İslam’da Miras Hukuku: Nasıl ve Neden Taksim Edilir?

İslam’da mirasın nasıl ve neden taksim edildiği, mülkiyetin emanet anlayışı ve ilahî hikmeti ele alınıyor.

İnsanoğlunun dünya serüveni, biriktirmek ve sahip olmak üzerine kurulu görünse de İslam’ın mülkiyet anlayışı bu noktada özgün bir denge sunar. İslam’da mülkiyet, ne kapitalizmde olduğu gibi ferdin mutlak ve sınırsız bir keyfiyeti, ne de komünizmde olduğu gibi tamamen kamuya ait bir aidiyettir. İslam’a göre mülkiyet, kişi ile mal arasında kurulan muvakkat (geçici) bir emanet ilişkisidir.

İnsan, mülkün gerçek sahibi değil; belirli bir süreliğine, mülkün asıl sahibi olan Allah adına tasarrufta bulunan bir emanetçidir. Kişi, hayatı boyunca alın teriyle kazandığı mal üzerinde meşru dairede tasarruf edebilir; ancak ölümle birlikte mülkün asıl sahibi olan Allah (c.c.), bu emanetin nasıl pay edileceğini bizzat tayin eder. Bu sebeple İslam’da miras meselesi, sadece teknik bir matematik hesabı değil; kul hakkının, içtimai adaletin ve ilâhî iradenin yeryüzünde en berrak şekilde tecelli ettiği bir ibadet sahasıdır.

Miras paylaşımı; beşerî arzuların, şahsi öfkelerin veya keyfî adalet anlayışlarının ötesinde, doğrudan vahiyle çerçevelenmiş bir imtihan geçididir. Bu süreç, mülkün asıl sahibinin kim olduğunu hatırlatan en son ve en çetin derstir.

KUR’AN’A GÖRE MİRAS TAKSİMİNİN ESASLARI VE AHLAKİ BOYUTU

Kur’ân-ı Kerîm, ibadetlerden ticarete, evlilikten sosyal hayata kadar pek çok konuda genel prensipler koyup detayları ve tatbik biçimlerini müçtehitlerin içtihadına veya zamana göre değişen örflere bırakmıştır. Ancak ibadetler, aile hukuku ve miras gibi bazı konularda bunun tam aksine doğrudan hüküm belirtmiş, miras paylarını son derece açık, teknik ve detaylı bir şekilde bizzat beyan etmiş; bu alanı kulların kendi arasındaki kurgu, tasavvur veya takdirlerine kısaca içtihada bırakmamıştır.

Özellikle Nisâ Suresi’ndeki ayetler, bu sahanın "hududullah" (Allah’ın sınırları) olduğunu ilan eder. İslam hukukuna göre, bir kişinin vefatından sonra geride bıraktığı maldan (terekeden) yapılacak harcamaların sırası şöyledir:

Teçhiz ve Tekfin: Cenaze masrafları karşılanır.

Borçlar: Vefat edenin mali ve hukuki (kul hakları-Allah hakları) borçları ödenir.

Vasiyet: Malın en fazla üçte biri (1/3) oranında olmak kaydıyla vasiyeti yerine getirilir.

Kur’ân, meselenin hukuki boyutu kadar vicdani zeminine de dikkat çeker. Miras paylaştırılmaya geçilmeden önce zorunlu olan teçhiz, tekfin giderleri borçlar ve vasiyetten sonra hemen paylaşıma geçilmekte bir tavsiye askıda kalmakta hatta unutulmaktadır.

Bu tavsiye mirastan pay alamayan ama o gün orada hazır bulunan akrabalar murise özel hizmetleri dokunan yakın kimseler etraftaki yetimler çevredeki miskinlere de bir ikram ve izzet yapılması ve onların gönüllerinin alınması hususudur ki bu hükmen mendup görülmüştür:

Bu konu bağlayıcı bir emir olmadığından genel olarak dikkatlerden uzak kalmaktadır:

“(Vâris olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunurlarsa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.” (Nisa,8)

Bu ayet, mirasın sadece hukuki bir hak değil, aynı zamanda ahlâkî bir duruş olduğunu ilan eder.

Büyük müfessir İbn Kesir’in ifadesiyle, burada verilen pay her ne kadar farz değil mendup olsa da bu vicdan çağrısının kulak ardı edilmesi kalplerde katılığa ve toplumda onulmaz yaralara yol açacaktır. İslam, malı bölüştürmeden önce gönülleri yumuşatmayı ve merhametli olmayı esas alır.

KUR’AN’DA MİRAS NİZAMI: HİKMET, TEKNİK VE SINIRLAR

Tafsilatı fıkıh kitaplarımızda bulunan mirasla ilgili bazı ıstılahlar var. İslâm hukukuna göre mirastan belirli paylara sahip olan yakın akrabalara “ashâbü’l-ferâiz” tek başlarına olunca mirasın tamamını, ferâiz ashâbıyla beraber olunca ise mirasın geri kalanını alan akrabaya ise “asabe” denir. Bir de zevi’l erham vardır. Bunların hak edişte öncelik sıralaması pay oranları tamamen tevkifîdir yani vahiyle belirlenmiştir. Bu konuda tafsilat fıkıh kitaplarımızın ilm-i feraiz bölümünden ehil hocalar vasıtasıyla öğrenilebilir

Modern dünyanın eşitlik veya hak adı altında tartıştığı pek çok meseleye Kur’ân-ı Kerîm, yüzyıllar öncesinden sarsıcı bir cevap vermiştir. Mirasın bir insan aklıyla kurulmuş menfaat dengesi olmadığını şu ayetle vurgular:

“Siz, hanginizin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından belirlenmiş paylardır.” (Nisâ 4/11)

Bu ifade, mirasın bir hesap sistemi değil, bir teslimiyet nizamı olduğunu ilan eder. İnsan zayıftır; evlatları arasında kime ne kadar verirse daha âdil olacağını, kimin kendisine daha vefalı davrandığını veya kimin o mala daha çok muhtaç olduğunu mutlak mânâda bilemez. Hakikati ve hayrı ancak Allah bilir. Kelam ve tefsir ilminin zirve isimlerinden Fahreddin er-Râzî, bu ayetin tefsirinde miras taksiminin “taabbudî” bir hüküm olduğunu söyler. Yani biz bu paylara, tıpkı namazın rekatları gibi hikmetini tam kavrayamasak da "ibadet" bilinciyle uyarız. Miras, “kime ne kadar verelim?” sorusunun değil, “Rabbim nasıl pay etti?” teslimiyetinin cevabıdır.

İslam’ın miras nizamı, kâmil bir hukuk sisteminde olması gereken üç ana unsuru kusursuzca barındırır:

Hikmet Boyutu: Zayıfların (kadınların, çocukların ve yaşlıların) korunması ve servetin sadece güçlülerin elinde toplanmasının engellenmesi.

Teknik Boyut: Kur’ân payları; 1/2,1/3,1/4,1/6,1/8 gibi net oranlarla belirlemiştir. Bu teknik netlik, "bana az verildi, ona çok verildi" gibi aile içi husumetleri daha doğmadan bitirmek içindir.

Yaptırım Boyutu: Rabbimiz, miras ayetlerinin hemen ardından bu sınırları "Hududullah" (Allah’ın sınırları) olarak tanımlar. Bu ayetler:

“Bunlar Allah’ın hudûdudur. Artık kim Allah’a ve Resûlüne itâat ederse, (Allah) onu altlarından nehirler akan Cennetlere koyar; orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Ve işte büyük kurtuluş budur!”

“Kim de Allah’a ve Resûlüne isyân eder ve O’nun hudûdunu aşarsa, (Allah) onu içinde ebedî olarak kalıcı olduğu bir ateşe koyar ve onun için aşağılayıcı bir azab vardır!” (Nisa 13-14)

Yukarıdaki Nisa Suresi 13 ve 14. ayetlerde, bu sınırları aşanlar için "alçaltıcı bir azap" uyarısı yapılır. Bu, sadece ahiret korkusu değil, dünyada da huzursuzluk ve bereketsizliğin habercisidir. Miras hakkı, kul hakkının en ağır halidir.

İSLAM’DA KADIN VE MİRAS: YANLIŞ ALGILAR VE GERÇEKLER

İslam miras hukuku dendiğinde, maalesef sadece "erkeğe iki, kadına bir" cümlesi üzerinden bir algı oluşturulmakta ve İslam düşmanları İslam’a buradan cahilce saldırmakta zihinleri teşviş ederek islamofobi ateşine yakıt ikmali yapmaktadırlar. Oysa bu, Elmalılı Hamdi Yazır’ın da ifade ettiği gibi, büyük bir yanlış anlamadır. İslam fıkhında kadının mirastaki konumu, onun mali sorumluluklarıyla dengelenmiştir. İslam, kadını Cahiliye döneminde "miras malı gibi alınıp satılan" bir nesneden, "miras alan" onurlu bir hak sahibine dönüştürmüştür. İslam hukukunda pay miktarını belirleyen ana kriter cinsiyet değil, malî yükümlülük dengesidir.

Kadın bazen eş bazen kız evlat bazen anne bazen nine bazen kız kardeş gibi değişik adları olduğu kesinken sadece kadın üzerinden algı operasyonu yapılmaktadır.

 Her ayrı durumda farklı pay alan kadının mirastaki durumlarını kısaca şu şekilde hulasa edebiliriz

Kadın, sadece belirli durumlarda erkeğin yarısı kadar alır. Bu durum genellikle kadının evlenirken "mehir" aldığı, geçiminin babası veya kocası tarafından sağlandığı, malî hiçbir yükümlülüğü olmadığı hallerdir.

Bazı hallerde kadın erkekle eşit alır.

Bazen de kadın, erkekten daha fazla alır.

Karıştırılan iki keyfiyet: Hibe (atiyye) başka, miras ise başka bir şeydir.

MİRAS, HİBE VE AİLE İÇİ ADALET İLKESİ

Miras ve hibe (atiyye), İslam hukukunda birbirine karıştırılmaması gereken iki ayrı hukuki statüdür. Miras, kişinin vefatından sonra mülkiyetin kendiliğinden varislere geçmesi iken; hibe, ebeveynin henüz hayattayken evlatlarına verdiği mallardır. İslam’ın temel kaidesine göre "Varise vasiyet yoktur" (Tirmizî, Vesâyâ, 5); yani bir anne-baba vefatından sonrası için varisler arasında kafasına göre bir taksimat yapamaz.

 Bir evlada sermaye verilip diğerinin mahrum bırakılması veya "kızlara mal vermeme" gibi cahiliye adetlerinin sürdürülmesi, görünürde "mülk benim değil mi?" istediğimi istediğim şekilde tasarruf ederim düşüncesiyle hareket etmek kardeşler arasına ömür boyu sürecek kin ve nifak tohumları ekmektir.

Numan b. Beşir’in babası Beşir (r.a.), oğlu Numan’a özel bir bağışta (hibe) bulunmuştu. Numan'ın annesi, bu bağışa Peygamberimiz'in (s.a.v.) şahitlik etmesini istedi. Beşir (r.a.) durumu Allah Resulü’ne arz edince, Efendimiz ona şu soruları sordu:

“- Aynı bağışı diğer çocuklarına da yaptın mı?”

Beşir (r.a.):

“- Hayır, yapmadım.” Peygamberimiz:

“- O halde Allah’tan korkun ve çocuklarınız arasında adaleti sağlayın! Ben bir zulme şahitlik edemem.” (Buhârî, Hibe 12; Müslim, Hibât 13)

Başka bir rivayette “Çocuklarınız arasında adaleti sağlayın! Çocuklarınız arasında adaleti sağlayın!” (Ebû Dâvûd, Büyû', 83; Nesâî, Nahl, 1) buyrularak bu hassas dengeyi iki kez üst üste vurgulamış, evlatlar arasında keyfi ayrım yapmanın aile bütünlüğünü dinamitleyeceği konusunda bizleri kesin bir dille uyarmıştır.

Fıkhi ve hukuki açıdan bakıldığında, bir kimsenin sağlığında malını dilediği gibi tasarruf etmesi geçerli kabul edilse de bu tasarrufun ahlakî ve dinî sorumluluğu oldukça ağırdır. Evlilik, meslek edinimi, ağır hastalık veya engellilik gibi makul bir gerekçe olmaksızın evlatlar arasında taksimatta adaletsizlik yapmak, Allah katında büyük bir vebaldir. Kişi hayattayken malını dağıtırken, sırf birini daha çok sevdiği için diğerlerini mahrum bırakırsa, bu durum hukuken bir yaptırıma tabi olmasa da kul hakkı kapsamında manevi bir haksızlık (cevr) olarak nitelendirilir. Oysa asıl olan, ebeveynin hayattayken taksimatta eşit davranarak hem ilahi rızayı gözetmesi hem de evlatlarının kalbinde birbirlerine karşı besleyecekleri muhabbeti korumasıdır. Unutulmamalıdır ki, rızık sadece maddi bir değer değil, aile içindeki huzur ve adalette başlı başına bir çeşit rızıktır.

MİRAS PLANLAMASI: İNTİFA, VASİYET VE RIZÂÎ TAKSİM

Ölüm bir gerçektir ve ardımızda bir niza (kavga) bırakmak, bir müminin en büyük korkusu olmalıdır. "Benden sonra ne yaparlarsa yapsınlar" demek, aile bağlarını ateşe atmaktır. İşte modern ve şer'î imkanları harmanlayan çözüm önerileri:

İntifa Hakkı ve Kuru Mülkiyet Modeli: Anne ve babalar, yaşlılıklarında kendilerini güvence altına alırken evlatları arasındaki paylaşımı da bitirebilirler. Gayrimenkullerin "kuru mülkiyeti" hayattayken evlatlar arasında eşit bir şekilde paylaştırılabilir. Ancak bu malların "intifa hakkı" (kullanım ve kira geliri) ölünceye kadar anne-babada kalır. Böylece evlatlar mülk sahibi olur ama niza çıkmaz; ebeveyn de kimseye muhtaç kalmaz.

Dede Yetimleri ve Vasiyet Ahlakı: Babası veya annesi kendisinden önce vefat eden torunlar (dede yetimleri), fıkhen doğrudan pay alamayabilirler. İşte burada "vasiyet" bir ahlak abidesi olarak devreye girer. Bir kişi, malının üçte biri (1/3) üzerinde tasarruf yetkisine sahiptir. Bu hakkı, mağdur kalan torunları veya yardıma muhtaç akrabaları için kullanmak, İmam Mâlik’in vurguladığı gibi vicdani bir borçtur.

Âkil İnsanlar ve Noter Tasdiki: Kişiler hayatta ve sağlığı yerindeyken miras meselelerini uzman hocalara, işin ehli hukukçulara danışarak netleştirip helalleşerek, herkesin rızasını alarak noter huzurunda yapılan bir "rızâî taksim" sözleşmesi, hem hukuk nezdinde hem de Allah katında niza’ı engelleyen en geçerli senettir.

İSLAM’DA MİRAS: ADALET, SULH VE AİLE BÜTÜNLÜĞÜ

İmam Gazali hazretleri, haram malın nesiller üzerindeki etkisini anlatırken; haksız bir mirasın kalpleri karartan ve bereketi yok eden bir "zehir" olduğunu ifade eder. Bir evladın hakkını diğerine yedirmek, sadece dünya malını bölüştürmek değil, o ailenin manevi bağlarını koparmaktır. Özellikle kız çocuklarını mirastan mahrum bırakma geleneği, bir câhiliye artığıdır ve doğrudan Allah’ın hükmüne muhalefet etmektir.

Sonuç olarak akıllı bir insan; sulhu merkeze alan, niza ve tartışmayı bertaraf eden, hem kanuni hem de şer’i düzenlemelerden istifade ederek herkesin gönlüne huzur veren bir çalışma yapmalıdır.

Unutulmamalıdır ki, bu dünyadan götüreceğimiz tek şey, yediğimiz değil, yedirdiğimiz; böldüğümüz değil, birleştirdiğimizdir. İslam’ın ruhuna uygun olan; ardımızda parçalanmış aileler değil, "Allah razı olsun" diyen bir nesil bırakmaktır. Zira miras, sadece payların dağıtıldığı bir hukuk değil, kulun Rabbine olan bağlılığının son imtihanıdır.

Kaynak: Hidayet Erdoğan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484

İslam ve İhsan

MİRAS PAYLAŞIMI (TAKSİMİ) NASIL YAPILIR?

Miras Paylaşımı (Taksimi) Nasıl Yapılır?

KUR’AN, HADİS VE İCMADA MİRAS İLE İLGİLİ DELİLLER

Kur’an, Hadis ve İcmada Miras ile İlgili Deliller

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle