Müslümanın Davası

Dava ne demektir? Müslümanın davası ne olmalıdır? İslam’da dava şuurunun önemi ve önlünü ihyâ eden birisinde dışa yansıyan alametler.

Dâvâ, Arapça bir kelime olup; çağırmak, seslenmek, dua etmek, olmasını istemek, son söz manalarına gelir. Kur’ân-ı Kerim’de üç yerde geçen bu kelime müminlerin hamd ve şükürle, mücrimlerin ise sızlanma, yakınma ve pişmanlıkla söyledikleri son sözlerin tarifidir. Akıbeti tadan öyle bir yüzleşme yaşar ki nihai hükmü kendiliğinden ifade ediverir. Kişi bir ömür neyin dâvâsını yaşadıysa, final sahnesinde ağzından dökülen son söz yani “dâvâsı” da o olur.

Neyin dâvâsı ile yaşadıysak onunla ölür; nasıl öldüysek öyle haşrolur ve nasıl haşrolduysak son sahnede kendi hükmümüzü kendimiz veririz. Bu son hüküm ya  “Âlemlerin rabbi olan Allaha hamdolsun” (Yunus, 10) veya Vay başımıza gelenlere! Gerçekten biz zalim insanlarmışız! (Enbiya, 14) şeklinde üçüncüsü olmayan bir sona tekabül eder.

DAVAYA NASIL ERİŞİLİR?

Allah’a hamd ile bitecek bir “dâvâ”ya nasıl erişilir? Bunun yolunu bize Kur’ânımız selim kalp olarak gösterir. Sonu elhamdülillah olacak bir dâvânın özünde gönlün ihyâsı vardır. Ne malın ne de evladın fayda vermeyeceği günde tek geçerli kurtuluş vesilesi selim kalptir. Selim kalp, ihyâ olmuş bir kalptir. İhyâ olmayan kalbin hasta olmasından, kararmasından, mühürlenmesinden ve ölmesinden korkulur. İhyâ olmuş kalbin emaresi takva, ihyâ olamamış kalbin emaresi gaflettir.

Takva Allah’a karşı mesuliyet şuuru içinde yaşamak, gaflet ise bizi yaratanı önemsememektir. Aslında takva da gaflet de kendi nefsimize karşı duruşumuzun adıdır. Sonunu düşünen takvayı seçer. Akıbetini önemsemeyen gaflettedir. Müslüman sonunu düşünen insandır. Sonunu düşünmeyen gönlünü ihyâ edemez. Hayattaki dâvâsı gönlü ihyâ etmek olan, perdenin kapandığı anda büyük bir hamd ve şükür hissi yaşayacak, gönlünü ihyâ edemeyen ise pişmanlığa duçar olacaktır.

Gönlü ihyâ, Kur’an ve Sünnet’i nâsiyemizin galip rengi ve hayatımızın temel belirleyicisi kılmaktır. Allah’ın iyi dediğini iyi, kötü dediğini kötü görecek bir tabiîlikte yaşamak, zikri, şükrü, merhameti, şevki ve hizmeti ile âlemde herkesin ve her şeyin kendisinden istifade ettiği bir iman bahadırı olmaktır. Gönlünü ihya eden iki cihanda en büyük makam olan kulluk hilati ile bir ömür rıza makamında yaşamaya muvaffak olur.

Gönlün ihyâsı takva ile bilinir. Takva kalbin zenginliğidir. Birisinin maddi zenginliğe kavuştuğu emarelerinden belli olur. Zenginleşen kişinin muhtemelen başta giyim kuşamı değişir, sonra bineği, belki evi yenilenir ve devamında yine herkesçe kabul edilebilecek diğer iyileşmeler gelir. Peki, manevi anlamda zenginleşen birisinde ne tür emareler görülür? Gönlünü ihyâ eden birisinde bu gayretin dışa yansıyan alametleri neler olur?

GÖNLÜNÜ İHYA EDEN BİRİSİNİN DIŞA YANSIYAN ALAMETLERİ

Gönlünü ihyâ eden birisinde ortaya çıkan ilk emare tefekkür ve malayaniden yüz çevirmedir. Tefekkür kalbin ibadeti, insanın kendisine faydası olmayanları terk etmesi ise inanışında ortaya çıkan güzelliktir. Tefekkürü ziyadeleşen âleme alık ve abus bir çehre ile bakmak illetinden kurtulur, her hadiseden kendi kulluğunun güzelliğini ikmal edecek bir vesile çıkarmayı itiyat haline getirir. Öyle ki bir müddet sonra gıpta edilecek bir halin sahibi olur; nimete kavuşur, şükreder; musibete duçar olur, sabreder. Her hal onun için terfi olur. Rabbinin murakabesinde bir ömür O’na doğru seyrin doyum olmaz heyecanı ile yaşar.

Gönlünü ihyâ eden birisinde ortaya çıkan diğer emare istiğnadır. İstiğna, Allah zengindir, sizler ise fakirlersiniz” (Muhammed, 38) ayetinin muhtevasında yaşamaktır. Böyle bir kalp ihtiyacını sadece ve sadece Allah’a arz edecek bir tevekkül içindedir. Allah’tan başkasına muhtaç olmadığın bilen, kulların da kendisi gibi fani olduğunu idrak eder ve izzetin yegâne sahibi Muizz olan Allah’ın vikayesi altına girer. Hüznünü ve şikâyetini sadece Allah’a arz eden bu bahtiyar kul dilediğini aziz, dilediğini zelil kılan bir Rabbin saltanatında kimseye muhtaç olmaz ve kimseden bir şey istemez.

Gönlünü ihyâ eden birisinde ortaya çıkan diğer emare merhamet ve bunun neticesi Allah’ın mahlûkatına hizmettir. Gönlün ihyâsı Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmasıdır. Âlemler merhamet ile sarılmıştır. Gönlünü, gönlü yaratanın âlemdeki akışlarına uyumlu hale getirebilen, Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (Araf, 156) ayetinden hisse alır, gönlü merhametin bir şubesine dönüşür. Orada bir mahşer çağıldamaya başlar. Canlı-cansız bütün mahlûkat merhametin temerküz ettiği o minyatür âlemden istifade eder.

Gönlünü ihyâ eden birisinde ortaya çıkan bir başka emare şevktir. Şevk, ruhun heyecanıdır. Gönlün ihyâsı bir bakıma nefsin heyecanından ruhun heyecanına terfi etmektir. Nefis denî dünyaya meyyal, sonsuzdan gelme ruh ise sonsuza müştâktır. Nefis paçamıza asılmış, bizi yere çivilemeye çalışmakta, ruh ise göklere kanatlanmaya uğraşmaktadır. Rabbimize yolculuk, içimizdeki cevheri harekete geçirmeden olmaz. Her anı bir öncekinden daha güzel bir akış tutturmak isteyen içinin akışı ile dıştaki akış arasında bir eşleştirme yapmak zorundadır. Şevk bu gayretin adıdır.

Sonsuzu isteyen ve özleyen, içindeki sonsuz cevheri harekete geçirmek zorundadır. Gönlünü ihya eden işte bu yola girer, ruhunun heyecanı ile yürümeye başlar, şevki ile temayüz eder. Bir yere takılıp kalmaz, sürekli irtifa kaydeder, bulanmadan ve donmadan akar. Böylece hiç tekrarın olmadığı, her an yeni tecellilerin olduğu şu âlemin muhteşem ahengine ayak uydurur, gönlünü ilahi akışların bir adresi yapar.

Biz, hepimiz gönlümüzü ihyâ etmek zorundayız. Bunu dâvâmız yapmaya en başta kendimiz muhtacız. İki dünyada saadetin yolu gönlü ihyâdan geçer, çünkü gönlü ihyâ kendi potansiyelini gerçekleştirmek, hakkındaki muradı keşfetmek ve “ne güzel kul” iltifat-ı Rabbanisine liyakat kesbetmektir. Rabbimiz hepimizi kendisi ile dost olalım diye yarattı. O bizi istedi ve var etti; gönlü ihyâ, bizi isteyeni istemek ve bu istekle kendimizi keşfetmektir. Bunu yapamayanın kendisini israf etmesinden korkulur.

Biz, hepimiz gönlümüzü ihyâ etmek zorundayız, çünkü Müslüman gönlü canlı cansız bütün mahlûkatın muhtaç olduğu bir nizamın yegâne kaynağıdır. Bu halifelik sırrıdır. Arza varis olacak kullar sulh u selameti temin eden sâlih kullardır ki onların içlerinde nefisleri ile yaptıkları sonu gelmez savaş dıştaki barış ve esenliğin teminatı olmuştur. Gönlü ihyâ bu manada içimizdeki karanlık tarafı ile bitmeyecek bir mücadeleye girmekle erişilecek bir seviyedir. Kâinattaki nizamın bozulmasına mani olacak, münkirin ve müfsidin ifsadına dur diyecek, mazlumun ve mağdurun imdadına koşacak nefsi ile mücadele ederek gönlünü ihyâ etmiş olanların kârıdır.

Allah bazen fâsık ve facirle de dinini teyit edebilir, ama Allah’ın dinine O’nun istediği hizmet ancak kendisi için seçtiklerine nasip olur. Rabbimize ve dinine yardım aşina olmadan erişilecek bir şey değildir. Aşina olmak, Allah, Rasûlü ve dostları tarafından bilinecek bir maiyet ve akrabiyet sırrıdır. Tevhide ermek aşina olmak ve aşina kılınmaktır. Aşinalık Allah’a ve dinine hizmet edecek bir gönül kıvamına ermeden olmaz. Böyle bir gönül kıvamı olmadan hizmet olmaz. Dolayısıyla gönlü ihyâ etmek, âlemin nizamı, canlı cansız herkesin ve her şeyin selameti için zaruridir.

Dünya doludizgin kıyamete doğru koşuyor. Zaman, marufun nehyedildiği, münkerin emredildiği ilginç bir zaman. Taşların bağlanıp köpeklerin salındığı bu zamanda sâlihlerin arza varisliği gibi bir idealin tahakkuku ancak ve ancak gönlün ihyası ile mümkündür. Gönlün ihyası ferdi bir kurtuluş değil, ferdin kurtuluşudur. Ferdini kurtaramadığımız toplumu bir yere götüremeyiz. Ferdin kurtuluşu, hem ferdî hem de içtimâî kurtuluşun yegâne yoludur.

Gönlün ihyası nizam-ı âlemin teminini sağlayacak bir diriliş çağrısıdır. Gönlünü ihya edemeyene ne göklerden kapı açılır, ne de mahlûkatın gönlü… Bizler Müslümanlarız, dünyanın gidişatından sorumluyuz. Kur’an ve Sünnet ile gönüllerimizi diriltmeden ne marufu emredebilir, ne münkeri nehyedebilir, ne ıslahı temin edebilir, ne de ifsada karşı koyabiliriz. Kendisi ile dirilemediğimizi bir başkasına teklif edemeyiz.

Gönlümüzü ihya etmeden gönüllerin fethine gidecek bir kutlu yolculuk başlatmamız muhaldir. “İnanmıyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin” ayetinin muhatabı bir Nebi’nin –sallallahu aleyhi ve sellem- ümmeti olmak mazlumların, mağdurların ve hatta öldürmeye gelenin kendisinde dirileceği bir derya gönle sahip olmaktır. Böyle bir gönlün sahibi tefekkürü, istiğnası, merhameti, hizmeti ve şevki ile ballar balını bulmuş, kovanını infak etmiştir. Duamız, böylelerinden olmak, böylelerinin yanında bulunmak ve böylelerinin şahitliğiyle bilinmek ve hatırlanmaktır.

Kaynak: Mehmet Köprülü, Altınoluk Dergisi, Sayı: 426

İ‘LA-YI KELİMETULLAH DAVASI

İ‘la-yı Kelimetullah Davası

BİZİM DÂVÂMIZ, KURU BİR KAVGA VE CİHANGİRLİK DÂVÂSI DEGİLDİR

Bizim Dâvâmız, Kuru Bir Kavga ve Cihangirlik Dâvâsı Değildir

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.