Kader Değişir mi? Dua Kaderi Değiştirir mi?
“Değişme” derken neyi kastediyoruz? Dua ve salih ameller kaderin dışında mıdır? Kader değişir mi sorusunu nasıl anlamalıyız? Kaderimde ne varsa o olur.” diyerek duayı, tedbiri ve salih ameli terk etmek doğru mudur? “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçmak" meselesinin aslı nedir?
Hazırlayan: Dr. Halil İbrahim DELEN
“Kader değişir mi?” sorusu, İslam düşüncesinde yalnızca teorik olarak tartışılan bir kelâm konusu değildir. Bu soru, aynı zamanda insanın hayat karşısındaki tavrını, dua anlayışını, tedbir sorumluluğunu, Allah inancını ve Allah’a güvenme duygusunu doğrudan ilgilendirmektedir. Bu konu gündelik hayatımızda çoğu zaman “Eğer her şey Allah katında ezelden biliniyorsa ve yazılmışsa dua etmek neyi değiştirir?”, “Sadaka gerçekten belayı savar mı?”, “Salih ameller insanın kaderinde bir farklılık meydana getirir mi?” şeklindeki sorularla karşımıza çıkar.
“Değişme” Derken Neyi Kastediyoruz?
Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için önce “değişme” kelimesinden ne kastedildiğini açıklamak gerekmektedir. Eğer kaderin değişmesinden maksat, Allah’ın daha önce bilmediği bir şeyi sonradan öğrenmesi, kararını değiştirmesi veya yeni bir bilgiye göre hükmünü düzeltmesi ise bu anlayış İslam itikadı açısından kabul edilemez. Çünkü Allah’ın ilmi ezelîdir; olmuşu, olanı ve olacak olanı kuşatır. Allah için bilgisizlik, sonradan öğrenme, yanılma veya karar değiştirme düşünülemez. Bu sebeple Ehl-i Sünnet kelamcıları, Allah’a “bedâ” isnat edilmesini, yani O’nun bilgisinde sonradan değişme meydana geldiği fikrini reddetmişlerdir. Dolayısıyla kader bağlamında söz konusu edilen değişme, Allah’ın ilminde veya hükmünde meydana gelen bir değişiklik değil, kulun içinde bulunduğu durumun değişmesi ve Allah’ın ezelî ilminde bilinen farklı bir sonucun kul açısından ortaya çıkmasıdır. Kısacası değişme Allah açısından değil, kul açısından gerçekleşmektedir.
Dua ve Salih Ameller Kaderin Dışında mı?
Mâtürîdî’ye göre Allah, bir kimsenin sıla-i rahim yapacağını ezelden bilir ve onun ömrünü de bu fiiliyle birlikte takdir eder. Yoksa Allah önce bir ömür belirleyip sonra kul sıla-i rahim yapınca bilgisini değiştirerek o ömrü uzatmış değildir. Böyle düşünmek, Allah’ın ilminde değişiklik meydana geldiğini varsaymak olur ki bu mümkün değildir. Mâtürîdî’nin temel vurgusu şudur: Allah’ın fiili O’nun ilminden bağımsız değildir. O hâlde sıla-i rahim, ezelî takdiri bozan bir şey olmayıp ezelî takdirin içinde yer alan bir sebeptir. (Mâtürîdî, 1970, 281-282).
Bununla birlikte “Kader değişir mi?” sorusu, dua, sadaka, sıla-i rahim ve salih amellerin insan hayatında gerçek bir etkisi olup olmadığı anlamında soruluyorsa burada cevap daha dikkatli verilmelidir. Çünkü dinî naslarda duanın kazayı önlediği, sadakanın belayı savdığı, sıla-i rahmin ömrü uzattığı ve iyiliğin hayatı bereketlendirdiği açıkça ifade edilmiştir. Bu ifadeleri yok saymak mümkün değildir. O hâlde mesele şudur: Bu naslar, Allah’ın ezelî ilminde bir değişiklik olduğunu değil, Allah’ın kaderi sebepler üzerinden icra ettiğini gösterir. Nitekim sadaka da sıla-i rahim de tedbir de böyledir. Allah sadece sonucu değil, o sonuca götüren sebepleri de bilir ve takdir eder. Bir kulun dua edeceğini, sadaka vereceğini, akrabalık bağlarını koruyacağını, hastalık karşısında tedaviye başvuracağını ve bütün bunların hangi sonuçlara vesile olacağını Allah ezelden bilir. Bu sebeple “Dua ettim, kader değişti.” ifadesi halk dilinde belli bir hakikate işaret etse de kelâmî açıdan daha doğru ifade şudur: “Allah, duayı kaderin içinde etkili bir sebep olarak takdir etmiştir.”
Levh-i Mahfûz: Zorlama Değil, Kuşatıcı Bilgi
Fahreddin Râzî de Levh-i Mahfûz’daki yazının değişmezliği üzerinde durur. Ona göre Allah’ın kesin olarak bildirdiği ve hükmettiği şeyin gerçekleşmemesi düşünülemez. Aksi halde ilâhî haberin doğruluğu zedelenmiş olur. Fakat bu, insanın fiillerini anlamsız hale getirmez. Çünkü Levh-i Mahfûz’daki yazı sadece neticeleri değil, o neticelere götüren sebepleri de içerir. Bir insanın hastalanması, tedavi olması, dua etmesi, sadaka vermesi, bir beladan korunması veya korunmaması bu bütünlük içinde düşünülmelidir. Dolayısıyla “Kaderimde ne varsa o olur.” diyerek duayı, tedbiri ve salih ameli terk etmek kader inancını değil, kaderi yanlış anlamayı ifade etmektedir. (Fahreddin er-Râzî, 9/170, 221–222, 282)
Bu noktada Ebû Hanîfe’ye nispet edilen açıklama önemlidir. Ona göre Allah’ın Levh-i Mahfûz’daki yazısı, takdiri, insanı o yazgıyı yapmaya zorlayan bir emir anlamında olmayıp, olacak olanı ezelî ilmiyle kuşatan bir niteleme anlamındadır. Yani insan, kaderindeki yazgısından dolayı o fiili gayr-i ihtiyârî ve icbârî olarak yapıyor değildir. Böylece yazı, insan iradesini iptal eden bir zorlama değil Allah’ın olacak olanı bilmesi ve kuşatmasıdır (Ali el-Kārî, 361-362, 374-375).
Bu sebeple dua, kalkanın oka karşı siper olması gibidir. Okun gelmesi bir sebep olduğu gibi, kalkanın onu karşılaması da bir sebeptir. Hiç kimse “Ok gelecekse kalkanın ne anlamı var?” demez. Aynı şekilde “Kader varsa duanın ne anlamı var?” demek de doğru değildir. Nitekim Ok da kalkan da bela da Allah’ın yaratmasıyladır, duanın o belayı defetmeye vesile olması da. (Gazzâlî, 2005).
Mübrem ve Muallak Kaza Ayrımı
“Dua kazayı reddeder.” (Tirmizi, Kader, 6) hadisi de bu doğrultuda anlaşılmalıdır. Kelâm geleneğinde bu mesele çoğu zaman kazâ-i mübrem ve kazâ-i muallak ayrımıyla açıklanmıştır. Kazâ-i mübrem, Allah katında kesinleşmiş ve değişmeyecek hükümdür. Kazâ-i muallak ise belirli şartlara bağlanmış hükümdür. Mesela “Kul dua ederse şu bela kaldırılacak, dua etmezse o bela ona ulaşacak.” şeklindeki şartlı takdir, muallak kaza olarak değerlendirilir. Ali el-Kārî bu yüzden muallak kazanın dua ile değişebileceğini, mübrem kazanın ise değişmeyeceğini ifade eder (Ali el-Kārî, 374-375).
Mâtürîdî-Hanefi alimlerden Beyâzîzâde’ye göre duanın kazayı defetmesi, Allah’ın ezelî ilminde sabit olan mutlak hükmü iptal etmesi anlamına gelmez. Kulun başına gelmesi beklenen, emareleri görünen veya korkulan bir durumu vardır. Allah kulunu duaya muvaffak kılar ve o dua sebebiyle beklenen zarar ondan uzaklaştırılır. Böylece dua, sanki o belayı geri çevirmiş gibi olur. Aslında cari olan durum yine Allah’ın takdiridir: Kul dua eder, Allah o duayı sebep kılar ve belayı defeder (Beyâzîzâde, 204).
Allah’ın Kaderinden Yine Allah’ın Kaderine Kaçmak: Tedbirin Anlamı
Bu konuda en güzel örneklerden biri Hz. Ömer’in veba salgını karşısındaki tavrıdır. Hz. Ömer, Şam bölgesinde veba bulunduğunu öğrenince istişare etmiş ve geri dönmeye karar vermiştir. Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” sorusuna Hz. Ömer’in verdiği cevap meşhurdur: “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.” (Buhârî, Tıb, 30) Bu cevap, kader inancının tedbirsizlik değil, bilinçli sorumluluk doğurduğunu gösterir. Otlu arazide deveyi otlatmak da kaderdir; çorak yerde bırakmak da. Fakat akıl ve sorumluluk sahibi insan, Allah’ın yarattığı sebepler düzeni içinde daha doğru olanı seçmekle yükümlüdür (Aktepe, 2012, 76).
İnsan akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Bu sebeple onun kaderi, cansız varlıkların kaderi gibi düşünülmemelidir. Tedaviye başvurmak, salgın hastalıklara karşı önlem almak, sağlığı korumak, akrabalık bağlarını sürdürmek ve toplumsal sorumlulukları yerine getirmek kader inancına aykırı değildir. Aksine bunları terk edip sonucu kadere yüklemek cebrî bir anlayışa yaklaşmak olur. Hz. Peygamber’in hastalıklar için tedaviyi teşvik eden hadisleri de bu çerçevede okunmalıdır (Aktepe, 2012, 87-88).
Sonuç olarak kader, Allah’ın bütün varlık düzenini sebepleri ve sonuçlarıyla birlikte bilmesi ve takdir etmesidir. Allah’ın ezelî ilmi açısından bakıldığında kader değişmez, çünkü Allah’ın bildiği şey, bildiği şekilde gerçekleşir. Fakat kullara bakan yönüyle dua, sadaka, sıla-i rahim, tedavi, tedbir ve salih ameller gerçek anlamda etkilidir. Bu etkiler de bizzat kaderin içindedir. Kul bu takdirin ve değişimin keyfiyetini, hayatına nasıl tesir ettiğini fark edemeyebilir. Ancak onun bu durumun farkında olmaması, herhangi bir değişiklik veya takdirin olmadığı anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla değişim Allah açısından değil kul açısından söz konudur.
Bu yüzden Müslüman için doğru tavır ne cebrî bir teslimiyet ne de Allah’ın takdirini dışlayan bir özgürlük anlayışıdır. Doğru tavır, sebeplere sarılıp sonucu Allah’a bırakmaktır. Dua etmek, sadaka vermek, sıla-i rahmi sürdürmek, hastalıkta tedavi olmak, belaya karşı tedbir almak ve salih amellerle hayatı bereketlendirmek kaderi bozmak değildir. Bunlar, Allah’ın kader içinde açtığı rahmet yollarıdır. İnsan çoğu zaman kaderden kaçmaz, bir kaderden başka bir kadere yürür. Müminin görevi, bu yürüyüşü bilinçle, sorumlulukla ve Allah’a güvenerek sürdürmektir.
KAYNAKÇA
- Aktepe, Orhan. “Kaza-Kader’in Mahiyeti ve Değişip Değişmemesi Problemi.” Kelam Araştırmaları 10/2 (2012), 69-90.
- Ali el-Kārî, Nûreddîn Ali b. Sultan Muhammed. Menḥu’r-Ravḍi’l-Ezher fî Şerḥi’l-Fıkhi’l-Ekber. thk. Vehbî Süleyman Gâvcî. Beyrut: Dârü’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, 1419/1998.
- Beyâzîzâde Ahmed Efendi. İşârâtü’l-merâm min ibârâti’l-İmâm. thk. Yûsuf Abdürrezzâk. İstanbul: Dârü’l-Kitâbi’l-İslâmî, 1368/1949.
- Fahreddin er-Râzî, Ebû Abdillâh (Ebü’l-Fazl) Fahrüddîn Muhammed b. Ömer b. Hüseyn er-Râzî et-Taberistânî. el-Meṭâlibü’l-ʿâliye mine’l-ʿilmi’l-ilâhî. thk. Ahmed Hicâzî es-Sekkâ. 9 Cilt. Beyrut: Dârü’l-Kitâbi’l-Arabi, ts.
- Gazzâlî, Ebû Hamid Huccetülislam Muhammed b Muhammed. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. çev. Ahmet Serdaroğlu. İstanbul: Bedir Yayınları, 2005.
- Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Kitâbu't-Tevhîd. İskenderiye: Dâru'l-Câmi'âti'l-Mısriyye, t.y.







YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!