Bütün Varlığımızla İslâm’a Girebiliyor muyuz?
Sadece sözle değil, kalbimiz ve davranışlarımızla da İslâm’a teslim olabiliyor muyuz?
İslâm, insan hayatının tüm alanlarını tanzim etmek için lütfedilmiş, noksanı bulunmayan, tam ve kâmil bir dindir. Önceki peygamberlerimiz de bu dine uygun bir kulluk hayatı yaşamışlar ve toplumlarına bunu tebliğ etmişlerdir. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e ise Kur’ân-ı Kerîm ile bu din baştan sona yeniden talim edilmiş ve kemâle erdirilmiştir. Şu âyet-i kerîmeler bu açıdan ne kadar da câlib-i dikkattir:
“O, Nûh’a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz...”[1]
“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim…”[2]
İSLÂM HAYATIN HANGİ ALANLARINI KAPSIYOR?
İşte Kur’ân-ı Kerîm ahkâmı ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in örnek hayatı ile kemâle eren İslâm dininin insan hayatında ilgilenip düzenlemediği, kapsamına almadığı, ilmek ilmek dokumadığı, örmediği ve örtmediği hiçbir alan bırakmamıştır. İnancıyla, ibadetiyle, muamelatıyla, haramıyla, helaliyle, ahlakıyla, adabıyla insan için gerekli her şeyi açıklamıştır. Bu sebepledir ki Yüce Rabbimiz biz müminlere hitâben şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Hep birden, bütün varlığınızla İslâm’a girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin; çünkü o, apaçık düşmanınızdır.”[3]
BÜTÜN VARLIĞIMIZLA İSLÂM’A GİRMEK NE DEMEK?
Meşhur sahâbî Huzeyfe b. el-Yemânî (r.a.), bu ayeti şöyle açıklar: “İslâm sekiz bölümdür. Namaz bir bölüm, zekât bir bölüm, oruç bir bölüm, hac bir bölüm, umre bir bölüm, cihad bir bölüm, iyilikleri emretmek bir bölüm, kötülükleri yasaklamak bir bölümdür. Müslüman olup da bunlardan kendisinde birer pay bulunmayan kimse gerçekten ziyandadır.”[4]
Âyet-i kerîme farklı konumdaki muhataplara hitap etmekte ve bunların durumuna göre -biri ötekiyle çelişmeyecek- ayrı bir mâna ifade etmektedir:
Birincisi; âyetin hitabı, imanla küfür arasında gidip gelen münafıklara olabilir. Buna göre mânâ şöyledir: “Ey dilleriyle inandık deyip kalpleriyle inkâr edenler! Allah’a hem zâhirinizle hem de bâtınınızla, hem gönlünüzle hem de âzâlarınızla boyun eğip teslim olun. O’na itaat edin.”
İkincisi; âyetin hitabı ehl-i kitaptan olup Peygamberimiz (s.a.v.)’e inanmış müminlere olabilir. Buna göre mânâ şöyledir: “Ey Yahudi veya Hristiyan iken İslam dinini kabul etmiş müminler! İslâm’a tam anlamıyla girin. Önceki bağlı bulunduğunuz dininizde var olup İslam’da olmayan şeyleri ona karıştırmayın.” Çünkü onlar, müslüman olduktan sonra da eski dinlerinin bir kısım hükümlerine uyup bunları devam ettirmek istiyorlardı. Nitekim Abdullah b. Selâm ve arkadaşları cumartesi gününe hürmet, devenin et ve sütünün haram olması gibi Tevrât’ın bazı hükümlerine uymanın İslâm’da da geçerli olduğunu düşünüyorlardı. Önceki şerîatlerinde farz olan bu hükümlerin İslâm’da hiç olmazsa mübah olduğunu sanıyorlardı. Alıştıkları bir âdetten ayrılmak zor geldiği ve helâl olduğuna inandıkları için bu hükümlerin tatbikine devam etmek istiyorlardı. Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.)’ e: “Yâ Resûlellah! Tevrât da Allah’ın bir kitabıdır. Gece namazlarımızda ondan da okusak ne buyurursunuz?” diye talepte bulunuyorlardı. Nebiyy-i Ekrem (s.a.v.) de: “Ahkâmı ortadan kaldırılmış olan bir kitâbın hiçbir şeyine uymayınız. Alışkanlıklarınızı bırakınız. Ondan vazgeçmekten de çekinip ürkmeyiniz”[5] buyuruyordu.
Diğer bir açıdan “Ey müminler bütün varlığınızla İslâm’a girin” âyetiyle ilgili biri genel diğeri özel olmak üzere iki izah yapılabilir:
Genel olarak âyet bütün müminleri kapsamına alıp şöyle bir anlam taşır: “Ey müminler! Zâhiren olduğu gibi bâtınen de her halinizle, her inanç ve ibadetinizle, tutum ve davranışlarınızla İslâm’ın gereklerine uyunuz:
- Aile hayatınız İslâm’a uygun olsun. Ticaretiniz, çarşı pazarınız, alışverişinizde İslâm ahkâmı geçerli olsun. Buralarda İslâm’a aykırı bir şey bulunmasın.
- Anaokulundan ilkokul, ortaokul, lise, üniversiteye kadar tüm eğitim-öğretim programlarınızı İslâm tanzim etmiş olsun.
- Radyo ve televizyon programlarınız, filim ve dizileriniz, sosyal mecra ağlarınız tam olarak İslâm’a girmiş olsun. Kullukta emsalsiz örneğimiz Resûlullah (s.a.v.), bunları teftiş ettiğinde buralarda getirdiği ve öğrettiği İslâm dinine aykırı bir şey görüp de mahzun olmasın.
Özel olarak ise âyet, her bir Müslümanın hayatını açık ve gizli bütün yönleriyle kuşatan bir mânâ taşır. Buna göre;
- Mümin bütün uzuvlarıyla İslâm’a girmelidir. Göz görürken, kulak işitirken, ağız yerken, el tutarken, ayak yürürken Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına göre hareket etmelidir. Uzuvlardan her biri gereksiz her türlü tutum ve davranışı bırakıp ne yapması gerekiyorsa sadece onu yapmalıdır. Öyle ki Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların sâlim kaldığı kimsedir. Mümin de insanların kendisinden emin olduğu kimsedir”[6] tarifi tam anlamıyla gerçekleşmelidir. Şunu belirtelim ki görünürde âzâları İslâm’a göre hareket ettirmek nispeten kolay olabilir. Ancak kalp gibi ruh gibi iç dünyamıza İslâm’ı benimsetmek ve oraları da İslâm’a göre tanzim etmek ancak Allah dostlarının yaptığı gibi büyük bir gayretle mümkün olabilecek bir iştir.
- Nefsin İslâm’a girmesi, her türlü kötü sıfat ve alışkanlıklardan kurtulup, gerçek bir kullukla huzûr ve sükûna ermesidir. Ancak bu sayede kul, “Ey huzurâ eren nefis! Yaptığın işler Allah’ı memnûn etmiş ve aldığın nimetlerle Allah tarafından memnûn edilmiş olarak Rabbine dön! Kullarım arasına gir! Cennetime gir!”[7] özel hitâbına mazhar olabilir.
- Kalbin, ruhun ve sırrın İslâm’a girmesi ise Allah Teala’nın razı olduğu yüce ahlâkın güzellikleriyle bezenmesi, kadere rızâ ve teslîmiyet göstermesi ve mâsivâdan ilgiyi azaltması hatta kesmesi nispetinde gerçekleşir.[8]
ŞEYTANIN ADIMLARINA KARŞI TAKVÂ VE İHSAN BİLİNCİ
Her halimizle İslâm dininin gereklerini yaşayabilmek için yapılacak en önemli şey, bize apaçık düşmanlığını ilan eden şeytanla amansız bir mücadeleye devam etmektir. Çünkü Yüce Rabbimiz, bizi İslâm’a girmeye davet ettiği bu ayetin devamında “Şeytanın adımlarını izlemeyin, o size apaçık düşmandır” uyarısı yapmaktadır. Dolayısıyla bir müslümanın kalbinde hak ve batıl, doğru ile yanlış o kadar net bir şekilde tebellür etmelidir ki, hangi adımın İslâm’ın adımı, hangi adımın şeytanın adımı olduğunu çok iyi anlamalıdır. Rahman’dan gelen ilhamla, şeytandan gelen iğvâyı net bir şekilde ayırmalıdır. Her an ve her nefeste şeytanın adımlarına uymayı terk ederek İslam’ın adımlarını takip etmelidir. Son nefese kadar da büyük bir dikkatle bu mücadeleyi sürdürmelidir. Bunun da şu âyet-i kerimelerde öğretildiği üzere yolu ihsan şuuru içinde bir takvâ hayatı yaşamaktır:
“Ey iman edenler! Allah’a saygıda (takvâ) kusur etmezseniz, O size (hakla bâtılı ayıracak) bir temyiz kabiliyeti verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük lutuf sahibidir.”[9]
“Ey iman edenler! Allah’a karşı gereği gibi saygılı olun ve ancak müslüman olarak can verin.”[10]
Dipnotlar:
[1] Şûrâ 42/13.
[2] Mâide 5/3.
[3] Bakara 2/208.
[4] Kurtubi, el-Câmi‘ li ahkâmi’l-Kur’ân, III, 394.
[5] Taberî, Câmiu’l-beyân, III, 600-602.
[6] Buhârî, Îmân, 4-5; Müslim, Îmân, 65, 66; Tirmizî, K›yâmet, 52; Nesâî, Îmân, 8, 9.
[7] Fecr 89/27-30.
[8] Bursevî, Rûhu’l-beyân, II, 284-285.
[9] Enfâl 8/29.
[10] Âl-i İmrân 3/102.
Kaynak: Ömer Çelik, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!