Ölüler Ne İster?

Ölüler ne ister? Ölülerin temennileri.

Cenâb-ı Hak, Mülk sûresinin ilk âyetlerinde;

“Ölümü ve hayatı yaratmış olan Allâh’ın şânı yücedir.” buyurmaktadır.

Önce ölümü sonra hayatı zikreder, Allah Teâlâ Hazretleri.

Öncelikle ölümlü bir hayatın içerisindeyiz. Şu yaşadığımız hayat, bazıları için belki çok makbul bir hayat gibi görünebilir. Oysa yoklukların hâkim olduğu bir ölümü yaşıyoruz, her ne kadar adına hayat denilse de. Rahat yok, huzur yok, o yok, bu yok… Yok demek, ölüm demektir. Heyhât ki insanlar kabre girdikten sonra ölümün gerçekleştiğine inanırlar.

Bu yönüyle dünya hayatında hepimizin beklentileri, ümitleri ve temennîleri var. Birçok şey sayabiliriz: Bir fakir için servet, bir hasta için sıhhat vs…

Binâenaleyh herkes; mahrum olduğu ya da sahip olamadığı şeylerin arzusu ve temennîsi içerisindedir. Eğer hapiste olan kimseye;

“–Ne istersin?” diye soracak olsanız, elbette hapisten kurtulmak istediğini söyleyecektir.

Binâenaleyh biz insanlar; etrafımızdaki şartlar üzerinden, yaşadığımız durum üzerinden arzularımızı oluşturuyoruz. Bu yönüyle işte koca cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman;

Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

demek sûretiyle bütün devletini, bütün mülkünü, saltanatını bir nefes sağlıklı bir an geçirebilmek için fedâ edebileceğini söyler. En büyük nasibin sıhhat olduğunu idrak etmiştir.

Bugünlerde Covid-19 denilen virüs salgın hâlinde. Bir grup insanımız bu virüs sebebi ile vefat etti. Bir kısmı da hastahânelerin yoğun bakım bölümlerinde, sun‘î teneffüs cihazları ile nefes almaya çalışıyorlar.

Cenâb-ı Hak, bu hastalığın da bütün hastalıkların da kötü etkilerini ümmet-i Muhammed’in üzerinden kaldırsın.

Bu hastalık solunum yolunu etkiliyor. Hastalar rahat nefes alamıyorlar. Çok zenginsiniz, çok paranız var, imkânınız var, her şeyiniz var ama gözle görülemeyecek kadar basit bir mikrop vücudunuza giriyor ve sizin sağlıklı bir nefes alabilmenize engel oluyor. Herhâlde o anda;

“–Ne istersin?” diye sorsalar;

“–Bütün servetimi, bütün malımı, mülkümü bir nefes alabilmek için veririm.” deriz. Yani herkes arzularını, isteklerini ve temennîlerini; hem kendisinin hem de çevresinin şartlarına göre belirliyor.

Fakir, zengin olmak ister. Ya zengin olan? O da daha fazla zengin olmak, plânın üstüne çıkmak ister. Deniz suyundan içer gibi, içtikçe daha fazla içesi gelir insanın, ama bir türlü suya kanamaz. Bu yönüyle zenginlik bir kâr etmiyor. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bundan dolayıdır ki şöyle buyurmuş:

“İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını, serveti olsa; «İki vadi dolusu olsun.» diye temennî eder. İnsanın ağzını (gözünü) ancak toprak doldurur. Allah tevbe edenlerin tövbesini kabul eder.” (Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116-119)

İnsanların birbirleriyle zıt, çelişkili sayısız arzusu ve temennîsi vardır. Herkes ihtiyacını hissettiği şeyi temennî eder. Bu temennîler bizim rüyalarımızı süsler. Gerçeğe dönüştürmek için çırpınır dururuz. Bazen Allah temennîlerimizi gerçekleştirir, arzularımıza kavuşuruz. Bu yönüyle müslüman hep iyiyi, hayrı arzulamayı tercih eder.

Fakat bir grup insan var; artık onların temennîlerini gerçekleştirmeleri, arzularına ulaşmaları, isteklerine kavuşmaları mümkün değil. Onlara yardım etme imkânı da yok. Elimizi uzatıp onlara yardımcı olmak veya isteklerini, arzularını tatmin etmeye çalışmak bizim gücümüz ve kudretimiz dâhilinde değil. Artık onlar, içinde bulundukları şartların esiri hâline gelmişler. Hâllerini değiştirecek imkânları yok. Elleri, kolları bağlı hâle gelmiş.

İşte bu kimseler:

ÖLÜLER

Allah’tan başka onların durumunu değiştirebilecek, temennîlerini, arzularını yerine getirebilecek hiç kimse yok. Cenâb-ı Allah da artık âhirete göç etmiş, dünyasını değiştirmiş olanların bu beklentilerinin, temennîlerinin boşa olduğunu söyler:

“Onlardan birine ölüm geldiğinde;

«–Yâ Rabbî! Beni geri döndür. Kalan ömrümde (o birkaç dakikada) sâlih ameller işleyeceğim.” diye temennî edecek.

Asla! Boşa söylenen bir söz. Tekrar diriltilene kadar onların önlerinde berzah âlemi var.” (el-Mü’minûn, 99-100)

İşte; unuttuğumuz, hatırlamadığımız ölülerin temennîlerinden şöyle bir ibret almamız lâzım:

Biz «uzak görüşlü insan» dediğimizde; ileriyi görebilen, geleceğe yatırım yapabilen kimseleri kastederiz. Oysa gerçek uzak görüşlü olanlar ölülerdir; onlar artık gözleri açılmış; en uzağı görebilen ve net olarak algılayabilen kimselerdir. Cehennemi görmüşler, cenneti seyretmişlerdir. Allâh’ın meleklerini görmüşler, artık onlar için «gayb âlemi», gözle görülür hâle gelmiştir. Âhiretin hakikatini, dünyanın fânîliğini kavramış; kendilerinin bir berzahta, kabirde olduğunun farkına varmışlardır. Büyük bir güne uyanacaklarının, kabirden kalkıp ba‘s olunacaklarının şuurundadırlar.

Acaba onlar ne arzu ediyorlar?

Meselâ; yeniden dünyaya gelmeyi, bu dünya hayatının «zevkini, sefâsını sürmeyi(!)» arzu ediyorlar mıdır?

“Ah ben dünyada hep kirada kalmıştım. Bir evim yoktu. Denize nâzır bir villâm yoktu.” Veya; “Denizin dibinde, leb-i deryâ bir yalım yoktu.” diye dövünecekler ve tekrar dünyaya gelip de bu nimetleri yaşamayı mı arzu edeceklerdir?

“Dünyada yatım, uçağım yoktu. Dünyayı gezemedim. Ne güzel, birtakım insanlar 80 günde devr-i âlem yapıyorlar. Ben de geri dönsem de dünyayı köşe bucak dolaşsam…” diye mi iç geçiriyorlardır?

Elbette bunu bilebilmenin yolu da Rabbimiz’in kitâbına Kur’ân-ı Kerîm’e müracaat etmek ve O’nun elçisi Âlemlerin Efendisi Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hadislerine bakmaktır. Ölülerimiz dediğimiz zaman iki grup söz konusu:

  1. Dünya hayatını iyi değerlendirmiş, âhiret endeksli bir hayat yaşamış sâlihlerimiz var. Onlar neyi temennî ediyorlar?
  2. Dünya hayatını boşuna geçirmiş, Allâh’ı tanıyamadan göçüp gitmiş bedbaht ölüler var. Onlar neyi temennî ediyorlar?

Sahâbe efendilerimizden Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh-,

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den duyduğu şu hadîs-i şerîfi nakleder:

“Cenâze konduğunda ve adamlar onu omuzlarına aldıklarında; eğer sâlih bir kimseyse;

«–Bir an önce beni götürün, beni götürün!» der.

Eğer sâlih değil, kötü bir kimseyse;

«–Yazıklar olsun, beni nereye götürüyorsunuz?» der. Onun bu sesini insan hâriç herkes duyar. Şayet insanlar bu sesi duysalardı, o zaman ödleri patlardı.” (Buhârî, Cenâiz 50, 53, 90)

İnsan kabre girip de cennet ile müjdelendiğinde, cennetteki yerini gördüğünde; bir daha bu fânî dünyaya, yokluk âlemine dönmek istemez. Bunun tek istisnâsı şehiddir. Aksine insan, bir an önce kıyâmetin kopmasını, ba‘sin gerçekleşmesini ve bu yolculuğun bir an önce bitip; asıl istirahatgâhı olan ebedî nimetler yurdu cennete kavuşmayı arzu eder. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bize bu hâdiseyi şöyle anlatıyor:

“Bir mü’min, Münker ve Nekir denilen kabir suâliyle memur iki meleğin sorularına kabrinde cevap verdiği zaman gökten bir münâdî seslenir:

«Kulum doğru söyledi. Ona cennetteki yerini hazırlayın. Cenneti ona libas edip giydirin. Cennetten bir kapı açın!»

O anda cennetin kokusunu ve esintisini hisseder. Kabri, gözünün görebildiği miktar genişletilir. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokulu bir adam kendisine gelir ve;

«–Müjdeler olsun! İşte bu sana va‘d olunan gündü.» der. Ona;

«–Sen kimsin? Senin yüzün hayır getiren bir yüze benziyor.» deyince bu zât;

«–Ben senin sâlih amelinim.» der. Bunun üzerine sâlih kul;

«–Yâ Rab! Bir an önce kıyâmet kopsun. Yâ Rab! Kıyâmeti gerçekleştir. Ben cennetteki aileme ve mülküme kavuşayım.» der.

İşte kabre konulan sâlih kulun ümidi, beklentisi, temennîsi bir an önce kıyâmetin kopması ve cennete girmektir. Diğer taraftan kâfir ve münafık kabirde o kadar şiddetli azâba dûçar olmalarına, düşmelerine rağmen;

«–Yâ Rab! Ne olur kıyâmet kopmasın. Kıyâmeti gerçekleştirme yâ Rab!» der.

Çünkü kabirden sonrasının kendisi için daha korkunç ve daha şiddetli geçeceğini bilir.” (Ahmed, IV, 287-288, Hâkim, Müstedrek, I, 93-95)

Câbir bin Abdullah -radıyallâhu anh- rivâyet ediyor: Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlar:

“Mü’min, kabrinin genişletildiğini görünce;

«–Bana müsaade edin; gideyim, aileme müjde vereyim.» der. Ona;

«–Hayır! Yerinden kıpırdayamazsın!» denilir.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, Dâru İhyâit’t-turâsi’l-Arabȋ, Beyrut, 1414, 3/331)

Cenâb-ı Allah, Yâsîn Sûresi’nde sâlih kullardan biri olan Habîb-i Neccâr kıssasını bizlere nakleder. Kendisini öldüren kavmine; sadece Allâh’a ve peygamberine îmân ettiği için kendisini öldüren insanlara, Allâh’ın kendisine olan ikrâmını anlatmak ve cennetle müjdelendiğini haber vermek için, onlara îmânın ne tür güzellikler doğurduğunu anlatabilmek için dönmek ister. Buyurur ki âyette Cenâb-ı Allah;

“Habîb-i Neccâr’a;

«–Cennete gir!» denildiğinde der ki:

«–Keşke benim kavmim, (beni öldürenler, beni yok etmeye gayret edenler); Rabbim’in beni bağışladığını ve cennetine alıp ikramlar ettiğini bilselerdi.»” (Bkz. Yâsîn, 13-32)

Yani Allâh’ın dînine savaş açmış, Allâh’ın emirlerini dinlemeyi reddetmiş olan kavminin ne kadar yanlış yaptıklarını anlamalarını ve kendisine Allâh’ın verdiği mertebeyi bilmelerini ister.

Diğer taraftan şehid; yani Allâh’ın dînini yüceltmek için canıyla, malıyla mücadele ederken hayatını kaybetmiş olan kimse, cennetteki yüksek yeri kendisine gösterilmesine rağmen dünyaya dönmek ister. Tekrar dünyaya dönüp Allah için yapılan cihâda katılıp Allâh’ın düşmanlarıyla cihâd etmek ister. Onlarca kez, şehid olduğu sahneyi yaşamak ister. Çünkü cihâdın ve mücâhidlerin Allah katında ne kadar değerli olduğunu görmüş ve bunu bizzat yaşamıştır.

İşte bu noktada Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, her şehidin tekrar dünyaya dönüp Allah yolunda şehid olmayı arzulayacağını bizlere bildirmektedir. Buyururlar ki Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“Cennete giren hiçbir kimse, yeryüzünün tamamı kendisinin olsa da dünyaya dönmek istemez. Sadece şehid ister. O dünyaya dönüp Allah yolunda onlarca kez şehid olmayı arzu eder, şehâdeti gördüğü için.” (Buhârî, Cihâd 21; Müslim, İmâre 109) buyurur.

Câbir -radıyallâhu anh- diyor ki:

“Hazret-i Peygamber -sallâl­lâhu aleyhi ve sellem- bir gün beni gördü ve bana;

«–Ey Câbir! Niye üzgünsün?» diye sordu.

«–Yâ Rasûlâllah! Babam şehid oldu. Uhud Savaşı’nda şehâdet şerbetini içti. Geride çoluk, çocuk ve borç bıraktı.” deyince Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;

«–Sana Allâh’ın babanı nasıl karşıladığını müjdeleyeyim mi?» dedi.

«–Elbette yâ Rasûlâllah!» dedim. Buyurdu ki:

«–Allah -celle celâlühû- hiçbir kimse ile konuşmadı. Kiminle konuşmuşsa perdenin arkasından konuştu. Babanı diriltti ve onunla konuştu;

‘–Ey kulum dile Ben’den. Ne istersen sana vereyim!’ dedi. O da;

‘–Yâ Rabbî! Beni tekrar dirilt, tekrar Sen’in uğruna şehid düşeyim!’ dedi. Allah -celle celâlühû-;

‘–Va‘dim var. Ölenler bir daha dünyaya dönmezler.’ buyurdu.» Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Câbir’e;

«–Şu âyet indirildi.» dedi:

‘Allah yolunda şehid düşmüş olanları ölüler zannetmeyiniz…’ (Âl-i İmrân, 169)” (Tirmizî, Tefsîrü’l-Kur’ân, 18)

GAFİLLERİN HÂLİ

Ama bir de ölenler içerisinde; zâlimler, kâfirler, münafıklar var. Allâh’ın hakkını yerine getirmeyenler, günlerini gafletle boşa geçirenler var. Tövbeyi erteleyen, daha fazla yaşamak isteyen, ansızın ölümün geleceğinin farkında olmayan kimseler var. Oysa ölüm, geldiği zaman kimseye hazırlık yapma fırsatı tanımıyor. İnsan kabrinde artık esir hâle geliyor. Kaçırdıklarına; «Ah! Vah!» ediyor. Ama hiçbir faydası yok, günahkârların boş temennîleri, temennîden öteye geçemiyor. Artık ölü. Allah’tan başka ona kimsenin yardımı söz konusu değil. Acaba neleri temennî ediyor bu günahkârlar?

Elbette tekrar hayata dönmeyi, hiç olmazsa iki rekât namaz kılmayı temennî ediyorlar.

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor: Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir kabrin yanından geçerken;

“–Bu kabirde kim yatıyor?” diye soruyor.

“–Filâncanındır.” diyorlar. Efendimiz;

“–Bu kişi için iki rekât namaz, sizin dünyanızdan kalanlardan daha hayırlı ve sevimlidir.” buyuruyor. (Kenzü’l-Ummâl, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut, XV, 657/42604)

Bir rivâyette de şöyle buyuruyor:

“Sizin basit gördüğünüz, «nâfile» deyip geçiştirdiğiniz iki rekât kısaca kılınan namaz, eğer bu adamın amelinde fazladan olmuş olsaydı, kalan bütün dünyanıza göre o iki rekât daha sevimli olurdu.” (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 126/34702)

Öyleyse ölen günahkârın tek temennîsi; süresinin, ömrünün uzatılması, iki rekât namaz kılıp sevaplarını artırmak, kalan ömrünü Allâh’a itaat ile geçirmektir. Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vasiyeti de bu meyanda. Buyuruyor ki:

“–Ey diriler! En hayırlı konunuz, mevzunuz, işiniz namazdır. Kim fazla namaz kılabilirse kılsın.” (Kenzü’l-Ummâl, VII, 288/18916)

Ölü, kabrinde namazın ne kadar sevaplı bir şey olduğunu idrâk eder. Namazın faydasını bizzat gözleriyle görür. Boşa geçirdiği zamanına, günlerine esef eder. Yok yere harcadığı, oyunda oynaşta geçirdiği vakitlerine ağlar. Ne kazanmıştır pişmanlık ve üzüntüden başka!?.

AH BİR DÖNEBİLSEM!..

Günahkâr olanların ikinci bir temennîsi de;

“Ah keşke dünyaya bir daha, birkaç dakikalığına bile olsa dönebilsek de sadaka versek, hayır hasenatta bulunsak. Fakirlerin yüzünü güldürsek…” diyecekler.

Münâfıkûn Sûresi 10. âyet-i kerîme ve devamı bize bunu anlatıyor.

“Sizden birinize ölüm gelmeden önce Allâh’ın size verdiği rızıklardan infakta bulunun, sadaka verin. Zira ölüm geldiğinde;

«–Yâ Rabbî! Bana az bir süre versen de tasaddukta bulunsam (ve ekün mine’s-sâlihîn) ve sâlihlerden olsam.» diye temennî edecek.

Allah vakti gelmiş olan hiçbir cana geciktirme, tehir yapmaz. Allah yaptıklarınızdan ziyadesiyle haberdardır.”

Artık fırsat elden kaçtıktan sonra şuna kanaat getirmişlerdir ki ölüler; Allâh’a en sevimli olan amel «kişinin tasaddukta» bulunması, sadaka vermesidir. Sadaka, Cenâb-ı Allâh’ın gazabını söndürür. Allah; kuluna mal, mülk, servet vermiştir. Kuluna soracağı soru; «Bu malı nerede kazandığı, nereden kazandığı ve nereye harcadığı»dır.

Eğer bir kimse dünya hayatını bu bakımdan iyi geçirememişse; öldüğünde dünyaya dönmek ve Allâh’ın kendisine verdiklerini tasadduk etmek isteyecektir. Bunu temennî edecek ama dünyada fakire vermediği o parası, kendi arzularına ve süflî duygularına harcadığı o serveti, ona kabirde bir fayda vermeyecektir.

Bir diğer temennîleri de sâlih amel işleme arzularıdır. Onlar; dünyaya dönüp iyi işler yapmayı, birkaç dakikalığına bile olsa -bizim hesabımızla- kısa bir süreliğine bile dönüp iyi işler yaparken ölmeyi temennî edeceklerdir. Yaptıkları kötülükleri tamir etmeyi, Allâh’a isyanlarını itaat ile telâfi etmeyi, hiç olmazsa bir an Allâh’ı zikirle vakit geçirmeyi temennî edeceklerdir. Bir tesbih bile olsa, bir; «Sübhânallah!», bir; «Lâ ilâhe illâllah!» bile olsa bunu söyleyebilecek kadar bir süre dünyaya dönmeyi arzu edeceklerdir. Ama heyhat… Artık dönüşe müsaade yoktur.

Orada arzular boş yere, bir azap olsun diye, belki bu insanların çektiği şeyler olacak. Artık âyet-i kerîme bizlere net bir şekilde ifade ediyor:

“Onlardan birine ölüm geldiğinde;

«–Yâ Rabbî! Beni geri döndür. Kalan ömrümde sâlih ameller işleyeceğim.” diye temennî edecek.

Asla! Boşa söylenen bir söz. Tekrar diriltilene kadar onların önlerinde berzah âlemi var.” (el-Mü’minûn, 99-100)

İşte Allâh’a karşı isyanda olan kulların ölümle karşılaştıklarında temennîleri bu: Dünyaya geri dönmek, bir kısa süre daha olsa kendilerine bir uzatma verilmesi, bu sayede sâlih ameller işlemeleri.

Bir başka âyet-i kerîmedeki ifadesiyle;

“Bir kere şansım olsa da ben muhsinlerden, iyilerden olsam.” (ez-Zümer, 58)

Günahkâr olan ölü, artık bu temennîlerin esiri hâline gelmiştir. Günahlarının neticesini çok acı bir şekilde görmüş, önünden perde kalkmış bağırmakta; «Ah keşke ah!» diye sayıklamaktadır. «Keşke dünyaya dönsem. Keşke bir fırsatım daha olsa. Keşke bir şans daha verilse!..» diye ama ölülerin bu fırsatı bitmiş. Âhireti görmüşler artık. Lehlerine ve aleyhlerine olan her şeyi çok iyi bir şekilde idrâk etmişler. Boş yere harcadıkları, faydasız yere tükettikleri vakitlerinin kıymetini şimdi anlamışlar. Vakit ellerinden akıp gitmiş. Ellerinden akıp giden vaktin, zamanın para ile bir karşılığı yok. Ne büyük bir nimetmiş zaman?!. Ama zamanı kullanamamışlar. Şimdi bir zaman dilimine dahî sahip olmanın arzusunu, temennîsini boş yere kuruyorlar. Bir an, bir kelime-i şahâdet getirebilecek, bir; «Sübhânallah!» diyebilecek, bir; «Allah!» diyebilecek fırsata tekrar kavuşabilseler de artık onu değerlendirebilseler.

İnsanoğlu Allâh’ın kendisine vermiş olduğu nimetler karşısında ne kadar da gafil davranıyor. Bu nimetlerin kalıcı olacağını düşünüyor. Bu nimetlerin, elden gittikten sonra bir işe yaramayacağının farkında değiliz. Bugün gençlik nimeti elimizdeyse; bize bir faydası var. Mal mülk eğer bugün elimizdeyse; faydası var. Elimizden gittikten sonra; sağlığımızın, hâtıranın ötesinde bize bir faydası yok. Dolayısıyla nimetler elimizdeyken bunun kıymetini bilmeliyiz. Allâh’ın verdiği sağlık nimetini, zaman nimetini, gençlik nimetini Allâh’a kul olarak geçirmenin gayreti içerisinde olmalıyız.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz uykudan uyandığımızda Rabbimiz’e şöyle hamd etmemizi bizlere tavsiye ediyor:

“Öldükten sonra bizleri dirilten Allâh’a hamd olsun. Dönüş de O’nadır.” (Buhârî, Deavât, 8)

Her gece ölüyoruz, her gece bir ölüm provasındayız. Sabah uyanıyoruz. Dolayısıyla Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bizden, ölümün de hayatın da Allâh’a ait olduğunu bilerek Allâh’a hamd etmemizi istiyor. Çünkü uyku hâli, hayatın durduğu ve Allâh’ı zikredemediğimiz bir hâldir. Allâh’ı zikredemediğimiz bir hâl, kalbimiz atsa da aslında ölü olarak geçirdiğimiz bir hâldir.

Bu yönüyle Efendimiz -sallâl­lâhu aleyhi ve sellem- bize şunu tavsiye ediyor:

“Sizden biriniz uykusundan uyanınca şöyle desin:

«Rûhumu tekrar bana veren, bedenimi afiyette kılan ve kendisini anmam için bana müsaade eden Allâh’ıma hamd olsun.»” (Tirmizî, Deavât, 20)

MUHASEBEMİZ

Şimdi büyük bir nimetin içerisindeyiz. Eğer bu yazılanları okuyabiliyor, bu söylenenleri dinleyebiliyorsak hâlâ fırsatımız var demektir. Sevabımızı artırabilir, günahlarımızın keffâretini ödeyebilir, bağışlanmak için Rabbimiz’e tevbe edebiliriz. Ama ölüm bir kere gelip çattığında, burada Allâh’ı zikretmeden geçirdiğimiz her an için pişmanlık duyacağız. Allâh’a itaatte harcamadığımız vakitlerin acısını çekeceğiz. Ömür sermayesinin kıymetini bilelim. Bu dakikaların değerini bilelim. Yarın pişmanlıktır. Bizler de öldükten sonra bu pişmanlığı bir şekilde yaşayacağız.

Bugün ibret alabilme imkânımız var. Gelin bu dünya hayatını, sayılı olan ömrümüzü bu şekilde değerlendirme gayreti içerisinde olalım. Kabir ziyaretinden maksat veya tefekkür-i mevtten gaye, bir an için kendimizi ölüm atmosferinde hissetmek ve sonrasında sahip olduğumuz şu nefeslerin kıymetini bilip ona göre hareket etmektir. Her ölen bir şekilde dünyaya dönmek isteyecek. İki rekât namaz kılmak, bir tesbih çekmek, bir an bile olsa Allâh’ımızı zikredebilmek için temennîlerde bulunacak. «Sâlih ameller, güzel ameller işleyebileyim…» diye içinden geçirecek ama kabre girip de üzerimize toprak atıldığında iş işten geçmiş olacak. Şimdi bu dünya hayatı; bizlere iş yapabilme, amel işleyebilme fırsatı veriyor. Âhirette ise amel yok, iş yok. Orası burada yaptıklarımızın hesabının görüleceği yer. Kim burada çalışmazsa orada pişman olacak. Yaşadığımız her gün, her an bizim için bir ganîmet. Bu ganîmeti iyi değerlendirmemiz lâzım. Sâlih işler, güzel ameller biriktirip âhirete böyle gitmemiz lâzım.

Bir kabir ziyaretine gittiğimizde, bir cenâzeyi teşyî ettiğimizde; gafil olmadan bu vazifeyi yapmamız lâzım, onunla, bununla konuşarak, sohbet ederek değil. Ölümü hissederek ve;

“Bu giden kardeşim fırsatlarını bitirdi de gitti. Ama hâlâ benim elimde fırsat var!” diyerek kabristandan dönmemiz gerekir.

İsyanın, günahın, şeytan tarafından insana hoş gösterilen bir yanı vardır ama, isyan gider azâbı kalır.

İtaatin şeytan tarafından gösterilen zorluğu vardır. Zorluk gider; tadı kalır, nimeti kalır, cenneti kalır.

Dolayısıyla;

Şu kısa hayatımızı güzel bir şekilde geçirip âhirete göç edebilmeyi, Allah yolunda şehid olabilmeyi Cenâb-ı Allah hepimize nasip ve müyesser eylesin.

Rabbim; bizleri, bütün ümmet-i Muhammed’i güzel ölümlerle ölebilme bahtiyarlığına erdirsin.

“Yâ Rabbî! Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat!” (Yûsuf, 101) diyen o yüce peygamberin duâsına nâil olabilmeyi hepimize nasip ve müyesser eylesin.

Âmîn…

Kaynak: Ahmet Hamdi Yıldırım, Yüzakı Dergisi, Sayı: Haziran 2020

İslam ve İhsan

ÖLÜNÜN ARDINDAN YAPILACAK AMELLER

Ölünün Ardından Yapılacak Ameller

ÖLÜLERİN ARDINDAN VERİLEN SADAKANIN SEVABI ONLARA ULAŞIR MI?

Ölülerin Ardından Verilen Sadakanın Sevabı Onlara Ulaşır mı?

ÖLÜLER BİZİ DUYAR MI?

Ölüler Bizi Duyar mı?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.