Kılıcıyla Yaşadı, Kılıcıyla Öldü: Halid bin Velid (r.a.)
Abdullah Sert Hocaefendi, kılıcıyla yaşayıp kılıcıyla ölen Halid bin Velid’in (r.a.) hikâyesini anlatıyor.
KILICIYLA YAŞAYIP KILICIYLA ÖLEN SAHABİ: HALİD BİN VELİD (R.A.)
İslâm tarihine sayısız zaferler armağan eden Hâlid bin Velîd -radıyallahu anh- 642 M. / H. 21 yılında Humus’ta hastalandı. Yanında silah arkadaşları vardı. Vefat edeceği sırada kılıcını istedi. Kabzasını tutarak şefkatle okşadı. Sonra:
“Nice kılıçlar elimde parçalandı, işte bu ölümümü görecek olan son kılıcımdır. Beni en çok üzen, hayatı hep savaş meydanlarında geçip yatak yüzü görmemiş olan bu Hâlid’in yatakta ölmesidir. Rasûlullah’ın hiçbir ashâbı rahat yatağında ölmedi. Ya savaş meydanlarında veya uzak beldelerde, dini İslâm’ı yayarken garip olarak şehit oldu.
Âh Hâlid! Şehit olamayan Hâlid! Harb benim etimi çiğneyemedi. Şehitlik mertebesi hariç elde etmediğim makam kalmadı. Vücudumda bir karış yer yokdur ki ya kılıç yarası veya bir mızrak yarası olmasın. Ömrü boyunca dini İslâm’ı yaymak için savaşlarda at koşturan kimsenin sonu böyle yatak üzerinde mi olacak? Ölümümü, harp meydanlarında atımın üzerinde, düşmana Allah için kılıç sallarken şehit olarak beklerdim, dedi. Sonra Yermük Savaşı’nı hatırlayarak, “Ah Yermük günü. İnsan kanlarının vadide sel gibi aktığı Yermük!.. Şiddetli bir kırağın olduğu gece, gökten boşanan yağmura karşı, kalkanımın altınğ da gecelediğimi unutamıyorum. O gece muhacirlerden kurulu, akıncı birliğimle baskın yapmak için, sabahı zor etmiştik. Ah... Yermük Harbi... Üçbin yiğitle yüzbin kâfire karşı zafer kazandığımız Mûte’yi bile unutturdun!
Ey yakınlarım! Cihada sarılın. Bu topraklar ancak cihat etmekle korunabilir. Yermük Rumlarla yaptığımız ilk büyük muharebedir. Bundan sonra daha nice savaşlar birbirini takip edecektir.
Sakın gaflete düşmeyin!.. Şimdi kendimi at kişnemeleri arasında “Allah! Allah!” nidalarıyla insanlara dar gelen Yermük Vadisi’nde hissediyorum. Vallahi Rabbimden beni her gazada diriltmesini ve o savaşın hakkını vermeyi isterim...” buyurdu.
Sonra vasiyetimi bildiriyorum: “Beni ayağa kaldırın deyince, ayağa kaldırdılar. Beni bırakınız, şimdiye kadar hep taşıdığım kılıcım, artık beni taşısın” diyerek kılıcına dayandı.
“Ölümü savaşta imişim gibi ayakda karşılayacağım, öldüğüm zaman atımı, muharebelerde tehlikelere dalabilen bir yiğide veriniz. Atım ve kılıncımdan başka bir şeye sahip olmadan öleceğim. Mezarımı bu kılıcımla kazınız. Kahramanlar kılıç şakırdısından zevk alır” buyurdu.
Ve yatağına düşüp kelime-i şehâdet getirerek ruhunu teslim etti. Radıyallahu anh.
NASIL YAŞARSANIZ ÖYLE ÖLÜRSÜNÜZ
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz huzûr-u ilâhiye öyle kalkarsınız.” Hakikaten böyledir… Kılıcıyla yaşayanlar kılıcıyla, seheriyle yaşayanlar seherde, sohbetiyle yaşayanlar sohbette ölür.
Nitekim bir kardeşimiz vardı, Allah rahmet eylesin; sohbetleri çok severmiş. Hep şöyle dua edermiş:
“Yâ Rabbi! Canımı sohbette al!” Bir gün Musa Efendi Hazretleri Anadolu seyahatine çıkmıştı. Bu kardeş de o gün sohbete gelmişti. Sohbetin başında Kur’ân-ı Kerîm okunurken, “Velhamdü lillâhi Rabbil âlemîn” denildiği sırada oracıkta ruhunu teslim etti.
Bir bahsede de biz Şeyh Sâmi Efendi Hazretlerini anlatırken, onun seher disiplinini dile getirirdik. Allah Teâlâ ona, en sevdiği insanın huzurunda, Medîne-i Münevvere’de bir seher vakti, teheccüd ezanları okunurken, son üç defa “Allah!” diyerek ruhunu teslim etmeyi nasip etti.
Merhum Üstad Mahmud Sâmi Efendi Hazretlerimizin sohbetlerinde hep ezberlediğimiz bir hadis-i şerif vardı:
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz de huzûr-u ilâhiye öyle kalkarsınız.”
Sonra şöyle buyururdu: “Demek ki yaşayışımıza göre bir ölüm; ölüme göre de bir diriliş vardır…”
Bu sebeple, güzel yaşamaya; imanla, İslâm’la ve ihsan kıvamıyla yaşamaya gayret edelim ki, âhiret yolculuğumuz da o güzellik üzere başlasın.
ASHÂBIN İMAN VE CİHAD AŞKI
Ölümü bir hüsran olmaktan kurtarıp bir zafere dönüştürebilmek; onu matem değil, bir “şeb-i arûs” hâline getirmek, ölmesini bilenlerin kârıdır. Ölümden önce hazırlanmadan olmaz.
Ashâb-ı kiram, öyle bir iman ufkuna ulaşmıştı ki; i‘lâ-yı kelimetullah, yani Allah’ın dinini yüceltmek ve İslâm’ı gönüllerle buluşturmanın önündeki engelleri kaldırmak için canlarıyla mallarıyla büyük bir cihad aşkı ve şehâdet hasreti içinde yaşadılar.
Nitekim onların bu müstesna iştiyak, azim ve gayretlerinin bereketiyle İslâm kısa sürede kıtalara yayıldı. Çünkü onlar “ölmeden evvel ölmek” sırrına ermişlerdi. Nefsânî kaygılarını aşıp gönüllere âb-ı hayat, yani bir hayat suyu oldular. Yaşama zevkini bir kenara bırakıp yaşatma sevdasına gönül verdiler. Hayat sermayesinin bir anını bile gaflet içinde ziyan etmekten korktular.
Dolayısıyla o güzide sahâbeye örnek olan bir mümin de ölümden değil; Allah yolunda hiçbir gayrette bulunmadan bu cihandan göçüp gitmekten korkmalıdır.
Ölümden korkmayalım. Şeyh Edebâlî’nin Osman Gazi’ye güzel bir nasihati vardır:
“Ölene acımam… Ölüp de arkada bir güzellik bırakmayana acırım!”
Yani kişi ölür; fakat arkada hayır, iz, dua vesilesi hiçbir şey bırakmazsa, esas acınacak olan odur.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri de son nefesinde gözlerini bir kez daha açarak:
“Bismillâhirrahmânirrahîm…” dedi ve kapadı. Âhiret kapısını besmeleyle açmak ne büyük bir lütuf! Ama bunun için hayat boyu besmeleyle yaşamak gerekir. Zira hayat gafletle geçerse, son anda besmele hatıra bile gelmez.









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!