Musa Topbaş Efendi: "Zekat ve Hayratı Ayrı Ayrı Yazın" Derdi
Abdullah Sert Hocaefendi, Üstadı Musa Topbaş Efendi’den (k.s.) bizzat müşahade ettiği zekât ve hayrat hassasiyetini anlatıyor: "Nefis az bir hayrı çok gösterir, zekâtı ayrı hayratı ayrı yazın."
Zekât ile sadaka arasındaki farkı biliyor muyuz? Şirketlerde zekât hesabı nasıl yapılmalı? Merhum Musa Efendi’nin "zekât ve hayratı ayrı yazın" nasihatinden mülhem; Türkiye'den Afrika'ya uzanan bir bereket köprüsü kurmanın ve vakıf bir insan olmanın inceliklerini dinleyin.
MUSA TOPBAŞ EFENDİ’DEN İNFAK DERSİ: "ZEKÂT VE HAYRÂTI AYRI YAZIN"
Üstadımız —Allah hayırlı ömür versin— böyle güzel şeyler yerleştirmişti. Oraya da Musa Efendi’den mesaj yerleştirmiş:
Muhterem babam merhum üstadımız Musa Efendi —kaddesallâhu sirrahül azîz— bana zekât ve hayrat defterini gösterir; "Bak oğlum, şu sayfa zekâtım, şu sayfa da hayratım," derdi. Nefis daima insanı aldatır, az bir hayrı çok gibi gösterir. Bunun için muhakkak zekât ve hayratınızı ayrı ayrı yazın. Musa Efendi’nin sözü bu. Yani hayratınız da bilhassa zor zamanlarda zekâtınızın çok çok ötesine geçsin. Bu büyük bir rahmet vesilesidir. Zira sadaka belaları önler nasihatinde bulunurdu.
Zekât Hesabı Nasıl Yapılır?
Maalesef değerli arkadaşlar, inşallah tabii buradaki kardeşlerimiz hep bu konular hatırlatıldığı için bu konuyu biliyorlardır ama genelde karşılaştığım; birçok Anadolu’da, İstanbul’da insanlar zekât konusunda herhangi bir defter tutmuyorlar. Ha, defter tutmaya ihtiyaç olmayabilir. Nasıl ihtiyaç olmayabilir? Misal olarak bir Ramazan’da zekâtınızı çıkardınız, o gün de hepsini verdiniz; e tamam, hepsini verdiyseniz defter tutmaya ihtiyaç olmaz. Ama zekâtın bir hesaplama günü var, bir de tediye zamanı var. Eğer hesabı düzgün yapmadıysanız, zaten yani çoğu da maalesef zekâtın hesabını bilmiyor arkadaşlar. Özellikle böyle farklı yerlerde sohbetleri olan kardeşlerimiz, ihvanı da bunu anlatmalı.
Birçok insanla karşılaşıyorum, "Hocam veriyorum," diyor. "Zekât mı veriyorsun, hayır mı veriyorsun?" diyorsun; "Veriyorum hocam," diyor. Olur mu ya? Namazın farzı var, sünneti var, vacibi var değil mi? Namaz kılarken "kılınan namaz" diyor musun? Farzı farz olarak kılıyorsun, sünneti sünnet olarak kılıyorsun, vacibi vacip olarak kılıyorsun. Zekât da ayrı bir husustur, sadaka-hayır ayrı bir husustur. Onun için de insan zekâtını güzelce yazacak. Önce her sene aynı günde —hicrî olarak ama— her sene sabit bir günde zekâtının önce hesabını yapacak. Onu da bir kenara yazacak hesabı-cari gibi. Hani tüccar erbabı, işine bir yerden mal gelmiş de borçlanmışız gibi yazacak: "Şu kadar zekâtım var benim." Verdikçe de hesaptan düşecek. Tabii ne kadar erken verirse fukaranın o kadar lehine.
Hatta tabii bazen maalesef bizler şirketlerde diyelim sene başında yapıyoruz ama şöyle bir şey yapıyoruz büyüklerimiz öyle işaret ettiği için: Nasıl yapıyoruz? 33 senede bir sene kaybolduğu için %3 tekrar çıkan zekâta bir ilave yapıyoruz o sene kaybolmasın diye. Ondan sonra da sene içinde veriyoruz. Ama sene içinde kasadan veriyoruz. Aslında o anda vermemiz gereken zekâtı da kullanıyoruz yani işin doğrusu... Onun için Hayrettin Hoca’nın öyle bir şeyi var; "Eğer," diyor, "şirketten böyle sene içinde verip duruyorsanız biraz daha artırın." Çünkü parayı sene başında ayırdınız, kenara koydunuz, bir şeye çevirdiniz; problem yok. Ama işte kasadan veriyorsunuz, "şu kadar borcumuz var" diyorsunuz, diğer müşterilere ödediğiniz gibi aklınıza geldikçe ödüyorsunuz ama aslında ödenecek zekâtın parasını da kullanmış oluyorsunuz. Böyle enflasyonun %80’lerde, %90’larda olduğu bir zamanda bile siz zekât parasını da kullanıyorsunuz. Yani onu bir an evvel fakire vermek gerekir ama sabit bir değere bağlarsanız o da ayrı.
Hatta tabii bazen —burada kardeşlerime izah etmiş olayım— böyle tanıdıklarım oluyor. Onlara diyorum ki: "Bak, neyin var?" "Altınım var hocam biraz," diyor. "Başka neyin var?" "Dövizim var," diyor. "Başka neyin var?" "İşte TL’m var hesapta," diyor. Bak bunların hepsini ayrı ayrı yazıyorum. Sene başında toplayıp hepsini TL’ye çevirip de TL olarak yazma. Altının ne kadar? Şu kadar... "300 gram altınım var, 400 gram altınım var, 40 gram altınım var..." Tamam. Ve 1/40’ını şu yaz. Ha, Türk lirası veriyorsan da bugün karşılığına bakarsın; "Şu kadar altın verdim, bugün altını şu kadar ödedim," yani "Şu kadar altın ödedim, şu kadar döviz ödedim," diyebilirsin karşılığını ama o günkü kurdan düşeceksin yani ne kadar verdiysen. Çünkü zekât konusu hakikaten çok hassas bir konu kıymetli kardeşler.
Toprağın Hakkı Nedir? Öşür İbadeti ve Önemi
Geçen işte son cumartesi pazar Ege bölgesine gittik. Balıkesir’den başladık; ondan sonra Soma, Akhisar, Manisa, İzmir... Orada bir yerde dediler ki: "10 milyon zeytin ağacı var burada." Ben de "Bir hesap yap," dedim; "Bunun 250 bini zekât," dedim. "Ayırın 250 bin ağacınızı." Baktı herkes böyle, "Hocam ne diyorsun?" dediler. "Bir şey demiyorum," dedim, "Şeriatın söylediğini söylüyorum," dedim. Yani bunun öşrü var. Zeytinde de maddelerde şey var... Ne bileyim, Karadeniz bölgesinde fındık var; fındığın da öşrü var. Yani Allah vermiş; yağmuru veriyor, güneşi veriyor; e sen de bir emek çek biraz ama toprak senin değil ki. Toprak Allah’ın, mülk Allah’ın. Mülkünden sana fındık veriyor, çay veriyor. Bizim Ege bölgesinde zeytin veriyor, pamuk veriyor, buğday veriyor. O veriyor ya; verdiğinden de %2,5 istiyor nakitten. Hele hele sen hiç emek çekmeden yaptıysan ondan da %10 istiyor; yani emek çektiysen %5’ini istiyor. Eğer bir emek verdiysen ondan da %5 vereceksin. Yani hani güzel bir tabir vardı: "Hani babası oğluna koca bir bağ bağışlamış da oğlu bir salkım üzüm vermemiş," diye. İnsanların hali bu böyle yani maalesef...
Allah bize o kadar çok veriyor. Hakikaten Musa Efendimizin o defterlerini fakirde gördüğüm için yani iyi bilirim böyle; mübarek kuruş kuruş yazardı. Defterin bir tarafında zekâtı, bir tarafında hayratı... Çünkü insan bazen de "Ya çok verdim," zanneder şeyine göre; birkaç kere "Onu verdim, bunu verdim," der ama en sona baktığında kazancına göre ne kadar hayır yaptı? E zekâtı zaten vereceksin, o zekât zaten farz. Önemli olan ne? Önemli olan senin kendi gönlünle "Ya Allah bana bunları verdi, bunun içinden biraz hayır yapayım," deyip ayrı faslı, ayrı... Yani infak faslı ayrı.
Onun için kıymetli kardeşlerim, tabii burada belki herkes zekât mükellefi olmayabilir ama herkes hesabına kitabına bakmalı. Zekât mükellefi olmayan da "Zekât mükellefi değilim ama bunun içinden bir hayır yapabilirim," demeli. "Evet, zekât üzerime farz değil ama ben de küçük de olsa bir hayır yaparım." İşte az önce geçti; sofradaki son lokmayı ben yemem, onu koyarım bir kaba, veririm birisine. "Evet, bugün şu ihtiyacımı görmem, bugün almayıveririm, bu sene ne bileyim bir fazladan gömlek almam, bunun karşılığını veririm. Ne olacak, bu gömlekle de idare ederim," dersiniz. Ama insan kendi ihtiyaçlarını hep öne koyunca hayır yapmaya, zekât vermeye fırsat bulamaz.
İnfakın Sosyal Gücü: Fakirlik Kalır mı?
Gerçekten Türkiye’deki zekât müessesesi tam işlese Türkiye’nin fakiri kalmadığı gibi Afrika’nın da fakiri kalmaz, Suriye’nin de kalmaz, Filistin’in de kalmaz. Ben sadece Afrika üzerinden konuşmayayım yani... Onun için, zekât çünkü varlıktan verilen bir şey. Bir şirket zarar edebilir, bu sene vergi vermez ama varlığı zekât nisabının üstünde olunca zekâtını verecek gene. "E hocam zarar ettik biz bu sene," diyor. İyi, zarar ettin de geçen sene 10 milyondu, bu sene 9 milyona düşmüş misal olarak; söyleyeyim ben, 9 milyonun var daha... Onun için zekâtını vereceksin, gene zekâtını vereceksin. Onun için vergi kârdan veriliyor ama zekât asıldan veriliyor, malın aslından veriliyor.
Onun için Resulullah Efendimiz —bunu çok zaman anlatıyorum— "Mallarınızı çalıştırınız, zekât onu bitirir," diyor. Bunu hatta şöyle bir misalle de veriyorum özellikle erbab-ı ticaret arasında, bazen hanımların da olduğu yerde; diyorum ki: Bir hanım mehrini alsın, 40 tane de altın verse beyi; "Al hanım mehrini verdim, al sana 40 altın." Sene sonunda ne olacak? Bir tanesini verecek. "Ya hocam benim 40 vardı, 39 kaldı." Vereceksin kuzum, vereceksin... Veyahut da sene içinde tasarruf edeceksin; o fakire ait hakkı, bir tane daha altını satın alacaksın yani başka türlü vereceksin. Ertesi sene ne olacak? 39... 39’un %2,5’i tam bir altın yapmaz da 0,90 yapar misal olarak. Nereye kadar iner? 13 altına kadar iner; 13 altında durur artık nisap miktarı, bundan sonrası senin, buradan seni mesul etmiyorum.
Dolayısıyla da bir hanım yani aldığı mehrini aldı veya kocası hediye etti, onun zekâtını verecek de çalıştıracak yani çalıştıracak bundan kazanacak. Onun için zekâtını verecek. Hatta bugün belki dövizlerde, döviz hesaplarında verilen kâr payı %2,5 vermiyor; yani döviz de olsa her sene biraz aşağı doğru inecek. Yani bir hesaba bile yatırsanız —meşru bir hesaba, onu da söyleyeyim de o kaydı koyayım da— meşru bir hesaba bile yatırsanız her sene o biraz daha aşağı gidecek. Belki TL olarak karşılığı artar ama döviz olarak kendiliğinden aşağı doğru iner. Onu siz çalıştırmazsanız; şeriat "çalışın" diyor yani neticesi bu.
VAKIF BİR İNSAN OLMAK: MUSA EFENDİ ÖRNEĞİ
Onun için Musa Efendi rahmetullahi aleyhi bir kere daha burada analım. Bu konuda hem etrafına böyle telkinde bulunurdu hem de tabii kendi ailesine... Bakın Osman Efendi üstadımız bunu sık sık anlatıyor mübarek: "Babam," diyor, "defterini gösterdi. Bak Osman Bey evladım, bu benim zekâtım. Gördüğün gibi yazmışım buraya, ödüyorum. Bu da benim yıl başındaki hayır bütçem." Musa Efendi yıl başında bütçe yapıyordu kendine. Bir bütçe koyuyor, bakıyor varlığına; "Benim," diyor, "bu sene şu kadar," misal olarak "%10 hayır yapmam lazım. Nereleri olabilir bu?" diyor. Misal olarak işte diyor "kitap hesabım olsun, biraz kitap dağıtayım"; ondan sonra "yetimler hesabım olsun," bir yetim bulduruyor; ondan sonra "dul kadınlar hesabım olsun, ilaç hesabım olsun" diyor.
Bizim şu anda Hüdayi Vakfı’nın yapmış olduğu hizmetlerin hepsini Musa Efendi kendi bütçesinden kendisi yapıyordu kendi şartlarına göre. Yani Musa Efendi tek başına bir vakıf insandı. Bir vakıf ne yaparsa Musa Efendi hepsini yapıyordu. Musa Efendi her sene kendi köşkünde 10-12 genci evlendiriyordu, bütün masrafları da kendisi çekiyordu. Sonra geliyordu arkadaşlar —belki burada da vardır o düğünlerde evlenen arkadaşlardan— kendisi de çok mutlu oluyordu o işten. Yani dedi ki: "Abdullah Bey, Allah bize bu kadar büyük bahçe vermiş, bak bunu bir hayra kullanmak lazım."
Onun için bakın, "gençlerden evlenecekleri tespit edin," derdi. Yazın hem sohbet olsun burada, hem hoca efendileri çağırırız, düğün yapalım... Epeyce evlendirdi. Artık ileri yaşlarda sonra bizim eski bina yapılınca buraya —yok, eski bina değil de şu andaki yurt binası bunun çatı katında yapmıştık en son— yani kaç kişi çağırıyordu? 300-400... En son 1200 kişi çağırmıştı bahçeye. Her sene kademe kademe artırarak 1200 kişi... Yiyecek, içecek... 8-10 delikanlı evlenecek... Akşam giderken de kapının önüne konan kolilerden ihvanın getirdiği hediyeleri alıp gidecekler... Gelinleri de çağırırdı mübarek, onlara da bir nasihat ederdi.
İşte böyle insan hayatın tadı böyle güzel yani arkadaşlar... Her şeyi vakıf yapacak değil yani. Şimdi kolayımıza geliyor; kendimiz bir şey yapmıyoruz, "vakıf yapar nasıl olsa" diyoruz. İnsan kendisi de hayrın, hizmetin güzelliğini tatmalı, zevkine varmalı. Gerçekten yani gerçek... Tabii bunu tamamen Rabbiyle olan kendi ilişkisi açısından; "Rabbim bana veriyor, Allah'ım sen bana verdin, ben de şu senin verdiklerinden —ilim olur bu, irfan olur..."









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!