Neml Suresinin 40. Ayeti Ne Anlatıyor?
Neml suresi 40. âyet, nimetin imtihan vesilesi olduğunu ve her şeyin Allah’tan geldiğinin bilinmesi gerektiğini bildirir. Neml suresinin 40. âyetinin Arapçası, meali ve tefsirini yazımızda bulabilirsiniz.
Neml sûresi 40. âyette Rabbimiz şöyle buyuruyor:
Neml Suresi 40. Ayet Arapça:
قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ
Neml Suresi 40. Ayet Meali:
“Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir.” (Neml, 27/40)
NİMETİ HAK’TAN BİLMELİ!
Bilgi:
Hz. Süleyman -aleyhisselâm-, Sebe halkının güneşe taptıklarını duyunca bir mektupla onları Allah’a imana davet etmiş, Melike Belkıs da teslimiyetini ifade etmek üzere yola çıkmıştı. Hz. Süleyman -aleyhisselâm-, kendi bilginlerine, Belkıs’tan önce onun tahtını getirmelerini söyledi. Kitaptan biraz ilme sahip olan bir âlim “göz açıp kapayana kadar onu getiririm” dedi. Hz. Süleyman -aleyhisselâm- başını çevirip tahtı yanında görünce “Bu rabbimin bana bir lütfudur.” diyerek Allah’ın kendisine verdiği nimetleri andı. Belkıs da Hz. Süleyman -aleyhisselâm-’ın köşkünü ve kendi tahtını gördükten sonra Allah’a teslim olup iman etti.
Mesaj:
- Allah’ın nimetleri kulların nasıl davranacaklarını ölçen bir imtihan vesilesidir.
- Allah’ın kullardan gelecek şükür ve hamde ihtiyacı yoktur.
- İnsan bir nimete kavuştuğunda her şeyden önce bu nimetin Allah’tan olduğunu bilmeli ve O’na şükretmelidir.
Kelime Dağarcığı:
Fazl: İyilik, erdem, lütuf, fazlalık, üstünlük.
Kaynak: Diyanet, Kur'an-ı Kerim'den Serlevha Ayetler
TEFSİR
Neml Suresi 40. Ayet Tefsiri:
- “Haydi hediyelerinizi de alıp geri dönün ve onlara şunu bildirin: Biz onların üzerine asla karşı koyamayacakları ordularla varacağız; elbette onları zelil ve küçük düşürülmüş bir halde ülkelerinden sürüp çıkaracağız.”
- Elçi döndükten sonra Süleyman dedi ki: “Ey ileri gelenler! Onlar müslüman olarak bana gelmeden önce, o kadının tahtını hanginiz bana getirebilir?”
- Cinlerden bir ifrit: “Ben, daha sen makâmından kalkmadan önce onu sana getiririm. Çünkü ben gerçekten bu konuda çok kuvvetli, güvenilir biriyim” dedi.
- Kitaptan husûsî bir bilgiye sahip kişi ise: “Ben onu sana daha gözünü kırpmadan getiririm” dedi. Süleyman tahtı yanı başında hazır görünce: “Bu, Rabbimin lutfundandır; nimetine karşı şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınıyor. Kim şükrederse kendi iyiliği için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim hiçbir şeye muhtaç değildir, lutuf ve keremi pek boldur.”
Hz. Süleyman bu jestiyle Belkıs’ın kalbine tesir edip onu Allah’a iman ve itaate yaklaştırmayı hesaplıyordu. Cinlerden bir “ifrit” yani son derece akıllı ve kuvvetli olan bir cin, tahtı Hz. Süleyman oturduğu makâmından kalkmadan önce getirebileceğini söyledi. Bunu mutlaka yapabilecek kuvvet ve ona zarar vermeyecek bir güvenilirliğe sahip olduğunu ilâve etti. Ancak belirtilen bu zaman dilimi Hz. Süleyman’a uzun geldi. İşin bundan daha kısa bir müddet içerisinde tamamlanmasını arzu etti. Çünkü tebaası arasında bu işi yüzünün akıyla başarabilecek istidatta kişilerin bulunabileceğini biliyordu. Gerçekten de katında kitaptan hususi bir bilgi olan bir kişi, henüz Hz. Süleyman gözünü kıpırdatmadan tahtı getirip, onun hemen yanı başına yerleştiriverdi. Söylemesi ile tahtın gelmesi bir oldu. Kur’an, tahtı getiren kişinin kimliğini ve bilgi aldığı kitabın ne olduğunu gizlediği için, bununla alakalı tartışmaların sağlayacağı bir faydanın olmadığını düşünüyoruz.
Esas üzerinde düşünülmesi gereken, kocaman tahtın o dönemin ilmî ve teknik şartları içerisinde saniyeden daha kısa bir süre içinde 2000 km’den daha uzun bir mesafeden getirebilmiş olmasıdır. Şüphesiz mûcize veya kerâmet olarak kabul edilen bu hâdisenin, günümüzde elektronik yollarla ses ve görüntü naklinden sonra ışınlama yöntemiyle eşya nakli üzerinde çalışan bilim dünyasına açık bir ufuk gösterdiği ve onların önüne yüksek bir çıta koyduğu anlaşılmaktadır.
İkinci olarak üzerinde düşünülmesi gereken nokta, tasarrufu altında gerçekleşen böyle hârikulâde bir olay karşısında Hz. Süleyman’ın sergilediği kulluk anlayışıdır. O, Allah’ı çok iyi tanıyor ve bütün nimetlerin O’ndan olduğunu biliyordu. Bunun bir imtihan olduğunu, Allah’ın kullarını zâhiren şer gibi gözüken şeylerle imtihan ettiği gibi, zahiren iyilik gözüken şeylerle de imtihan edebileceğini (bk. Enbiyâ’ 21/35), mühim olanın nimete şükrederek imtihanı kazananlardan olmanın gereğini söylüyordu. Nankörlerin ise Allah’a bir zarar veremeyecekleri gibi, kendi istikballerini tehlikeye atmakta olduklarını hatırlatıyordu. Çünkü Allah hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç değildir. O çok yüce, çok cömerttir; ihsan ve ikramı boldur.
Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri, kuranvemeali.com










YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!