İslam’da Emaneti Ehline Vermenin Önemi

İslam’da emaneti ehline vermenin önemi nedir?

Resûlullâh, Kâbe’ye geldiğinde Mescid-i Harâm’ın bir köşesinde oturmuştu. Mücâhidler de çevresine oturmuşlardı. Allâh Resûlü, Kâbe’nin anahtarını getirmesi için, Hazret-i Bilâl’i Osman bin Talha’ya gönderdi. Hazret-i Bilâl, Osman’a gidip:

“–Resûlullâh Kâbe’nin anahtarını getirmeni emrediyor!” dedi. Osman:

“−Olur!” diyerek anası Sülâfe’nin yanına gitti. O zaman anahtar onun yanında bulunuyordu:

“–Ey anacığım! Anahtarı bana ver! Resûlullâh bana adam gönderdi ve anahtarı kendisine getirmemi emretti.” dedi.

Sülâfe:

“–Kavminin şereflendiği, övündüğü bir şeyi götürüp elinle teslîm etmenden Allâh’a sığınırım! O, bu anahtarı sizden alınca, bir daha hiçbir zaman geri vermeyecektir!” dedi. Osman biraz uğraştıktan sonra anahtarı anasından alıp Peygamber Efendimiz’e getirdi ve:

“–Bunu Sana Allâh’ın emaneti olarak veriyorum!” dedi. Anahtarın kendisine geri verilmeyeceğinden korkuyordu. (Vâkıdî, II, 833; Heysemî, VI, 177)

Âlemlerin Efendisi Kâbe’yi açtı. İçeri girerek kapının, üzerine kapatılmasını emretti. Uzunca bir müddet orada kaldı. İki rekât namaz kıldı. (Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 137)

Allâh Resûlü Kâbe’den çıktı. Fetih hutbelerini îrâd buyurduktan sonra:

“–Osman nerede?” diye sordu. Osman bin Talha ayağa kalktı. Resûlullâh:

“Allâh, size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allâh, size böylece ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allâh, işiten (ve) görendir.” (en-Nisâ, 58) âyetini okuduktan sonra:

“–Ey Ebû Talha oğulları! Allâh Teâlâ’nın emânetini, sürekli sizde kalmak ve dürüst hareket etmek üzere alınız! Onu, zâlim olmadıkça hiç kimse elinizden alamaz! Bugün, iyilik ve ahde vefâ günüdür.” buyurdu. (İbn-i Hişâm, IV, 31-32; Vâkıdî, II, 837-838; İbn-i Sa’d, II, 137)

Şu hâdisede de görüldüğü gibi emânetlerin ehline verilmesi, çok mühim bir meseledir. Zîrâ emânetler ehline verildiği zaman, fertte, âilede ve devlette huzur ve sükûn de­vâm etmiş, aksi durumlarda ise büyük imparatorluklar bile yerle bir olmuştur. Târih, bunun nice misâlleriyle doludur.

Allâh Resûlü emânet husûsunun hassâsiyet ve ehemmiyetini bir hadîs-i şerîfinde ne güzel aksettirir:

“Emânet ehline verilmediği zaman, işte o zaman kıyâmeti bekle!” (Buhârî, İlim, 2; Ahmed, II, 361)

Hulâsa, emânetin ehline verilmemesi, kıyâmet alâmetlerinin en mühimlerinden birini teşkîl etmektedir.

Kendisinde önceden beri sikâye (hacılara su ikrâm etme) vazîfesi bulunan Hazret-i Abbâs, Allâh Resûlü’nden Hicâbe[1] vazîfesini de istemişti. Peygamber Efendimiz, amcasına:

“–Ben size insanların Beytullâh’a göndereceği örtü gibi şeylerden geçiminizi sağlayacağınız şeyi değil, hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere servetinizden harcayarak bu yüzden hayra nâil olacağınız zahmetli vazîfeyi veriyorum!” buyurdu ve hacılara su ikrâm etme vazîfesine devâm etmesini söyledi.

Abbâs’ın Tâif’te üzüm bağı vardı. İslâm’dan önce de sonra da oradan kuru üzüm taşır, Zemzem’in içine katarak hacılara ikrâm ederdi. Kendisinden sonra oğulları ve torunları da hep böyle yaptılar. (İbn-i Hişâm, IV, 32; İbn-i Sa’d, II, 137; Vâkıdî, II, 838)

YA DİYET YA DA KISAS

Peygamber Efendimiz fethin ikinci günü öğle namazından sonra insanların arasında ayağa kalktı. Allâh Teâlâ’ya hamd ü senâda bulunduktan sonra şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Şüphe yok ki Allâh, göklerle yeri, güneş ile ayı yarattığı gün, Mekke’yi de haram ve dokunulmaz kılmıştır! Kıyâmet gününe kadar da haram ve dokunulmaz olarak kalacaktır! Şüphesiz Allâh Fil ordusunu Mekke’ye girmekten alıkoymuş, Rasûlü’nü ve mü’minleri ise buna muvaffak kılmıştır. Mekke benden sonra hiç kimseye helâl değildir. Mekke’nin avı ürkütülmez, dikeni kesilmez, bulan kimsenin, sâhibini araması için alması hâriç, kaybolan eşyâsını almak helâl olmaz. Bir kimsenin yakını öldürülürse iki şeyden hangisi hayırlı ise onu isteyebilir: Ya diyet ya da kısas.”

Bunun üzerine Hazret-i Abbâs:

“–İzhir (otunun koparılması) müstesnâ olsun. Çünkü kabirlerimiz ve evlerimizde onu kullanıyoruz.” dedi.

Peygamber Efendimiz:

“−İzhir müstesnâ!” buyurdu.[2] (Buhârî, Lukata, 7; Meğâzî, 53; Ahmed, IV, 31-32; II, 238)

SAHABENİN GÖNÜL UFKU

Mekke’nin fethi günü yaşanan şu manzara da, ashâbın yıldızlaştığı gönül ufkunu sergilemektedir:

Resûlullâh Mescid-i Harâm’da otururken, Hazret-i Ebûbekir, babası Ebû Kuhâfe’yi getirdi. Allâh Resûlü onu görünce:

“–Ey Ebûbekir! İhtiyar babanı buraya kadar yormasaydın, ben onun yanına gelseydim!” buyurdu.

Ebûbekir:

“–Yâ Resûlallâh! Onun Sana gelmesi, Sen’in ona gitmenden daha münâsiptir.” karşılığını verdi.

Resûlullâh Ebû Kuhâfe’yi önüne oturttu, elini kalbinin üzerine koydu ve:

“–Ebû Kuhâfe! Müslüman ol, selâmet bulursun!” dedi. O da Müslüman oldu, samîmî olarak şehâdet getirdi. (İbn-i Sa’d, V, 451)

Ebû Kuhâfe, bey’at etmek üzere elini Fahr-i Kâinât’ın mübârek eline uzatınca Peygamber âşığı Ebûbekir kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Resûlullâh hayretle niçin ağladığını sorunca Hazret-i Ebûbekir gözyaşları içinde:

“–Yâ Rasûlallâh, Sana bey’at etmek üzere uzanan şu el, benim babamın eli değil de Sen’in amcan Ebû Tâlib’in eli olsaydı da bu vesîleyle Allâh Teâlâ benim yerime Sen’i sevindirseydi, kim bilir ne târifsiz bir sevince nâil olurdum. Çünkü Sen, onu çok seviyordun.” dedi. (Heysemî, VI, 174)

İşte o şânı yüce Peygamber’in yüksek ahlâkından lâyıkıyla istifâdenin ve O’nda fânî olmanın, kâbına varılmaz, seyrine doyulmaz bir manzarası... Böylesine ulvî bir hayranlık, ihtirâm ve muhabbet çağlayanını acabâ târih kaç kere seyredebilmiştir?

Dipnotlar:

[1] Hicâbe için bkz. cilt 1, sf. 42

[2] İzhir, Mekke-i Mükerreme’de yetişen geniş yapraklı ve güzel kokulu bir bitkidir. Hayvanlara yem olarak verildiği gibi evlerde ve kabirlerde de kullanılır. Fıkıh âlimleri, Harem bölgesinde kesilmesi yasak olan ağaçları, “kendiliğinden bitenler” diye kayıtlamışlardır. İnsan emeğiyle yetiştirilenlerin kesilebileceği husûsunda ihtilâf edilmiş, cumhûr câiz olduğuna kanaat getirmiştir. Misvak kesmenin, ağaca zarar vermemesi hâlinde yaprak ve meyvesinin koparılmasının câiz olduğu söylenmiştir. (Bkz. İbrâhim Cânan, Hadîs Ansiklopedisi, XII, 525-526)

Medîne harem bölgesindeki yeşil ağaç veya otların ihtiyaç olduğu zaman kesilmesi câiz görülmüştür. Medîne tarım bölgesi olduğu için Hazret-i Peygamber’den bu konuda izin istenmiş ve kendilerine Mekke haremindeki bâzı bitkilerin zarûret hâlinde koparılmasına izin verildiği gibi Medine’de daha geniş izin verilmiştir. Yine Medîne dışında avlanma serbest bırakılmıştır. (Bkz. Hamdi Döndüren, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, “Harem” md.)

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed Mustafa 2, Erkam Yayınları

İSLÂM’A GÖRE EMANETİ EHLİNE VERMEK GEREKLİ MİDİR? - VİDEO

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.