İnsan Yeryüzünde Neden Hilafet Sorumluluğu Taşır?
İnsan yeryüzünde neden hilafet sorumluluğu taşır, hevâ ve zan insanı nasıl fesada sürükler ve İslam’ın adalet nizamı toplumu nasıl ıslah eder? Kur’an merkezli bir değerlendirme.
Yaratılışın başlangıcında ifade edildiği gibi insan, Hakk’ın talimi ve terbiyesiyle varlığın gözbebeği konumuna yükselebilen bir istidada sahiptir. Rabbânî bilgiden ve tezkiyeden (arınma ve faziletlerle donanma nimetinden) mahrumiyet söz konusu olduğunda ise meleklerin tespitinde olduğu gibi yeryüzünü kana bulayabilecek ve fesada verip nizam-ı âlemi altüst edebilecek korkunç bir ölüm ve fesat makinesine dönüşebilecektir.
Allah ile bağını koparan her kişi ve sistem, zamanla hevâ, heves ve menfaatleri uğruna zulmün her çeşidini kolayca işleyecek ve önüne çıkan her şeyi ateşe verebilecektir.
İNSANIN YARATILIŞ AMACI VE YERYÜZÜNDEKİ HİLAFET SORUMLULUĞU
İmar ve ıslah tasarrufları vesilesiyle yeryüzünü cennete çevirebilecek nice istidatlar, insana daha yaratılışın başlangıcında yüklenmiştir. Her bir nimette olduğu gibi bu fıtrat nimeti de doğru kullanılmayacak olursa nice felaketlerin ve fesatların da sebebi olabilecektir. İnsan Rabbinin halifesi olduğunu unutmadığı sürece bütün varlığın saygısını ve teşekkürünü hak edecektir. Ancak her ne zaman bu hilafeti unutur da kendi adına yeryüzünde hüküm sürmek isterse işte o zaman da azgınlaşacak, yoldan çıkacak, zulme yönelecek ve yeryüzünü adeta cehenneme çevirecektir.
Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, insana sürekli esas misyonunu hatırlatıcı mesajlar göndermiştir. Yol göstermiş, sapma noktalarına dikkat çekmiş ve cehaletin her çeşit karanlıklarından kurtarıcı, ilmin ve basiretin aydınlattığı hakikatlere çağırmıştır.
HEVÂ, ZAN VE İNSAN: HAKİKATTEN SAPMANIN SEBEPLERİ
İnsan çoğu zaman arzularının, duygularının, menfaatlerinin esiridir. Özgür ve özgün düşünüyorum derken bile kendinden kurtulması imkânsızdır. Bu yönüyle her düşündüğü ve yaptığının hakikat olması düşünülemez. Belki öyle zanneder. Zan ise hakikatin kendisi değildir. Kimi zaman isabet etse de edemediği zamanlar da az değildir; belki daha çoktur. Küllî bir ilim diğer bir ifadeyle geçmişi, geleceği, zahir ve batını kuşatıcı bilgi, hiçbir insan için söz konusu olamaz.
Hatta bütün insanlık için de durum aynıdır. Gerçek bu olmakla birlikte tarih boyunca nice insan bir damla mesabesinde bile olmayan bilgisini derya görmüş ve hakikatte yok hükmünde olan kudretini yenilmez görerek yoldan çıkıp küstahlaşmıştır. Böylece de hem kendisini hem etrafını ve hem de âlemi ateşlere atmıştır. İlahî hatırlatmalara kimi zaman karşı çıkmış, kimi zaman görmezden gelmiş ve kimi zaman da hakikat erlerini kendi hevası uğruna yollarından alıkoymaya çalışmıştır. Konuyla ilgili çok sayıda âyet-i kerimede nice uyarılar yapılmıştır:
“(Ey Resulüm!) Sen Hak ve hakikate doğru çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heva ve heveslerine uyma ve şöyle de: "Ben Allah'ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O'nadır.” (Şûrâ; 15)
“Aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur'an'ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın...” (Mâide; 49)
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.” (En'âm; 116)
Evet, zanlarını hakikat zanneden zorbalar bu âlemi fesada vermeye devam ediyor ve nice mazlumların kanlarını döküyorlar. Buna karşı ehl-i Hakk’a düşen yegâne vazife, yeryüzünü yeniden yaşanılır hale getirmek, fitne, zulüm ve fesadı ortadan kaldırmak için Hakk’ın muradı olan dini yani İslam’ı yeryüzüne bütün yönleriyle hâkim kılmaktır. Başka bir çıkış yolu da yoktur.
İslâm, bütün çağlar boyunca âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen ilâhî mesajların ortak adıdır. Bu dinin son kitabı Kur’an ve son peygamberi Hatemu’l-enbiyâ Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizdir.
İSLAM NİZAMINDA TEVHİD ŞUURU VE ADALETİN TOPLUMSAL İNŞASI
Gönlünde Kur’an ve Resulullahı bütün azamet ve ihtişamıyla taşıyan, şahsiyetini bunlarla bütünleştirmiş, sözü, hali ve duruşuyla tam bir temsile azmetmiş bir taifenin oluşumu, ümmet üzerine farz-ı ayn bir vazifedir. Vakıflar, dernekler, camialar ve Müslüman idareciler nice hayırlı amellerinin başına böyle bir vecibeyi koymak durumundadırlar. Böyle samimi bir çabaya elbette te’yid-i ilâhî ve tevfîk-ı Rabbânî’nin de refik olacağına hüsn-i zannımız ve hatta itikadımız tamdır.
İyi yetişmiş keyfiyetli fertler ve nitelikli organizasyonlar halinde, nefislerin ilahlaştığı, maddenin putlaştığı, güçlü olanın zayıfı kul-köle edinmeye çalıştığı şu modern çağa yeniden “Lâ ilâhe illallah” çağrısı dalga dalga her bir gönle ulaşacak şekilde ulaştırılmalı ve insanlık gerçek özgürlüğe bir an önce kavuşturulmalıdır. Gönüller böylesi bir özgürlük aşısı almadan diriliş ve kurtuluş ışığı görülmesi muhaldir. İslam nizamının fikre istikamet vermesi ancak tevhid şuuruyla mümkün olabilecektir.
Adaletin Toplumsal Hayata Taşınması ve Daire Daire Yayılması
En yakınlarımızdan başlamak üzere daire daire genişleyip İslâm’ın adalet ahlakı ev-ev, mahalle-mahalle, şehir-şehir, ülke-ülke yüksek bir değer ölçüsü halinde tüm yeryüzüne hâkim kılınmalıdır. Müslüman ferdin ve Müslümanlardan oluşan küçük-büyük organizasyonların en temel misyonlarından birinin adalet olması gerektiği fikri gönüllerimize nakşedilmeli, ete-kemiğe bürünmesine hizmet edecek her seviyede organizasyonlar kurulmalıdır.
Zulmün her çeşidini büyük günah olarak gören İslâm nizamı, adaleti belli bir sınıfa değil tüm topluma hatta bütün varlığa uygulanması gereken yüksek bir değer olarak takdim eder. Bugün post-modern çağ diye nitelenen asrımızda siyasî, ekonomik ve insan ilişkileri bağlamında ne büyük zulümlerin göz önünde işlendiği herkesin görüp yaşadığı bir hakikattir.
Öyleyse İslâm nizamının adalet prensibini ne pahasına olursa olsun hiçbir şekilde zedelemeden kendi nefsimizden başlamak üzere tatbik sahasına çıkarmak, en büyük salih amellerden biri olacaktır.
Ahlak Krizi, Kapitalizm ve İffet Sorunu
Kapitalist nizamın tabii bir ürünü olan menfaat merkezli hodgam insana, bugün bir ahlak aşısı yapmaya zaruret vardır. İslam’ın ahlak nizamı önce müminlerinden başlamak üzere dalga dalga yeryüzünü tezyin etmelidir. Hayâ, tevazu ve merhamet ahlakı yeniden filizlenmelidir.
Günümüz insan azımsanmayacak bir kemiyette, hayâsızlık ve iffetsizlik girdabına sürüklenmekte ve bayağılaşmaktadır. Ar damarı çatlamış yığınlar bir ağ gibi tüm dünyayı sarmaya başlamıştır. Hayâ ve iffet elbisesi yırtılan nice zavallılar, sadece kendilerini çirkinleştirmekle kalmamış çevrelerini de büyük oranda kirletmişlerdir. Tedbir alınmazsa tüm dünyayı duyulmamış hastalıklarla içinden çıkılmaz bir pandemiye atacakları şüphesizdir.
İSLAM’DA MERHAMET AHLAKI
Bugün yine her zamankinden daha çok merhamet ahlakına da muhtacız. Sadece yakınlarına değil her şeye sirayet edecek bir enginliğe sahip şefkat hareketine ihtiyacımız vardır. Dünyamız içinde yaşadığı acılar karşısında yalnız maddî yaralarına değil manevî dertlerine de derman olacak merhem taşıyıcılar beklemektedir.
Böylesi erler İslam ocağında yetişebilir. Onun buna istidadı vardır. Zira Rahmân ve Rahim bir Allah’a inanan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmeti olan müminlerde rahmet insanı olma potansiyeli ve imkânı diğer sistemlere nazaran çok daha fazladır.
Hulasa sosyal ve psikolojik dünyası alabora olmuş bir dünyaya nizam verme istidadı ancak İslam’da vardır. Sorumluluk da öncelikle bu İslam’a inanmış Müslümanlardadır. Şu ilahî çağrı her müminin gönlünde daimî bir davet olarak yankılanmalıdır: “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân; 110)
Kaynak: Âdem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 484









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!