Eğitimin Kaybolan İstikameti: Terbiye

Modern eğitim sisteminde talim ile terbiyenin ayrışması, karakter inşası, merhamet eğitimi ve öğretmenin mürebbi rolü ele alınıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde, 1926’da kurulan Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı isimli bir birim var. Bu birimi kuranlar talim yani bilginin aktarımının yanında bu aktarımın yönünü, gayesini ve insan üzerindeki tesirini de önemsemiş olmalılar ki eğitimin yanına bir de terbiye ilave etmişler. Talimi araç olarak, terbiyeyi ise o aracın hangi istikamete hizmet edeceğini tayin eden çerçeve olarak görmüşler.

TALİM VE TERBİYE ARASINDAKİ FARK

Kuruluşu terbiye temelli bir sistem niye bugün terbiyeyi yok sayıyor? Türkiye’de modernleşme boyunca eğitim, büyük ölçüde “işe yarar vatandaş”, “rasyonel birey”, “üretken insan” yetiştirme fikri etrafında kuruldu. İnsanın terbiyesi çoğu zaman ya özel alana havale edildi ya da bilgisi verilmesi kâfi görülen bir ahlâk söylemine indirgendi. Sonuçta bilgi arttı, diploma arttı, unvanlar çoğaldı ama bunların otomatik olarak irfan, seciye ve şefkat üretmediği açıkça görüldü.

Söz konusu kurumda kuruluşundan sonra 12 yıl boyunca hizmet eden, Osmanlı Darü’l Fünûn müderrislerinden Ali Haydar Efendi terbiyeyi fikrî, hissî ve iradî gaye olmak üzere üç unsur üzerinden tarif eder. Fikrî gaye, bilginin edinilmesidir ama bilgi tek başına yeterli olmaz. Hissî gaye, bilginin hayata intikalini, bilgiye değer atfedilmesini sağlar. Son aşamada ise iradî gaye devreye girer ve öğrenilenin sürekliliğe kavuşması ve davranışa dönüşmesini temin eder.

EĞİTİMDE FİKRÎ, HİSSÎ VE İRADÎ GAYE PROBLEMİ

Bugünün sistemi fikrî gayeyi üretiyor ama hissî gaye ve iradî gayeyi vermede başarısız oluyor. Bilgi değerlerle buluşamadığı için de hayata aksedemiyor. Akademik başarıya ve sınav performansına indirgenmiş yapı öğrencinin zihnini sürekli bir rekabet ve kaygı sarmalına hapsediyor, karakter inşası ikinci planda kalıyor. Böyle bir ortamda eğitim insanı topyekûn ihata eden bir terbiye sürecine dönüşemiyor.

Terbiye bizi biz yapan değerlerimizi neslimize benimsetme işidir. Bu iş insanın sadece ne bildiğini değil, nasıl bir insan olduğunu da merkeze almayı gerektirir. Muallim, öğretir; mürebbi meleke haline getirir. Muallim bilgiyi aktarır; mürebbi bilgiyi tecrübe ettirir. Muallim zihne hitap eder; mürebbi kalbe ve iradeye dokunur. Muallimi kurumsallaştıran ama mürebbi figürünü kaybeden sistem bilgi sahibi ama istikametsiz, diplomalı ama cahil bireyler yetiştiriyor.

Ecdadın eğitim geleneğinde mektep, talim ve terbiye mekânıydı. Hoca, sadece anlatan değil, örnek olandı. Talebe, hocasının sadece bilgisinden değil, hâlinden etkilenirdi. Modernleşme ile birlikte bu damar zayıfladı; eğitim teknik bir mahiyetle sınırlandı, insan ise arada kayboldu. Tarihi modelleri, ne kadar iyi olursa olsun bugüne olduğu gibi taşımak mümkün değildir. Her dönem kendine has kurumları ve şartları ile değerlendirilir. Önemli olan, geleneğin terbiye konusundaki özünü anlamak ve bunu günümüz şartlarına uyarlamaktır.

TERBİYE MERKEZLİ EĞİTİM ANLAYIŞININ YENİDEN İNŞASI

Terbiyeyi merkeze koyan ama çağın gerçekliğini de dikkate alan bir sisteme ihtiyacımız var. Bunun ilk adımı, eğitimin hedefinin yeniden tarifidir. Yalnızca akademik başarıyı değil, karakter inşasını hedeflemeliyiz. Bu hedef, müfredatın kenarına eklenen birkaç “değerler” başlığıyla değil; ölçme-değerlendirmeden sınıf içi etkileşime kadar bütün yapının değerler temelinde yeniden kurgulanmasıyla mümkün olur. Fikrî gaye üretilirken hissî ve iradî gayenin sistematik olarak ihmal edildiği bir düzende, bilgi ile hayat arasındaki kopukluk kaçınılmazdır.

Eğitim salih insan yetiştirmeyi gaye edinmelidir. Salih insan soyut bir temenni değildir; somut göstergelere sahip örnek insandır. Öfkesini yönetebilir, ne zarar verir ne zarara uğrar. Güçsüze merhamet gösterir, kendini merkeze koymaz, mahremiyetin farkındadır, haddini bilir. Emanet duygusu ile hareket eder, otoriteyi yalnız korku ile değil meşruiyet ile kavrar, özgürlüğü sorumluluktan ayrı düşünmez.

Bu terbiye çerçevesinin tarihi olarak en güçlü taşıyıcısı dindir. Din eğitimde yalnızca bir bilgi alanı değil, bir terbiye ufku olarak ele alınmalıdır. İnsan yalnız değildir. Her istediğini yapamaz. Güç değil adalet esastır. Başkası bir rakip değil emanettir. Hayat salt maddi başarıyla ölçülemez. Terbiye bunların çocukta yerleşmesini sağlamaktır. Din, tam da bu yüzden sadece kültür dersi değil, had, hayâ, merhamet ve mesuliyet terbiyesidir.

 MERHAMET TEMELLİ EĞİTİM ANLAYIŞI

Terbiye, merhameti hayatın dinamiği yapabilme becerisidir. Bugün eğitim sistemine bakıldığında, merhametin çoğu zaman ya tamamen ihmal edildiği ya da yanlış anlaşıldığı görülür. Bir uçta katı disiplin adı altında mesafe ve korku üretilmekte, diğer uçta “incitmeyelim” hassasiyetiyle sınırlar tamamen silikleşmektedir. Oysa merhamet, bu iki uç arasında kurulan bilinçli dengedir.

Merhamet, dar anlamda bir duygusallık ya da sınırsız hoşgörü değildir. Hadislerde işaret edilen merhamet, “ammeye mahsus” bir merhamettir: kişiyi değil, bütünü gözetir; anlık rahatlığı değil, uzun vadeli selameti önceler. Bu tür bir merhamet, gerektiğinde sınır koymayı, gerektiğinde yaptırım uygulamayı içerir. Çünkü gerçek merhamet, insanı kendi zaaflarına terk etmek değil; onu o zaafların esaretinden koruyacak ve kemale doğru götürecek bir çerçeve sunmaktır.

Bugün ebeveynlik benzer bir sınavdan geçiyor. Çocuklara duyulan merhamet, çoğu zaman yanlış anlaşılıyor. Gerçek merhamet, çocuğu her istediğini yapabileceği bir alana bırakmak değil; onu yanlışın sonuçlarından koruyacak sınırları koyabilmektir. Kısa vadede üzülmesine razı olup uzun vadede kurtulmasını istemektir. Aksi halde sevgi, farkında olmadan bir ihmal biçimine dönüşebilir. 

Okulda merhamet düzeni kurmak zorundayız. Bu romantik bir çağrı değildir. Merhamet, kurum tasarımına çevrilmelidir. Okulun başarısı sadece akademik ortalama ve sınav sonuçlarıyla ölçülüyorsa, o okulda merhametin bir karşılığı yok demektir. Her eğitim kurumu, yılsonu raporunda akademik başarıları yanında öğrencilerini kaç merhamet projesi ile buluşturduğu, onları kaç sosyal sorumluluk projesine dâhil ettiği gibi ölçütlere de yer vermelidir.

ÖĞRETMENİN MÜREBBİ ROLÜ VE EĞİTİMİN TEMELİ OLARAK GÜVEN

Öğretmene lâyık olduğu güven, itibar ve statüyü yeniden vermek zorundayız. Öğretmen, toplum gözünde saygınlığını kaybetmiş; sistem gözünde ise icraatı takip edilmesi gereken bir kamu görevlisine dönüşmüştür. Oysa bir öğretmene “mürebbi” rolü vermek için önce ona güven telkin etmek gerekir.

Güven, öğretmenin önünü açmaktır. Bugün bir öğretmen, öğrencisine “neden böyle davrandın?” diye sormak istediğinde, velinin itirazından, yöneticinin tutumundan veya bürokratik bir şikâyetten çekinmektedir. Oysa güven duyulan bir öğretmen sınır koyabilir; sınır koyabilen bir öğretmen ise terbiye edebilir. Sistem öğretmeni sürekli denetleyen ve raporlayan bir mekanizma olarak kurgulandıkça, öğretmen kendini korumaya çekilir.

İtibar ve statü ise bu güvenin zeminidir. Öğretmen yalnızca ders anlatan bir memur olarak görülmemeli, hayatı şekillendiren bir mürebbi kabul edilmelidir. Bugün bir doktora veya mühendise gösterilen mesleki saygı, öğretmene gösterilmiyor. Oysa diğer tüm meslekleri inşa eden öğretmendir. Liyakat esaslı atamalar, öğretmenlik meslek kanununun itibarı da koruyan bir çerçeveye kavuşması ve öğretmenin kamusal temsiline özen gösterilmesi bu zemini güçlendirecek adımlardır.

Güven, itibar ve statü aynı zamanda bir koruma zırhıdır. Veli baskısı, idari keyfilik ve toplumsal yıpranma altında kalan bir öğretmenden “merhametli disiplin” beklemek gerçekçi değildir. Öğretmene önce güvenli bir zemin sunulmalıdır ki o da öğrencisine güvenli bir zemin sunabilsin. Yalnızlaşan bir öğretmen ne mürebbi olabilir ne de merhamet inşa edebilir.

Terbiye sisteminin kalbinde öğretmen vardır. Öğretmeni güçlendirmeden, öğretmene güvenmeden, öğretmenin statüsünü yükseltmeden kurulacak her merhamet düzeni, havada kalır. Bu nedenle “mürebbi yetiştirme” denince ilk akla gelmesi gereken, öğretmen yetiştirme programları değil; öğretmene duyduğumuz güveni yeniden inşa etmektir. Çünkü bir toplum, öğretmenine ne kadar güvenirse, öğretmeni de geleceğine o kadar güvenir.

MERHAMET, TERBİYE VE EĞİTİMİN YENİDEN İNŞASI

Merhamet düzeni bir yaptırım sistemini dışlamaz; aksine onu dönüştürür. Okulda şiddet uygulayan öğrenciye "sen kötüsün" denmez; ama "yaptığın yanlıştır ve bunun sonuçları vardır" denir. Yaptırım, onarıcı adaletin bir parçası olarak işler ve özür dilemek, zararı telafi etmek, bir süreliğine sorumluluktan uzaklaşmak gibi formlara bürünür. Ceza, sınırı hatırlatmak için vardır. Merhametli bir okul, cezayı kaldırmaz, onu eğitimin bir kaldıracına dönüştürür.

Mesele, talim ile terbiyeyi yeniden buluşturmaktır. Bilginin yönünü, gayesini ve insana tesirini yeniden düşünmeden, eğitim sisteminde yapılacak her reform eksik kalacaktır. İhtiyaç duyulan şey, geçmişin formlarını kopyalamak değil; onun ruhunu bugünün imkânlarıyla yeniden üretmektir. Ancak o zaman eğitim, diplomalı bireyler yetiştiren bir mekanizma olmaktan çıkar; istikamet sahibi insanlar inşa eden bir terbiye sürecine dönüşür.

Terbiye, müfredatın sonuna eklenen bir başlık değil; sistemin omurgası hâline gelmedikçe, elimizde bilgili çok olur ama insan az olur. Omurga yoksa beden dağılır, parçalar yerinde durmaz. Eğitim de böyledir: terbiye merkeze yerleşmediğinde bilgi yönünü kaybeder, değerle temas etmez ve davranışa dönüşmez. Bu yüzden mesele, ne kadar bildiğimiz değil; bildiğimizi neyin hizmetinde kullandığımız ve nasıl bir insan tipine rağbet verdiğimizdir.

Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 483

İslam ve İhsan

İSLAM’DA ÇOCUK EĞİTİMİ

İslam’da Çocuk Eğitimi

MERHAMET İLE İLGİLİ 40 HADİS

Merhamet ile İlgili 40 Hadis

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle