Modernleşme mi Yozlaşma mı?
Medeniyetler savaşlarla değil, kalplerde başlayan çözülmeyle yıkılır. Peki modernleşme, değerlerimizi güçlendiren bir gelişim mi, yoksa içten içe bizi tüketen bir yozlaşma mı?
Medeniyetler çoğu zaman bir anda çökmez. Yıkım, görkemli yapıların devrilmesinden önce başlar. Ne savaşlarla ne büyük istilalarla… Asıl çöküş, kalplerde başlayan bir çözülmeyle kendini gösterir. Önce anlam kaybolur, sonra değerler silikleşir. Geriye sadece şekiller kalır. İbadet şeklen devam eder ama huşû yoktur, hukuk uygulanır ama adalet çekip gitmiştir. İşte yozlaşma bu biçimde, sessiz ve içten içe işler. Canlı olanın çürümesidir; biçimin, içeriğinden kopmasıdır.
MODERNLEŞME Mİ YOZLAŞMA MI?
Modernleşme, genellikle ilerleme ve gelişme terimleriyle birlikte düşünülür. Ancak bu kavramların içeriği yeterince sorgulanmadan kabul edildiğinde, toplumlar kendi tarihsel köklerinden, kültürel kodlarından ve ahlaki zeminlerinden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Bugün modernlik adına yaşadığımız pek çok dönüşüm, aslında anlamın aşındığı, değerin pazara sürüldüğü ve insanın köksüzleştirildiği bir süreçtir. Bu süreci yalnızca teknik gelişmelerle açıklamak yetersizdir, çünkü mesele yalnızca neleri kullandığımız değil, neye dönüştüğümüzdür.
Geçmişte taziye evlerinde sessizlik hâkimdi. Bu sessizlik bir yasın değil, bir duanın, bir teslimiyetin ifadesiydi. Şimdi ise telefon titreşimleri, sosyal medya paylaşımları, “hikâye” formatında acılar arasında yaşıyoruz. Modernlik, acının anlamını değil, fotoğrafını önemsiyor. Bir zamanlar misafir, evin bereketi sayılırdı. Habersiz gelinse bile çay demlenir, sofra kurulurdu. Şimdilerde misafirlik randevuya bağlandı; kapılar değil, ekranlar açılıyor. Ve biz bunu "özgürlük" ya da "kişisel alan" adı altında yüceltiyoruz.
Yozlaşma, sadece ahlaki bir bozulma değildir, aynı zamanda bir kopuştur. İnsan kendi tarihinden, kendi dilinden, kendi yönünden uzaklaştığında başlar çürüme. Bugün çocuklar ninnilerle değil, YouTube algoritmalarıyla uyuyor. Sofralarda dua değil, dizi sesleri yankılanıyor. Düğünler dua ile değil, gösteri ile başlıyor. Eğitim diploma odaklı hale gelmiş, ama soru sormayı bilen, öğrenmeyi talep eden nesiller kaybolmuş. Bütün bu dönüşüm içinde geriye kalan şey, insanın anlamdan kopmuş bir gövdeye dönüşmesidir.
İnsan, bakabilir ama görmeyebilir. İşitebilir ama anlamayabilir. Dil dönebilir ama hakikati söylemeyebilir. Kalp atmaya devam eder, ama secdeye varmaz. Yozlaşmanın en tehlikelisi de budur. Her şey yerli yerindeymiş gibi görünür, ama içten içe tükenme başlamıştır. Çünkü yozlaşma dışarıdan gelen bir istila değil, içeriden başlayan bir ihmalin sonucudur. Nefsin itirazı, aklın suskunluğu ve kalbin ihmaliyle büyür, bu çöküşü en fazla inandığını iddia edenlerde görürüz.
Modernleşmenin bize sunduğu bazı alışkanlıklar, değerlerin yerine şekilleri koyar. Mesela evlilikler, bir dua ile değil, binlerce lira harcanan gösterişli organizasyonlarla başlıyor. Boşanma ise aynı hızla, aynı kalabalıkla duyuruluyor. Bu özgürlük müdür, yoksa mahremin pazarlanması mı? Bir esnaf terazisinde gram şaşırmazdı, şimdi etiket doğru olsa da içi boşalmış ürünle satışı devam ediyor. Öğretmen kalbe dokunarak anlatırdı, şimdi PowerPoint sunumuyla zaman dolduruluyor ama ruh orada değil.
Bu tablo içinde modernlik, kimi zaman gelişme maskesiyle yozlaşmanın taşıyıcısı olabiliyor. İsimler değişiyor, biçimler güncelleniyor, ama anlamın boşaldığı yerde artık medeniyet değil, süslenmiş kabuklar dolaşıyor, yozlaşma dediğimiz şey tam da budur. Söz ile fiil arasındaki mesafenin karanlıklaşması, yani kimsenin taşımadığı ama herkesin konuştuğu değerlerin ortalıkta dolaşmasıdır.
Yine de her yozlaşma dönemi, içinde bir diriliş imkanını da taşır. Bu diriliş yüksek sloganlarla değil, küçük ama sahici adımlarla başlar. Bir çocuğa yalan söylememekle, bir komşunun kapısını sadece hâlini sormak için çalmakla, bir söz verirken Allah'ı hatırlamakla başlar. İnfakı gizli yaparak, terazide hakkı gözeterek, makamı bir emanet bilerek devam eder.
Gurbet Medeniyet Tasavvuru bu noktada ne modernliği tümden reddeder ne de geçmişi olduğu gibi kutsar. O, özü arar. Hikmeti, hakkaniyeti, sadeliği, tevazuyu arar. Yeniden insan olmanın, yeniden kalbe dönmenin yolunu sorar. Bu yürüyüş, bir sloganda değil, bir sofrada başlar. Belki bir dua içinde büyür, bir vefa ile devam eder. Belki de bir gecede, gözyaşıyla yeniden başlar.
Yozlaşmaya karşı durmak bir devrim değil, bir tövbedir. Yeniden insanlaşmanın duasıdır. Ve bu dua, hâlâ içimizde bir yerlerde var. Yeter ki işitmeye cesaretimiz olsun.
Kaynak: Muzaffer İnanç, Altınoluk Dergisi, Sayı: 475









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!