor. Yani “bütün Allâhʼın mahlûkâtına, nebâtâtına şâmil bir merhamet.” (Bkz. Hâkim, IV, 185/7310)

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçti.”

“‒Yâ Rasûlâllah! Nasıl bir dirhem, yüz bin dirhemi geçer?” denilince:

“‒O bir dirhem veren, kendinden koparıp verdi.” (Bkz. Nesâî, Zekât, 49)

Yani sanki Yermuk Harbiʼndeki bir bardak suyun üç tane şehidin ortasında kalması, birbirine ikram ederken üçünün de şehid olması…

Demek ki birincisi, takvânın göstergesi; duygulu bir vicdan. İkincisi, şuurda bir berraklık. İlâhî kameranın altında olduğunu idrâk içinde olacak.

وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ

“…Nereye gitseniz, Allah sizinle beraberdir...” (Bkz. el-Hadîd, 4) Bunu unutmayacak.

Yani bizim arkamızda bir kamera gezdirseler, nasıl dikkat ederiz? Fakat biz daima ilâhî kameraların altında olduğumuzun… Tabi bunu zihin değil kalp idrak hâlinde olacak. Kul, firâset sahibi olacak. İnce düşünce olacak. Bir zarif insan olacak takvâ neticesinde.

Üçüncüsü;

“Beyne’l-havfi ve’r-recâ” (korku ve ümit)

Muvaffakıyetlerde şımarmayacak, zor zamanda ümitsizliğe düşmeyecek. Korku ve ümit arasında bir hayata ulaşılacak. Efendimiz bunu daima bir îkaz hâlinde: Zaferlerde, meselâ Mekkeʼye girişinde, herhangi bir şımarma olmasın, Allâhʼın bir lûtfu olduğunu unutmasın, bunu kendinden bilmesin diye, Rasûlullah Efendimiz:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

“Allâh’ım! Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1)

Yine Uhudʼda çok zor zamanlar oldu. Acaba Allâh’ın yardımı gelmeyecek mi diye kalpte vesveseler meydana geldi. Orada da Rasûlullah Efendimiz:

اَللّٰهُمَّ لَا عَيْشَ إِلّٰا عَيْشُ الْآخِرَةِ

buyurdu. “Esas hayat âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikāk, 1)

Demek ki bir kul, muvaffakıyetlerde de esas hayatın âhiret hayatı olduğunu, zor zamanlarda da esas hayatın âhiret hayatı olduğunu unutmayacak. Böyle bir tahsil olduğu zaman Cenâb-ı Hak kuluna yardım ediyor:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

(“…Allah’tan korkun, Allah size öğretir...” [el-Bakara, 282]) buyuruyor. Eğer siz takva sahibi olursanız, Allah size bilmediklerinizi öğretir. Yani mârifetullah’tan nasipler ihsân eder. Yani kâinattaki hikmet, ibret ve sırlara sizleri âşinâ kılar.

Kırıntı bilgiler ilim değildir. Gerçek ilim, kulu Cenâb-ı Hakk’a götüren ilimdir. Yani o da mârifetullah’tır. Gerçek tahsil, mârifetullah… Mârifet tahsili:

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

(Nefsini bilen, Rabbini de bilir.)

Yani kendini bilen Rabbini bilir. Bir hiçliğini bilir, âcizliğini bilir, bütün gücün-kuvvetin, Cenâb-ı Hak’tan; ihsânın, ikramın, lûtfun Cenâb-ı Hak’tan olduğunu bir idrak hâlinde olur. Rabbiyle dost olabilme gayretinde olur. Âhiret için var olduğunu, dünyanın bir mekteb-i âlem olduğunun idrâki içinde olur.

İlim, Allâh’a yaklaşmaya vesîle olacak. İlim, kulun dâimâ Rabbini yâd etmesi, unutmaması, hiçbir zaman onu unutmamasına vesîle olacak bir müşâhedenin içinde olması. Yani ilim, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz lûtfunu ve sayısız nîmetlerini kul hatırlayacak. Daimâ “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Bir şükür hâlinde ve bir istiğfar hâlinde olacak. Böylece kul, hamd ve şükür, abd-i âcizlik içerisinde yaşayacak, bu şekilde mârifetullah’tan nasip alacak.

Velhâsıl kırıntı bilgilerin girdabında boğulmayacak. Hakk’ı tanıyacak, Hakk’a yakınlıkta mesafe alacak. Dostluğunu ikmâl edecek.

Kul, bu dünyaya arz-ı endam olmak için gönderilmedi. Bunun şuurunda olacak. Yani mevkîlerin taşkınlığı içinde yaşamak için gelmedi. Ne olarak geldi? Arz-ı hâl etmeye geldi. Yani bu dünyada âcizliğinin idrâki içinde, mahviyete bürünerek dolaşacak. Gördüğü her manzara karşısında Cenâb-ı Hakk’ı hatırlayacak; “Aman yâ Rabbi!” diyerek kul olduğunu unutmayacak.

İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor:

“…Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?..” (ez-Zümer, 9)

Esas tahsil, bizi Cenâb-ı Hakk’ı yakından tanımaya götürecek. Cenâb-ı Hak dünyevî ilimler verdi. Bu kâinattaki kevnî âyetlere koyduğu kâideleri bildirdi. Niye bunları Cenâb-ı Hak ihsan etti? O bir basamak olacak, kul (için) Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesîle olacak.

Yine bilenlerle bilmeyenler… Kalp âlemi açılacak, gönül âlemi açılacak, gönülden pencereler açılacak. Bu nasıl olacak? Bir defa şerîat ikmâl edilecek. Şerîatsiz bir tasavvuf olmaz. Neler olacak?

سَاجِدًا وَقَائِمًا

(“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9])

Seherlerde uyanık olacak mü’min. Cenâb-ı Hakk’a istiğfar edecek. Hiçliğini hatırlayacak.

İkincisi:

يَحْذَرُ الْاٰخِرَةَ (“…Âhiretten korkan…” [ez-Zümer, 9])

Bir âhiret endişesi içinde olacak. Kâinat sayfalarını çevirmeyi öğrenecek. Her şeyin fânî olduğunu;

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ

(“Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir.” [er-Rahmân, 26])

Fânîliğini de unutmayacak.

Üçüncüsü:

“…İlâhî rahmeti dileyenler…” وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه

Peygamberler dahî, daima “ظَلَمْنَا” (nefsimize zulmettik) diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmişlerdir. Kul da devamlı Cenâb-ı Hakk’a bir ilticâ hâlinde olacak.

Cenâb-ı Hak buyuruyor:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

“Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde (Allah’tan) korkun (ittikā sahibi olun). Ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) Sakın ha, başka türlü can vermeyin! O da bir sefere mahsus.

Yani bütün sermayemiz hiçlik idi. Her şey Rabbimiz’e âit. Nefsânî arzuları bertaraf ettiğimiz ölçüde, hiçliğimizin idrâki içinde oluruz. Hiçliği idrâk eden bir kul da daima hamd hâlinde yaşar.

Şükür hâlinde olacak. Dilin şükrü olacak. Ya susacak, ya hayır söyleyecek.

Gözün şükrü olacak, gözleri haramlardan, şeytânî vitrinlerden koruyacak. Gözlerin istikâmetini rûhânî vitrinlere çevirecek. Böylece nazar edilen her şeyde ilâhî azameti tefekkür edecek.

Kulağın şükrü olacak. Allah korusun; dedikodu, gıybet, tecessüs, nemime gibi sözlerden kaçacak. Kulağımızı, Kur’ân-ı Kerîm, sohbetler, ezanlar, faydalı tilâvetler ve rûhânî sadâlarla müzeyyen hâle getirecek.

Hâlin şükrü olacak: Maddede kendimizden aşağıya bakacağız, mâneviyatta kendimizden üstümüze bakarak mesafe almaya gayret edeceğiz.

Bedenin şükrü olacak: Allâh’ın verdiği güç-kuvveti, Allah yolunda kullanacağız.

Kalbin şükrü olacak: Verdiği nîmetleri daima tefekkür hâlinde olacak, kul daima “Aman yâ Rabbi!” diyecek. Zikir hâlinde bulunacak. Hiçbir zaman Rabbini, Cenâb-ı Hakk’ı kalp unutmaycak.

Cenâb-ı Hakk’ın nîmetlerini düşünecek: Cenâb-ı Hak, Câsiye 13. âyetinde:

“Göklerde ve yerde ne varsa, hepsini kendi katından âmâde olarak ikram etti (ihsan etti buyuruyor). Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” buyuruyor.

Yine Cenâb-ı Hak;

“Allâhʼın nîmetlerini saymaya kalkarsanız, onu sayamazsınız…” (en-Nahl, 18) buyuruyor.

Ondan sonra gelen âyet, ibadet geliyor:

اَلَّذِينَ هُمْ فِى صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ

“Onlar ki namazda huşû içindedir.” (el-Müʼminûn, 2)

Yani ibadetin iki tarafı var. Bir; şekil tarafı var. İkincisi de rûhânî tarafı var. Şekil tarafıyla rûhânî tarafın bir âhenk teşkil etmesi zarûrî.

Huşû içinde olacak. Kul, Rabbine sığınacak. Ebedî huzur ikliminin içine girmiş olacak. Cenâb-ı Hak; “…Secde et ve yaklaş.” (el-Alak, 19) buyuruyor. Cenâb-ı Hak, bedenin kıblesi Kâbe olduğu gibi kalbin kıblesinin de Cenâb-ı Hak olduğunun, kul, idrâki içinde olacak.

Cenâb-ı Hak Fetih Sûresi’nin sonunda, Efendimiz’in yanında bulunanların nasıl namaz kıldıklarını bildiriyor:

“…Sen onları rükû ederken, secde ederken görürsün…” (el-Fetih, 29) Yani rükûsunda, secdesinde bir rahmet taşıracak.

Cenâb-ı Hak, Meryem Vâlidemiz’i çok seviyor. Onun takvâsı, sadâkati, muhtelif fazîlet vasıflarıyla. Cenâb-ı Hak, Meryem Vâlidemiz -34 yerde geçiyor Meryem Vâlidemiz- “İffetini koruyan Meryem” buyuruyor. (Bkz. el-Enbiyâ, 91)

Fakat namaz o kadar mühim ki namazda Meryem Vâlidemiz’e de bir îkazda bulunuyor:

“Ey Meryem! Rabbine ibadet et, secdeye kapan. O’nun huzurunda rükû edenlerle beraber sen de rükû et.” Âl-i İmrân, 43. âyet.

Yine hadîs-i şerîfte buyruluyor:

Allâh’ın râzı olduğu üç kişiyi şöyle beyan ediyor; -hem kendimiz bunu yaşamalı, hem de evlâtlarımıza bu hadîs-i şerîfin şümûlüne dahil etmeye gayret etmeliyiz-:

Birincisi, -Allâh’ın râzı olduğu üç kişiden biri-: “Gece teheccüde kalkan kişi.”

İkincisi; “Namaz için saf tutan mü’minler.” Yani cemaatle namaz kılmaya teşvik.

Üçüncüsü; “Düşmanla savaş için saf tutan mü’minler.” (Bkz. Ahmed, III, 80; İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, IV, 202/19317)

Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu kişiler olmuş oluyor.

Yine Cenâb-ı Hak namazla ilgili:

“Ey Âdemoğlu! Her mescide gidişinizde (yahut her secde edişinizde) güzel elbiseler giyin…” (el-A‘râf, 31)

Yani huşûyu artırması, huşûyu bozacak şeylerden kaçınması, ilâhî huzurda olduğunun, kalp idrâki içinde olacak.

Hattâ büyüklerden görürdük biz; meselâ seccâdenin püskülünü bile düzeltirlerdi. Terliklerini çıkartırken, terliklerini çok düzgün olarak, kıbleye doğru koyarlardı.

Cenâb-ı Hak insanın anatomisini en güzel şekilde secde edecek şekilde halketti. Kıyamet gününde, hiçbir gölgenin bulunmadığı dehşetli bir mekânda, Arş-ı İlâhî’nin gölgesiyle taltif edilen yedi kişinin sınıfından biri de kalbi mescidlerde asılı olanlar, yani namazlarını mescidde kılanlar. (Bkz. Buhârî, Ezân, 36)

Tabi şimdi bir virüs hâdisesi var. İnşâallah, bu zamanla kalkar, -inşâallah- beş vaktimizi cemaatle câmide kılmanın feyzine, rûhâniyetine erişiriz -inşâallah-.

Yine Cenâb-ı Hakk’ın en büyük, insana verdiği nîmet;

“…Gerçek namaz, hayâsızlıklardan, kötülüklerden alıkoyar (fahşâdan-münkerden korur)…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.

Fakat yine bir geometrik bir namaz kılıyor, rûhâniyet yok; ona da Cenâb-ı Hak:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ buyuruyor.

“Yazıklar olsun o namaz kılana!” (el-Mâûn, 4) buyuruyor.

Yine İbrahim -aleyhisselâm- yüksek bir takvâ ile namaz kılmak için Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ediyor:

“Yâ Rabbi (diyor) beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle...” (İbrahim, 40)

Yani demek ki bir babanın-annenin derdi, neslinin namaz kılanlardan olması. Namazda gevşeklik, terk etmek, çok büyük felâket. Zira o Sekar Cehennemi’ne girenlerin birinci vasfı:

“Biz namaz kılanlardan değildik.” diyor.

İkincisi:

“Fukarâya yemek yedirmezdik.” diyor.

Yani bizim vicdânımız yoktu diyor, zayıftı diyor, yani kendimizi düşünüyorduk diyor, vicdânımız kuruydu diyor.

Üçüncüsü:

“Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık.” buyruluyor.

Cep telefonunun, menfî propagandaların şeyinde gidiyor -Allah korusun-. Bu, “gaflete dalanlarla birlikte biz de gaflete dalardık” buyruluyor.

Cezâ gününü de, tabi kalp kararıyor; “Cezâ gününü de yalanlardık. O hâldeyken ölüm bize gelip çattı.” buyruluyor. (Bkz. el-Müddessir, 40-47)

Yine bu çok mühim:

Ebû Firas, Efendimiz’e su getirirdi. Geceleri Efendimiz onunla ihtiyacını görürdü, abdest alırdı. Bir gün:

“–Ebû Firas dedi, ben herkesin mukâbilini verdim, sana veremedim dedi. Ne istersin dünyaya ait?” dedi.

“–Yok dedi Ebû Firas. Yâ Rasûlâllah! Ben dünyaya ait bir şey istemiyorum dedi. Ben dedi, (işte; اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ : (“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” [Buhârî, Edeb, 96]) Sen’inle (âhirette) beraber olmak istiyorum.” dedi.

“–Ebû Firas dedi, çok zor şey istedin.” dedi. Çünkü peygamberlerin seviyesinin en üstünü Efendimiz.

“–Dünyevî bir şey iste.” dedi.

“–Yok dedi, yâ Rasûlâllah, yok dedi. Dünyevî hiçbir şey istemiyorum.” dedi.

Nasıl bir Rasûlullah’a hayrandı.

“–O zaman dedi, Ebû Firas dedi, sen bana yardımcı ol dedi. Çok çok Allâh’a secde ederek bana yardımcı ol.” dedi. (Bkz. Müslim, Salât, 226)

İşte muhterem kardeşler! Ramazân-ı Şerîf’teyiz. Tabi seherlerin ihyâsı. Cenâb-ı Hak mü’minin seherler üzerinde tekâmül etmesini arzu ediyor. وَالْمُسْتَغْفِرِينَ بِالْاَسْحَارِ (“…Seher vaktinde Allahʼtan bağışlanma dileyenler.” [Âl-i İmrân, 17]) buyuruyor. Seherlerde Cenâb-ı Hak kapılar açıyor.

سَاجِدًا وَقَائِمًا (“…(Geceleyin) secde ederek ve kıyamda durarak…” [ez-Zümer, 9]) buyruluyor. Bilenlerden olmamızı…

سُجَّدًا وَقِيَامًا (“…Secde ederek ve kıyamda durarak…” [el-Furkân, 64]) buyuruyor. İlâhî rahmetin üzerimizde tecellî etmesini…

Velhâsıl bu, gündüz, gece alınan feyizle mânen aydınlık ve huzurlu olur. Yani gece biz ne kadar seherde bir feyz alırsak, gündüz de o kadar aydınlık olur, nefsânî arzulara karşı mukâvemet artar, gündüzümüz o şekilde geçer, geceye bir hazırlık olur. Gece-gündüz devamlı, mânevî olarak bir vardiya hâlinde devam ederler.

Seherler bir istiğfar zamanıdır. Cenâb-ı Hak kapıları açıyor. Kelime-i tevhîdi tekrar tefekkürle bir nevi îmânın tecdidi, îmânı yenileme saatleridir.

Yine Efendimiz’le selâmlaşma, muhabbetimizi arz etme vakitleridir, salevât-ı şerîfe vakitleridir. Havanın loş karanlığı içinde kabir âlemine girebilmenin bir ön hazırlığıdır.

Rasûlullah Efendimiz:

“Bütün lezzetleri kökünden yok eden ölümü çok çok hatırlayın.” buyuruyor. (Tirmizî, Kıyâmet, 26)

Yine Efendimiz duâlarında sık sık:

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ

(“Ey Allâh’ım! Kabir azâbından ve Cehennem azâbından Sana sığınırım…” [Buhârî, Cenâiz, 88; Müslim, Mesâcid, 128-134]) buyururdu.

Yine, vücudumuzun nasıl maddî merkezleri var; kalp, akciğer, karaciğer, mide… Mânevî merkezlerimiz de var, bunlara “letâif” deniyor. Bunların zikirle müzeyyen hâle gelebilmesi.

Bunun neticesinde:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

(“…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allâhʼı anmakla mutmain olur (huzura kavuşur).” [er-Ra‘d, 28])

Cenâb-ı Hak’la kalbin beraber olmasına bir vesîle olması…

Yine Efendimiz buyuruyor:

“Yeniden dirilme günü çok sıcak bir gündür. O gün ferahlamak için şimdiden oruç tut buyuruyor.

Kabir yalnızlığı için gece karanlığında iki rekât teheccüd namazı kıl buyuruyor.

Kıyâmetin büyük hâdiselerine karşı, imkânın varsa bir kere haccet ve muhtaca sadaka ver.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 165)

“Ya haklı yere bir söz söyle yahut kötü bir söz söylemekten dilini tut.” buyruluyor. (Müslim, Îmân, 77)

Efendim, ondan sonra gelen âyette, tabi burada, namaz, namazın yanında oruç var. Tabi Ramazan içinde olduğumuz için oruç da çok mühim. Kısaca, oruçta, orucun fârikaları neler?

“لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” “…Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183) buyruluyor.

Birincisi; Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olabilmek. Kur’ân-ı Kerîm Ramazan’da indi.

Hamd ve şükür tâlimi. Nîmetlerin kadrini tefekkür etmek.

Cömertlik, diğergâmlık tâlimi.

Sabır tâlimi. Nefsânî arzular frenlenecek.

Teennî tâlimi. Sabır tâlimi. İnsanın acele etmeyip ihtiyatlı davranması mânâsına gelen teennî, bu şekilde, oruçla da sabır, teennî hâlinde olabilmek.

Mâneviyat tâlimi. Nefse karşı girişilen büyük bir cihad.

Güzel ahlâk tâlimi. Makbul bir oruç, bütün uzuvların, bilhassa kalbin iştirak ettiği oruçtur. Cenâb-ı Hak’la beraberlik şuuruna kavuşmaktır.

İhlâs tâlimi. Kul devamlı Cenâb-ı Hakk’ın rızâsında olacak oruçluyken.

Zühd ve riyâzat tâlimi. Helâlleri bile asgarîde kullanmış oluyoruz.

Velhâsıl böyle bir oruç;

“لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” “…Umulur ki siz takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183) Yani Allâh’a yakın bir kul olabilirsiniz.

Fizik boşluk kabul etmediği gibi, gönüller de boşluk kabul etmez. İmâm Şâfiî Hazretleri buyuruyor:

“Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen bâtıl seni işgal eder.”

Câfer-i Sâdık Hazretleri:

“Babam bana üç şeyle beni terbiye etti. Bana dedi ki:

«Oğlum! Gâfil ve fâsık arkadaşlarla beraber olma. Selâmete eremezsin.

İkincisi; günah işlenen yerlere girip çıkan, töhmet altında kalır.

Diline sahip olmayan da pişman olur.»”

Tek çâre, sâdıklarla beraber olabilmek. Çünkü Cenâb-ı Hak:

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ

“Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3)

Onun için de beraberlik, sâdıklarla beraber olabilmek.

Yine, o hesapların verildiği zor bir an… Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede, Kehf Sûresi’nde:

“Vay hâlimize (derler mücrimler). Bu nasıl bir kitapmış (derler). (Kitabını oku, denilecek.) Küçük-büyük hiçbir şeyi bırakmaksızın yaptıklarımızın hepsini sayıp dökmüş…” (el-Kehf, 49)

Velhâsıl böyle bir manzarayla da…

Yine Lokman -aleyhisselâm-’ın ayrı ayrı, evlâtlarına tavsiyeleri var.

Velhâsıl; Mevlânâ; “Sözün maskarası olma.” diyor. Boş vakit kalıp da, bu da lâubâlîlik, gevezelik -af edersiniz- şeylerle meşgul olma, buyuruyor.

Efendimiz, bunun için bir boşluk olmasını istemezdi. Âyet de öyle:

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

(“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel.” [el-İnşirah, 7-8])

“Bir yetim başı okşadınız mı?

Bir aç doyurdunuz mu?

Bir hasta ziyaretinde bulundunuz mu?

Bir cenâze teşyiinde bulundunuz mu?” (Bkz. Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 12)

En mühimi; emr-i bi’l-mârûf, nehy-i ani’l-münkerde bulundunuz mu?.. Yani yaşayarak. Hem yaşayacaksın, hem de yaşadığını yaşatacaksın.

Üç türlü insanın ru’yetullah, Cenâb-ı Hakk’ı göreceği müjdelenmiştir:

“Bir; saf ve samimî kalpler. Berrak kalpler.

İkincisi; gecenin karanlığında Güneş’i bulanlar. Yani seherleri ihyâ edenler.

Üçüncüsü; ölüm ve ötesini hiç unutmayıp ömür boyu havf ve recâ / korku ve ümit hâlinde yaşayanlar.”

Bugün kardeşler, bir ev karantinasına girdik. Şartlar… Cenâb-ı Hak bir salgın hastalık veriyor. Tabi bunun hikmetleri çok, bu hastalığın. Ev karantinasında kalmaya insanlar mecbur oluyor.

Cenâb-ı Hak, işte;

“Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3) buyuruyor.

Muhterem Kardeşlerimiz!

Ramazân-ı Şerîf’i idrâk ediyoruz. Bu rahmet mevsiminde vazifemiz;

Büyük bir ümitle Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapısına yönelmektir.

Cenâb-ı Hak, bizi bollukla ve darlıkta imtihan ediyor. Her hâlükârda ilticâ hâlinde olmamızı arzu ediyor. Daha evvel bahsettiğimiz gibi, esas hayatı, âhiret hayatını düşünmek…

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

(“Ancak Sana kulluk eder ve ancak Sen’den yardım dileriz.” [el-Fâtiha, 5])’i düşünmek…

Eğer “اِيَّاكَ نَعْبُدُ” Allâh’a topluca kulluk olursa;

“وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Allah’tan yardım geliyor.

Fakat maalesef “اِيَّاكَ نَعْبُدُ” olmazsa, Cenâb-ı Hakk’a toplum hâlinde kulluk olmazsa, toplum eğer Rabbini unutursa, gaflete dalarsa, niçin dünyaya geldiğini, kimin mülkünde olduğunun farkında olmazsa, o zaman “وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Allâh’ın yardımı kesiliyor. Cenâb-ı Hak bir îkaz hâlinde.

Bugün salgın hastalık sebebiyle zor bir imtihandayız. Böyle zamanlarda müslüman dâimâ nikbin olacak, bedbin olmayacak; birinci şart. Yani ümitvar olacak, iyimser olacak, asla yes’e ve ümitsizliğe kapılmayacak.

Dâimâ Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği nîmetleri düşünerek hamd edecek. En büyük nîmet, İslâm nîmeti. En büyük nîmet, Efendimiz’e ümmet olma nîmeti. Şükredecek, hamdedecek, şükredecek. Tevekkül, teslîmiyet ve rızâ hâlinde olacak. Başta İslâm ve îman nîmetini, ümmet-i Muhammed olma bahtiyarlığını tefekkür ederek şükrünü ziyâdeleştirecek.

Yine biz mü’minler, yegâne hak dîn olan İslâm’ın telkini bize, biz mü’minlere yegâne hak dîn olan İslâm’ın telkini:

Varlıkta ve bollukta ve rahat zamanlarda şımarmamak, kibir ve israfa meyletmemek. Maalesef bu israf olduğu zaman, Cenâb-ı Hak; “İsraf edenler, şeytanların arkadaşlarıdır. Şeytan ise Rabbine çok nankördür.” (el-İsrâ, 27) buyuruyor.

İkincisi:

Darlıkta ve yoklukta da ye’se, ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmamak, ümitsizliğe kapılmamak.

Varlığın da darlığın da, zor zamanların imtihan olduğunun farkında olacak. Cenâb-ı Hak bir îkaz mâhiyetinde, bize kendisini tanıtıyor, insanoğlunun hâlet-i rûhiyesini ve zaafını haber veriyor. Buyuruyor ki âyet-i kerîmede:

“İnsan var ya (buyuruyor), Rabbi kendisini imtihan edip ikramda bulunduğunda, bol nîmet verdiğinde «Rabbim bana ikram etti.» der. (Onun bir imtihan olduğunun farkında olmaz. Mülkün Allâh’ın olduğunu unutur, israfa dalar. İkincisi, ondan sonraki âyet:)

Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise «Rabbim beni önemsemedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

Belki bu kendisi için nîmet! Fakat gâfil insan bunu düşünemez. Yine âyette:

(Gâfil) insana nîmet verdiğimiz zaman (sevinir ve Biz’i unutur)…” (el-İsrâ, 83)

“İnsana nîmet verdiğimiz zaman (Biz’den) yüz çevirip (kulluğunu unutur); ona bir de zarar ziyan dokunacak olsa yine ümitsizliğe düşer.” (el-İsrâ, 83)

Velhâsıl, demek ki burada, bollukta da darlıkta da kul Cenâb-ı Hakk’ı unutmayacak.

Mevlânâ buyuruyor:

“Gamlar da sürurlar da geçicidir diyor, aldanma diyor, onlar sana gelen bir misafirdir.” diyor. Bu diyor, fânî âlemde diyor, senin için bir imtihandır diyor. Yani esas hayat… “Bu da geçer yâ hû” tekkelerin bir levhası vardır. Demek ki kul, daimâ kulluğunu unutmayacak, gafletten kendisini koruyacak.

Yine Cenâb-ı Hak bu dünyada bazı şeyleri belli bir periyoda bağladığı için onları tabiî karşılıyoruz, herhangi bir korku ve endişeye kapılmıyoruz. Güneş ve Ay’ın her gündüz ve gece, vakitlice vardiya değiştirmesi, havanın oksijen-azot dengesinin hep aynı kalması gibi… Yani hiç düşünmüyoruz ki acaba Dünya’nın ortasındaki magma infilâk eder, ateş Dünya’yı kaplar mı gibi…

Kâinattaki bu ilâhî dengeye mukâbil, Cenâb-ı Hak zaman zaman beklenmedik hâdiselerle biz kullarını îkaz ve ağır bir imtihan etmektedir. Depremler, tsunamiler, seller, kıtlıklar, kuraklıklar, bilhassa günümüzde olan salgın hastalıklar...

Yine Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede buyuruyor, En’âm Sûresi 42-43. âyet:

“Andolsun, Sen’den önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Fakat peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsalar diye, tevbe etseler diye, onları şiddetli darlık ve hastalıklara uğrattık.

Hiç olmazsa onlara azâbımız geldiği zaman yakarıp tevbe etselerdi ya! Fakat (onu da yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü gösterdi.”

Demek ki bu zaman, bir istiğfar zamanı, ilticâ zamanı. Demek ki en çok böyle zamanlarda tevbe ve istiğfâra devam edilecek, Cenâb-ı Hakk’a çok ilticâ edilecek.

Bazı gâfil kimseler, buna bir, “efendim bu tabiat hâdisesidir” diyor geçiyor. Cenâb-ı Hak, Mûsâ -aleyhisselâm- zamanında, müşrikler üç tane musibet geldi. Bir kurbağa musibeti, çekirge, kan vs. tufan. Geldiler Mûsâ -aleyhisselâm-’a:

“–Ey âlim dediler. Bu geçsin dediler, biz sana ittibâ edeceğiz.” dediler. Mûsâ -aleyhisselâm- duâ etti. Bu musibet geçti. Dediler:

“–Mûsâ dediler, zaten bu geçecekti.” dediler. Beş sefer böyle oldu.

Maalesef zamanımızda gâfil insanlar bunu, kendi kendine gelen bir hâdise olarak görüyor. Hâlbuki bu; Cenâb-ı Hakk’ın unutulması, mazlumların âhları… Demek ki böyle bir dünya, bir musibetle karşı karşıya geldi.

Şu da ibrettir; Cenâb-ı Hak mazlumları da muhafaza ediyor. Bugün o Suriye’deki o, şeyde kalan, çadırda kalan mazlumlarda, daha oraya virüs giremedi.

Yani mikroskopla görülemeyecek kadar küçük bir virüs ile dünyadaki müesses nizâmın sarsılması, küresel güçlerin acze düşmesi; güç yarışına girmiş olan insanlığın, bu ihtirâsının ne kadar boş ve kuru bir kavga olduğunu ortaya koydu. Âdeta petrolü ilâhlaştıran kişilere karşı, petrolün sıfırın altına düşmesi. Kur’ân-ı Kerîm tâbiriyle bu gâfillerin hâli; عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ “Çalışmıştır, boşuna!” (el-Ğâşiye, 3)

Yine bu virüs; dünyada üstünlük yarışına girenler, başkalarına tahakküm arzusunun, bencilliğin, böbürlenmenin, ne kadar mânâsız olduğunu, gözler önüne serdi.

Petrolü, insan kanından değerli gören, dünyanın kaynaklarını hoyratça sömüren vahşi kapitalizmin, insanlığa saadet, dünyaya huzur getirmediğini bir kez daha insanlığa hatırlattı.

Yok kadar bir virüs, dünyayı yöneten odakları acze (düşürdü), petrol gücünü bugün neredeyse sıfıra indirdi.

Mazlumları inleten, onların ülkelerini bir mâtem diyarına çeviren, merhamet filizlerini kurutan dev güçlerin, kısa bir sürede nasıl kendi dertlerine düşüp perişan olabildiğini seyretmekteyiz.

Bütün bunlar, -inşâallah- istikbâlde daha âdilâne bir dünya nizâmının kurulmasının zeminini hazırlar. İnsanlığın dünyada var oluş gayesini yeniden sorgulamasına vesîle olur -inşâallah-.

Şayet bu yönde adımlar atılmazsa, “ibret almayan, ibret olur” hükmünce; telâfîsi olmayan, geri dönüşü bulunmayan, daha beter sıkıntılarla karşılaşma ihtimâlini de göz ardı etmemek lâzım. Bu virüs biter, arkadan daha beteri çıkar!..

Yine bugün, bu salgın hastalık günlerinde bedenimizin bağışıklık sistemini güçlü tutmamız gerektiği gibi, esas olan; îmânımızı, ümidimizi, vicdanımızı zinde tutmamız elzemdir.

Bunun için nefislerimizi muhâsebe etmeli, kalplerimizi tevbe ve istiğfarla arındırmalı, vicdanlarımızı merhamet ve fedakârlıkla vicdanlarımızı ihyâ etmeliyiz.

Bu Ramazan günlerinin en mühim ibadeti olan oruç, âdeta rûhun giydiği bir ihram mâhiyetindedir. Nasıl ki ihramda “refes, fısk, cidâl” yasaksa, oruçta da nefsâniyetin bertaraf edilerek rûhâniyetin inkişâf ettirilmesi zarûrîdir. Onun için “لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ” (umulur ki takvâya erersiniz) buyruluyor. (Bkz. el-Bakara, 183)

Bunun için oruç, midenin açlığına ilâveten göze, kulağa, dile, velhâsıl bütün uzuvlara oruç tutturulmalıdır. Yani bütün bedenimizi haramlardan, kerahatlerden, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olmadığı hâl ve davranışlardan korumalıyız. Böylece bir takvâ hayatı yaşamalıyız.

Takvâ ise, Cenâb-ı Hakkʼın rızâ ve sevgisini kaybetme korkusuyla, Oʼnun râzı olmadığı her türlü hâl ve davranıştan titizlikle sakınma hassasiyetidir.

Diğer taraftan, zor zamanlarda kulluğumuzdan tâviz vermeyip, bilâkis daha büyük bir ibadet heyecanıyla Rabbimiz’e yönelmemiz îcâb eder. Bu zor günlerde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet, nusret ve inâyetini üzerimize celbedebilmek için, en mühim; infak, ihsân, hattâ îsâr ahlâkı, yani kendimizden koparıp verebilme gerekir.

Cenâb-ı Hak o, İnsan Sûresi’nde Fâtıma Vâlidemiz’le Ali -radıyallâhu anh- Efendimiz’in o îsar hâli için Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:

“Allah onları o günün şerrinden korur, onların gönüllerine ferahlık ve bir huzur hâli verir.” (el-İnsân, 11)  buyuruyor.

Bugün de infak, hattâ mümkünse bir îsar zamanı. Zaten âyetin başlaması:

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen, yoksula, yetime ve esire yedirirler.” (el-İnsan, 8)

(Derler ki) biz sizden bir teşekkür beklemiyoruz. Biz bunları Allah rızâsı için veriyoruz. Biz zira, «عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا» mukassî/belâlı günden korkarız. Cenâb-ı Hak onların o samimiyetine, o fedakârlığına; o günün şerrinden onları korur, (gönüllerine) ferahlık verir.” (Bkz. el-İnsân, 9-11) buyuruyor.

Evlerimize kapandığımız bu günler, hepimiz için ibret alma, nefis muhâsebesi yapma, kendimize çekidüzen verme günleridir. Bugün hâlinden şikâyet edip dertlenme günü değil, dertlere dermân olma günüdür.

Sâdî-i Şîrâzî buyuruyor ki:

“Dertlerinden kurtulmak istiyorsan, dertlilerin derdine dermân ol…”

Bugünlerde işinden-aşından olanlara, yardıma muhtaç konu-komşuya, kendi ihtiyacını görmekten âciz yaşlılara, garip-gurabâ, fakir-fukarâya, hattâ sokakta aç gezen kedi-köpeğe kadar, merhametimizi, fedakârlığımızı daha fazla sergilememiz zarûrî.

Bu çok ibretli, yani gönül insanı, vicdanında bir gonca açan bir müslüman; Halife Ömer bin Abdülaziz, ümmetin mes’ûliyetini yüreğinde hissederdi. Hanımı Fâtıma şöyle anlatırdı:

Bir gün Ömer bin Abdülaziz’in yanına girdim. Namazgâhında oturmuştu. Elini alnına dayamış, durmadan ağlıyor, gözyaşları yanaklarını ıslatıyordu. Ona:

“–Nedir bu hâlin Ömer bin Abdülaziz?” diye sordum. Bana şöyle dedi:

“–Yâ Fâtıma! Bu ümmetin en ağır yükünü omuzlarımda taşıyorum. Ümmetin içindeki açlar, fakirler, hasta olup da ilaç bulamayanlar, yalnız başına terk edilmiş dul kadınlar, hakkını arayamayan mazlumlar, küfür ve gurbet diyarındaki müslüman esirler, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çalışma tâkatinden kesilmiş muhtaç yaşlılar ve âile efrâdı kalabalık fakir âile reisleri, beni üzüntüye gark ediyor.

Yakın ve uzak diyarlardaki böyle mü’min kardeşlerimi düşündükçe, yükümün altında ezilip duruyorum. Yarın hesap gününde, Rabbim bunlar için beni sorguya çekerse, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunlar için bana serzenişte bulunursa, ben nasıl cevap vereceğim?!” diyordu. Sanki suya düşmüş bir kuş gibi çırpınıp duruyordu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 208)

Şunu unutmamak lâzım ki Cenâb-ı Hak, merhamet edenlere merhamet eder.

Orucun da bize ilk telkini merhamettir. İkinci telkini ise Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği nîmetlerin kadrini tefekkür ederek şükrümüzü artırmaktır.

Zor zamanlar; sabır ahlâkına daha sıkı sarılma zamanlarıdır. Bugünlerde sabırla, sebatla, şükürle, hamd ile, rızâ ile Cenâb-ı Hakk’a daha çok ilticâ hâlinde bulunmamız îcâb eder.

Unutmayalım ki sabrın dünyevî tarafı acı da olsa uhrevî tarafı çok tatlıdır. En güzel goncalar, sabrın zorlandığı zamanlarda çıkar, yani sabır toprağında biter. Sabır taşından goncalar üretmek gerekir.

Esad Erbilî Hazretleri bu hâli ne güzel ifade eder:

“Aşk gülistanının yolunda dikenden korkulmaz! Aşk gülistanının yolunda dikenden korkulmaz! Ben her dikenin üzerinden yüzlerce gonca toplarım!”

“Dervişlik bostanında ıztıraptan zevk alırım. Yastığımı dikenden yaparsam, rüyamda Gül’ü görürüm!”

Gül, Peygamber Efendimiz’in sembolüdür. O da Allâh’ın en sevgili kulu ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz olmasına rağmen, dünyada en ağır çilelerden geçmiştir.

“En çok çile çemberinden geçen peygamber benim.” buyurdu. (Bkz. Tirmizî, Kıyâmet, 34/2472)

Gönül gözüyle bakmasını bilenler için, çileler de kulu Rabbine yaklaştıran birer basamaktır. Bu bakımdan, asla sızlanma, dertlenme, şikâyet etmek mevzuubahis değildir.

Uzun müddet evde durmaktan dolayı bunalıp sıkılanlar oluyor. O kardeşlerimiz de kendilerinden daha zor şartlar altında bulunanların hâlini tefekkür ederek hâlimize şükretmek gerekmektedir.

Bir Hak dostu, gafletten kurtulup dâimâ hamd, şükür ve rızâ hâlinde, huzurlu bir kulluk hayatı yaşamamız için şu tavsiyede bulunuyor:

“Zaman zaman hastahanelere giderek hastaları ziyaret et! O muzdaripler gibi hastalıklara müptelâ olmadığını, üzerindeki sıhhat nîmetini düşünerek hâline şükret!

(Yani bugün yoğun bakımlarda yatan bir hasta da biz olabilirdik. Hem onların sıhhat bulmaları için de duâ etmeliyiz, hem de hâlimize şükretmeliyiz. İkinci tavsiye:)

Zaman zaman hapishanelere giderek oradaki mahkûmların binbir ıztırapla dolu zindan hayatlarını tefekkür et! Cinayetlerin bir anlık öfke veya cinnet neticesinde işlendiğini, diğer taraftan bazılarının da mazlum olarak hapse düşüp o cefâya katlanmakta bulunduğunu unutma. Sen de böyle olabilirdin (buyuruyor. Yani diğer taraftan, o Suriye’de dokuz seneden beri bir çadır içinde geçinenler var.)

Sonra kabristana git, oradaki mezar taşlarından hâl lisânıyla yükselen sessiz feryatlarını dinle! Ömür nîmetini kaybettikten sonra pişman olmanın ne fayda vereceğini bir düşün! Vakitlerinin kıymetini bil! Mezarda yatanlar için duâ ve istiğfâr et! Ve bundan sonraki günlerini daha çok hamd, şükür ve zikir ile değerlendirmeye çalış!”

Yani “Hayat nedir?” sorusunun en mânidar cevabı, mezar taşlarındaki;

كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ “Yeryüzünde bulunan her canlı fânîdir.” (er-Rahmân, 26)

هُوَ الْبَاقِي “Bâkî olan Allah’tır.” ifadelerini düşün!..

O, bazı akraba, dostlarımızın; geçen Ramazan son Ramazan’larıydı. Biz de bu Ramazân-ı Şerîf’i, âdeta son Ramazan’ımız olabileceği şuuruyla ihyâ etmenin gayretini gösterelim.

İzolasyon tedbirleriyle geçirdiğimiz bu Ramazan günlerini, mühim bir sünnet olan îtikâf ile ihyâ etmek için bir fırsat bilmeliyiz.

“Hayatı eve sığdırma”nın azminde olmalıyız.

Evlerimizi bir mescid, bir dergâh, bir irfan mektebi, bir îtikâf mekânına döndürmenin gayreti içinde olmalıyız.

Vaktimizi en güzel şekilde değerlendirmeliyiz. Yavrularımızı televizyonun menfî propagandalarından, internetin yanlış adreslerinde gezmekten muhafaza etmeliyiz.

Maalesef zamanımızda Lût Kavmi’ni helâke götüren büyük ahlâksızlık, toplumda revaç bulmaya başladı, kastî olarak. Bu büyük felâkete karşı anne-babalar olarak teyakkuz hâlinde olmamız zarurîdir.

Evlâtlarımızla mânevî sohbetler yapmalı, onlara karakter ve şahsiyetimizle örnek olmalıyız. Peygamber Efendimiz’in bizler için ne kadar büyük bir nîmet ve örnek şahsiyet olduğunu yavrularımıza îzah etmeliyiz. Efendimiz’in bilhassa merhametini, şefkatini, Efendimiz’in o fârik fazilet vasıflarını yavrularımızın idrâkine göre anlatmaya gayret etmeliyiz.

Efendim, yine ben Ömer bin Abdülaziz’den misal vereceğim:

Ömer bin Abdülaziz’e dediler ki:

“–Neyiniz var, neyiniz yok, harcıyorsunuz. Evlât ve torunlarınızın geçim sıkıntısına düşmemesi için Beytülmâl’den biraz daha fazla tahsisat alsanız olmaz mı?” dediler.

Ömer bin Abdülaziz şu muhteşem cevabı verdi:

“–Eğer benim, geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olursa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. Çünkü Cenâb-ı Hak:

«…Allah, sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» (el-A‘râf, 196) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak onların velisi ve vasîsi olduktan sonra onların ileride karşılaşacağı hâllerden hiç endişe etmem buyuruyor.

Yok, evlâtlarım sâlih değilse, sefil olacaklarsa, böyleleri hakkında yine Kur’ân-ı Kerîm; «Mallarınızı sefihlere vermeyiniz…» (en-Nisâ, 5) buyurmaktadır.”

Yine ben aynı mevzuya döneceğim. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de; kibirden, zulümden, âhireti inkârdan, hayâsızlıktan, ticârî hayatta hilekârlıktan dolayı kahrettiği bazı kavimlerden -ibret almamız için- haber vermektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in belki üçte biri, geçmiş kıssalarla dolu:

Âd Kavmi, Semud Kavmi, Şuayb -aleyhisselâm-’ın kavmi, Keldânî kavmi vs…

Fakat bunların arasında beterin beteri olan, Lût Kavmi var, beterin beteri. Maalesef en rezil bir hayâsızlık olan Lût Kavmi’nin eşcinsellik huyu, günümüz dünyasında bir “insan hakkı” olarak revaç bulmaya gayret edilmektedir ateistler tarafından.

İnsan fıtratına aykırı olan bu sapıklık; ferdin, ailenin, toplumun mâneviyâtına zehir saçan, âhiretini de elîm bir azap faslına çeviren, en tehlikeli virüslerden biridir.

Evlâtlarımız, bizlere ilâhî birer emanettir. Bu hususlarda evlâtlarımıza karşı teyakkuz hâlinde bulunup, onları zamanın bu ve benzeri şerlerinden titizlikle korumamız îcâb eder.

Vaktin dolması neticesinde, diğer âyetlere geçemeden, netice olarak bu Ramazân-ı Şerîf’te, Peygamber Efendimiz’in terbiyesinde kemâle eren bir mü’minin vasıflarını şöyle hulâsa buyururlar. Ramazan’da en çok dikkat edeceğimiz, Efendimiz’in hâliyle hâllenebilmektir. Zira;

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ

“Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) buyuruyor.

Peygamber Efendimiz’in terbiyesinde kemâle ermiş bir mü’minin vasıfları, hulâsaten şöyle îzah edilmektedir:

Birincisi: Lisânında halâvet. Yani tatlı dilli olmak.

İkincisi: Ahlâkında letâfet. Yani güzellik ve incelik sahibi olmak.

Üçüncüsü: Daimâ bir tefekkür derinliği içinde hikmetlere âşinâ olmak ve hikmetler devşirmek.

Sîmâsında beşâretli ve mütebessim olmak. Daimâ müjde dolu bir alâka ve muhabbet göstermek.

Edâsında zarâfetli olmak. Muâmelâtında şefkat, merhamet ve sehâvet sergilemek ve diğergâm olabilmek.

Özürleri kabul edişte cömertçe affedici olabilmek.

Kısaca;

Mahlûkâta karşı Hâlık’ın (şefkat) nazarıyla bakabilmek.

Velhâsıl ömrümüzün sınırlı olduğunu unutmamak, her gün sınırlı hayatımızdan bir gün daha gittiğini hatırlamak îcâb eder.

Bu sene Ramazân-ı Şerîf’teyiz. Belki gelecek seneyi bir düşünerek bu Ramazân-ı Şerîf’i sanki bir son Ramazan’ımız gibi ihyâ etmenin gayreti içinde olabilmek.

Hayatımızı amel-i sâlihlerle geçirmemizin lüzumunu kavramak, tevbe ve duânın ehemmiyetini idrakte bulunmak, bu rûhânî hâl içinde olabilmek.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- buyuruyor:

“Sâdık ve sâlih insanlarla beraber olun. Onlarla oturup kalkın ki onların karakter ve şahsiyeti sizlere sirâyet etsin. İnsanlar hayattayken sizleri özlesinler, vefat ettiğinizde de sizlere hasret duysunlar.”

Ne mutlu şu gök kubbede hoş bir sadâ bırakıp âhirete intikâl edebilenlere!..

Rabbimiz, -maalesef tamamlayamadık- Mü’minûn Sûresi’ndeki bu on âyet-i kerîmenin muhtevâsına girerek, bu şekilde bir ömür yaşayabilmeyi ihsan buyursun -inşâallah-. Ramazân-ı Şerîf’imiz mübârek olsun. Cenâb-ı Hak -inşâallah- bütün ümmet-i Muhammed -inşâallah- bu Ramazan’ın rûhâniyetiyle, bu, müptelâ olduğu bu salgın hastalıklardan selâmete erer -inşâallah-.

Lillâhi Teâle’l-Fâtiha!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle