Kâinat Kitabını Oku!
Kâinat kitabını okuyabilen bir kalp, ilâhî kudretin izlerini nasıl fark eder? Her zerresi Hakk’ı gösteren bu âlemde, tefekkürsüz bir hayat mümkün mü? Kur’ân ve Sünnet’le beslenen bir kalp, mahlûkatın dilini nasıl duyar, Rabbini nasıl tanır?
Kur’ân-ı Kerîm gibi ilâhî kudret ve azamet tecellîleriyle dolu bir hikmetler kitabı olan kâinât içinde yaşayıp da onun üzerinde tefekkür etmemek, insanlık haysiyetiyle bağdaşmaz. Zira bu âlemde her zerre, diri bir gönle sahip olan insanla konuşur. Bütün varlıklar, hâl lisânıyla beyan durumundadır. Kâinatta Hâlık’ını tanıtmayan hiçbir zerre yoktur. Bütün mahlûkat, kendisini yoktan var eden Hâlık Teâlâ’nın mührünü taşımaktadır. İnsana düşen, ilâhî kudret akışlarının tefekküründe derinleşerek, bu ilâhî mühürleri ibret nazarıyla görebilmektir.
KÂİNAT KİTABINI OKU!
Âmâ bir kimse bile, güneşin doğduğunu göremese de harâretinden anlar. Hâl böyleyken, akıl ve idrak sahibi bir insanın, kâinat kitabında ilâhî kudret kaleminin çizdiği hârikalar karşısında alık ve abus kalması, eserden müessire, sanattan sanatkâra zihnen ve kalben intikal edememesi ne hazindir.
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Şüphesiz ki yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (el-Enfâl, 22)
İlâhî hakîkatlerle donatılmış bir âlemde yaşayan insan için Cenâb-ı Hakk’ın varlık ve birliğini kavrayamamak abestir. Zira bir Hak dostunun buyurduğu gibi:
“Cenâb-ı Hak o kadar zâhirdir ki, zuhûrunun şiddetinden gâibdir.”
Şu kıssa, bu hakîkati ne güzel ifâde eder:
Evliyâullâhın büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, bir gün pek çok kimsenin telâş ve merak içerisinde bir yere doğru koştuğunu görür. Onlara:
“–Böyle telâş ve heyecan ile nereye gidiyorsunuz?” diye sorar. Onlar da:
“–Falan yerden bir âlim gelmiş! Allâh’ın varlık ve birliğini binbir delille îzah ediyormuş! Ondan istifâde etmeye gidiyoruz. İsterseniz siz de buyurun!” derler.
Bunun üzerine Cüneyd Hazretleri, buruk bir tebessümle şöyle der:
“–Gören gözler, işiten kulaklar ve hisseden kalpler için kâinatta sayısız ilâhî şehâdet terennümleri ve deliller var. Bizzat Cenâb-ı Hakk’ın, kendisi hakkında nice şehâdeti var. Ey ahâlî! Bütün bunlara rağmen hâlâ şüphesi olan varsa, buyursun gitsin! Bizim gönlümüzde şüphenin kırıntısı dahî yoktur.”
Kâinat kitabını okuyabilen bir insan, topyekün kâinâtın, son derece ince ve hassas bir hesap içinde ilâhî tanzîme boyun eğmekte olduğunu görüp; âlemin en üstün varlığı olan insanın hesapsız, gelişigüzel ve nefsâniyete mağlûp olarak hareket etmesinin, ne kadar akıl, insaf ve iz’an dışı olduğunu kavrar. Hayat ve kâinâtın mânâsını idrâk edip bu cihandaki vazifesinin ne olduğunu anlar.
Velhâsıl, Hakk’ın râzı olacağı bir tefekkür faâliyeti, ancak Kur’ân ve Sünnet rûhâniyetiyle beslenen bir zihnî ve kalbî zeminde neşv ü nemâ bulur. Böyle bir tefekkürün nihâî hedefi de;
– Kâinâtın Hâlıkı olan Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd’un varlığına vukûf,
– O’nun kudret ve azameti karşısında hiçlik ve acziyetimizi kavramak ve,
– O’nun sayıya gelmez nîmetlerinin şükründen âciz olduğumuzun şuuruna ermektir. Böylece rakik bir kalp ile takvâ üzere bir kulluk hayâtı yaşamaktır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Dostlarının Örnek Ahlakından 2, Erkam Yayınları









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!