Kaybolan Meslekler ve Unutulan Pazar Küfeciliği
Kalaycılıktan pazardaki küfeciliğe kadar zamanla kaybolan eski mesleklerimiz ve değişen pazar kültürümüz tatlı bir tebessümle hatırlatılıyor.
Değerli emekli dostlarım,
KALAYCILIKTAN GÜNÜMÜZE KAYBOLAN MESLEKLERİMİZ
Bazı meslekler vardır ki zamanla kaybolurlar, sizin de bildiğiniz bu mesleklere gençler rağbet etmiyor. Ben çocukken babam bana şöyle derdi:
- Oğlum, okumak istemiyorsan seni kalaycı çıraklığına vereyim...
Ben susardım... O zamanlar kalaycılık zor ve kirli mesleklerden biriydi... Ben sokakta oynayıp elim ayağım toza çamura bulaşmış bir vaziyette eve geldiğim zaman annem:
- Ne bu halin, sen kalaycı çırağı mısın? derdi.
Eğer kalaycı çıraklığıyla işe başlamış olsaydım, çoktan dükkânı kapatmış olurdum... Şimdi hangimiz bakır kap kullanıyoruz da hangimiz bunları kalaylatıyoruz...
Bizim rahmetli “Kabakçı Hacı” dayımız vardı. Kalaycılık yapardı. Çok pazarlıkçı ve ucuz müşteriler geldiği zaman; “Usta bilir kolayını/İnce vurur kalayını” derdi... Neyse...
CAFE AHMET’TE ÇAY SOHBETİ VE "KALAYLANMAK"
Biz her gün öğlen namazından sonra arkadaşlarla Cafe Ahmet’te oturur, birer çay içer sohbet ederiz... Günlerden çarşambaydı. Her zaman çayını beğendiğimiz Ahmet abi o gün bize sevimsiz bir çay getirdi. İlk yudumu aldıktan sonra herkes birbirinin yüzüne baktı;
- Berbat bir çay!
Ahmet abiye işaret ettik, “Çayları değiştir” diyecektik, Ahmet abi geldi:
- Ne var be ya! dedi.
Hepimizin yerine Rıza abi kısa bir açıklama yaptıktan sonra;
- Çayları değiştir abi, dedi.
Ahmet abi’nin kaşları çatıldı, bıyıkları titredi, diyeceğini dedi, bir dövmediği kaldı.
Rıza abi kısık bir sesle:
- Tamam Ahmet abi “Kalaylama” bizi, dedi.
Eskiler “Kalaylamak” sözünün argo anlamını bilirler. Biz daha fazla kalay yememek için sustuk, Ahmet abi dönüp gitti, biz çaylarımızı yudumlarken;
- Çok da fena sayılmaz, dedik, çaylarımızı tükettik.
PAZAR ARABALARI ÇIKTI, KÜFECİLİK BİTTİ Mİ?
O gün Çarşambaydı dedim ya, Çarşamba günleri arkadaşlarla Çarşamba Pazarı’na gideriz, öteberi alıp eve döneriz. Bugün sadece bir arkadaş benimle gelmeye niyet etti;
- Hani senin pazar araban? dedi.
Ben aceleyle evden çıkarken pazar arabasını almamıştım:
- Bir küfeci hamal bulur taşıtırım, dedim.
Arkadaş gülümsedi:
- Bu zamanda küfeci mi kaldı, dedi.
Bir an düşündüm, gerçekten pazarda bir eksiklik vardı. Evvelce güçlü kuvvetli gençler, sırtlarında küfeyle:
- Boş hamal var, küfeci! diye bağırırdı.
Galiba pazar arabalarının çıkmasıyla bu meslek de yok oldu.
Aslına bakarsanız ben bu pazar arabalarını oldum olası sevmem. Pazarda kalabalık yaparlar, gelip geçene çarparlar. Bir keresinde bir kadın, pazar arabasının tekeri çıkmasın diye koca bir çivi geçirmiş, çivi düşmesin diye de ucunu kıvırmış, o kıvrık çivi ayağımı çizmesin mi;
- Abla dikkat etsene! diye acıyla seslendim,
- Abla senin anandır! dedi.
Anamı niye karıştırdı anlamadım. Meğer “abla” sözüne takılmış... Ben yaşlıyım ya, o da dul olunca benden yaşlı oluyor. Gücüne gitmiş. Nedense kadınlar romatizmaları azıncaya kadar yaşlarını saklarlar!
- Görmüyor musun, ayağımı çizdin? dedim,
- Sen de yolun ortasında yürüme! dedi,
Baktım ki gerçekten de yolun ortasındayım ama herkes yolun ortasında... Pazarın ortası-kenarı yok ki...
Bir pazarcı, tezgâhtan yırtık bir kâğıt uzattı:
- Sil baba! dedi.
Şimdi kim eğilip silecek derken bir kadıncağız kâğıdı kaptı:
- Ben sileyim amca! dedi ve sildi.
Bu da kadın farkı galiba...
"BOŞ SEPET!" DEĞİL, "BOŞ KÜFE!": İLK KÜFECİLİK DENEYİMİM
Bu, pazar arabalarını kaldırsınlar veya kullanana ehliyet versinler...
Ben de gençlik günlerimde küfecilik yaptım, 16-17 yaşlarındaydım. Bir arkadaş, babasıyla birlikte pazarda küfecilik yapıyormuş... Gençler anlasın diye “hamallık” diyeyim, bir çeşit kurye...
Arkadaşta fazladan bir küfe varmış, ezik büzük ama iş görür... Sırtıma verdiler;
- Boş küfe, boş hamal, diye bağıracaksın, dediler.
Ben ilk defa böyle bir iş yapacağım için bağırmaya utandım. Arkadaşım arkamdan geliyor, bana cesaret veriyordu;
- Hadi çekinme, bağır, dedi.
Ben titreyen sesimle utanarak:
- Boş sepet! diye bağırmışım.
- Sepet değil, küfe...
“Küfe” dedim ama gel bana sor nasıl dedim.
"NE UZAK NE YAKIN": İLK ALIN TERİ VE BİR ELMA İKRAMI
O anda yaşlı bir amca:
- Oğlum, Atikali’ye kaça götürürsün, dedi.
- Uzak mı?
- Ne uzak ne yakın...
- Sen ne verirsin?
- Ben hep otuz veriyorum.
- İzi... Yolu biliyor musun?
- Tabi oğlum, benim evim...
Adam önde ben arkada, küfe gittikçe ağırlaştı. “Ne uzak ne yakın” dediği yer bana dünyanın öteki ucu gibi geldi.
Neyse, eve gelince küfeyi boşalttık. Parayı elime verdikten sonra bir de elma verdi:
- Giderken yersin, dedi.
YILLAR SONRA GELEN ROL DEĞİŞİMİ: "BABA KÜFECİ LAZIM MI?"
Şimdi o yaşlı adamın yerine ben geçtim. Aldığım poşetler kolumu yormaya başladı ama bir “boş hamal” sesi yok... Tam elimdekileri yere koyacakken gür bir adam sesi duydum:
- Baba, küfeci lazım mı?
- Ah oğlum ben de sana bakıyordum.
- Tamam, doldur küfeye...
- Kaça götürürsün?
- Nereye gidecek?
- Bizim eve...
- Ev uzak mı?
- Ne uzak ne yakın... Mısri Ahmet Paşa camisine yakın...
- Hiç duymadım, başka bildiğin bir cami var mı?
- Var... Ayasofya...
- Artistlik yapma baba, ne verirsin?
- Ben elli veririm...
- Tamam baba, siftah olsun.
- Sabahtan beri siftah yapmadın mı?
- Yapmadım baba, bu pazar arabaları yüzünden...
- Doğru...
- Sen de bir pazar arabanı al da baba, bu mesleği bitirelim...
Yola koyulduk, Adam güçlü kuvvetli, önden gidiyor, yetişemiyorum...
Eve geldik, küfeyi boşalttık, bir elma çıkarıp verdim, “Yolda yersin” diyecektim, elimden kaptı, bir defada yarısını ısırdı:
- Eyvallah! deyip gitti.
MESLEKLER BİTER AMA KAYNANALIK BİTMEZ!
Daha yeni oturmuştum ki, Necip telefon etti;
- Abi, pazar arabanı alabilir miyim? dedi
- Seninkine ne oldu?
- Tekeri çıktı.
- Bir çivi geçir, ucunu kıvır...
- Olmuyor abi, attım...
- O zaman bir küfeci bul...
- Anladım abi, ben yenisini alayım.
- Alma, küfeci siftah etsin.
Necip derin bir nefes aldı:
- Abi, sen iyice yaşlandın, dedi, telefonu kapattı... Biraz sonra tekrar aradı:
- Abi, kaynanam pazar arabası aldırmıyor, koyacak yer yok, diyor.
- Tamam Necip, gel bizimkini al.
Değerli emekli dostlarım, her meslek bir gün son bulsa da bu kaynanalık hiç bitmeyecek galiba... Hoşça kalın!..
Kaynak: Ekrem Bektaş, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488








YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!