İnsan Sûresi Bir Kalbi Nasıl Diriltir?

Hastalıkla zayıflayan bir bedenin, Kur’ân âyetleriyle nasıl dirildiğini; İnsan Sûresi’nin iman, sabır ve teslimiyetle örülü mesajlarının bir kalbe nasıl şifa olduğunu anlatan ibretli bir hatıra…

Kemoterapi sonrası alacağı ikinci fitoterapi için yine programlar yapılmış, ağabeyimin İstanbul’a gelmesini bekliyorduk. Otobüs yolculuğunu sevdiği için Ankara’dan gelirken otobüs kullanır, dönüşü hep birlikte otomobille yapardık.

Fitoterapi, bitkisel destek tedavi olsa da “yorgun vücuda yükleme yaptığı için” çok hâlsiz bırakır, vücudu desteğe ihtiyaç duyardı. Özellikle tedavi maksadıyla kullanılan bitki ekstreleri, midesine çok ağır geliyor, uzun süre mide bulantısı ve hazımsızlık çekiyordu. Nitekim hastalık zor olduğu kadar tedavisi de bir o kadar çetindi. Küçük bebeklerin gözle görülür şekilde büyüyüp hareketlendiği gibi, abiciğim de her geçen gün belirgin şekilde zayıflayıp güçsüz düşüyordu.

ZAYIFLAYAN BEDEN, GÜÇLENEN İMAN: BİR KARDEŞİN ARDINDAN

Sanki yıllarca çok yoğun çalışan, spor yapan, ağırlık kaldıran bu beden değildi. Önce hafif kilo verme, sonra hâlsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı derken basamakları teker teker geri saydı vücudu... Ama hamd olsun, tedavi süresince hiç ümidimizi kaybetmedik. Gökleri ve yeri örneksiz yoktan var eden Âlemlerin Rabbi, “…Bir şeyin olmasını istedi mi ona «Ol!» demesi yeter.”[1] âyet-i kerîmesi bize her zaman enerji oldu. “Hastalandığımız zaman şifa veren Azîz (güçlü, üstün) ve Hakîm (dilediğini yapan, hükmünde nice hikmetler olan) Allah’tır.”[2] âyeti biz insanlar için nâzil olmuştu. Hattâ şifa aramak için; Türkiye’de tedavi tamamlandıktan sonra aşı için yurtdışına, Küba’ya gitmeyi hedeflemiştik.

Ortaokul yıllarından itibaren yatılı okulda kalan, Emniyet Müdürlüğü bünyesinde aktif ve üst derece sorumlulukla çalıştıktan sonra genç yaşta âtıl kalmış birisi için evde yatmak çok zordu. Her ne kadar başımıza gelen her hâdisenin bir hikmeti bulunduğuna inanıp teslim olsa da, bir an önce iyileşerek en kısa zamanda aktif vazifesine dönmek istiyordu. Kendine, çocuklarına, ailesine ve hemşehrilerine dair nice hayalleri, idealleri vardı. Bu sebeple bir türlü hastalık psikolojisini kabullenmek istemiyor, kendini iyi hissettiğinde hemen çalışmaya başlıyordu. En çok üzüldüğüm hâtırası da böyle zamanlarda, ailenin bütün fertlerini teker teker arayıp, sevincini/iyi olduğunu haber vermesiydi. Hayatı ve çalışmayı ne çok severdi.

Ağabeyimle uzun uzun yaptığımız özel sohbetlerde, evlilikten aile ilişkilerine, ekonomik hayattan siyasete kadar her şeyi konuşurduk. Ailenin bütün konularına vâkıf ve karar mevkiinde olsa da muhakkak bizlerle istişâre eder, herkesin fikrini alırdı. Özellikle aile ve din eğitimi konularında çok daha titiz davranırdı. Böyle günlerin birinde, camide hocanın Cennet’i çok ince ayrıntılarıyla anlattığını, bunların kaynaklarının ne olduğunu sormuştu. Ben de Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet tasvirlerinin çok ayrıntılı anlatıldığını, istediği takdirde beraberce bu sûrelerin tefsirlerini okuyabileceğimizi söylemiştim. O gün, benim okumam şartıyla kabul etti. En çok etkilendiğim İnsan (Dehr) Sûresi’nden başladık.

Kur’ân-ı Kerîm’in 76. sûresine âit bu âyetler, insanın yaratılış yolculuğunu, dünyadaki misyonunu, vizyonunu açıklayarak başlar. Akabinde başarılı, çalışkan kullar için hazırlanan mükâfatlar uzun uzun anlatılır.

Teberrüken sizlerle de bu âyet-i kerîmeleri kısaca paylaşmış olayım:

Bismillâhirrahmânirrahîm. “İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.” (el-İnsan, 1)

Bu âyet-i kerîme, insanın kendisini dünyanın merkezinde görmesine verilmiş en büyük cevaplardan bir tanesi… İnsan, kâinatta en son var olan canlılardan bir tanesi… Belki öncesinde milyonlarca yıl var. İnsan yok. Allah ezelî olarak var ve dilediği varlıkları, dilediği zaman peyderpey yaratmış. Câhil ve kendini beğenmiş insan, her şeyin kendi etrafında döndüğünü düşünüyor; sanki o yoksa hiçbir şey yokmuş gibi… Ama Allah Teâlâ, insanın acziyetini böyle zaman ve varlıklar açısındaki konumuyla hatırlattığı gibi, ardından onun yaratılma aşamasına dikkat çekiyor:

“Şüphesiz Biz insanı karışım hâlindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.” (el-İnsan, 2)

İnsan şerefli, tertemiz, saf ve berrak bir sudan, gözyaşı gibi nezih bir maddeden yaratılmamıştır. O hâlde insanın kendisinde “üstünlük görüp kibirlenmesi” beyhûdedir.

“Şüphesiz Biz onu (ömür boyu yürüyeceği) bir yola koyduk. O, bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.” (el-İnsan, 3)

Demek ki yaratılıp dünyaya gönderilmiş insanın önünde uzun bir hayat ve iki ana güzergâh var; biri şükredenlerin yolu, biri de nankörlerin…

Cenâb-ı Hak, bütün insanları bu iki yol üzerinde taksim ettikten sonra, Allâh’ın nimetlerini görmezden gelip nankörlük yolunu seçenlere nasıl bir azap hazırladığını haber vermiştir. Böylece bu kötü yolun âkıbetini hatırlatarak insanların önlerindeki ömür nimetini en güzel şekilde değerlendirmesini tavsiye etmiştir.

Kâfirlerin âkıbeti ve karşılarına çıkacak sonsuz Cehennem azapları 4. âyet-i kerîmede zikredildikten sonra 5. ve 6. âyetlerde mü’minlere hazırlanan Cennet nimetleri sayılmış; böylece insanların iyi ve kötü arasında tercih yapmaları kolaylaştırılmıştır. Âdeta “Biz insana akıl, vicdan, tertemiz ve bomboş sayfadan ibaret bir hayat verdik. O, ömrünü neyle doldurursa karşısına onlar çıkacak. Yolun başından itibaren sonu belli. Kim kendisine nasıl bir âkıbet istiyorsa öyle bir başlangıç yapsın ve öyle bir hayat çizgisi takip etsin!” denmiştir.

Ardından Cennet’te Allâh’ın sonsuz nimetlerine mazhar olacak mü’minlerin özellikleri sayılmaya başlanmıştır:

“O kullar; verdikleri sözlerini yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar. Onlar yiyeceği yoksula, yetime ve esire seve seve yedirirler. Hattâ yedirdikleri kimselere şöyle derler: «Biz size yalnızca Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz asık suratlı çetin bir günden (o günün azâbından dolayı) Rabbimizden korkarız.” (el-İnsan, 7-10)

Îman ve takvâ üzere bir hayat yaşayan, Allâh’ın sayısız nîmetlerine kul olarak elinden geldiği kadar şükreden, elindekilerini de muhtaçlarla paylaşan bu kimseler için Rabbimiz, bundan sonraki âyetlerde (11-21) onlara vereceği mükâfatları sıralamıştır. Daha sonra da şöyle buyurmuştur:

“Onlara şöyle denecektir: «Şüphesiz bu sizin için bir mükâfattır. Çalışma ve çabanız makbul görülmüştür.»” (el-İnsan, 21)

Demek ki insan, gücü nisbetinde Allâh’ın emrettiği istikâmette gayretini ortaya koyarsa, Cenâb-ı Hak, kuluna kat kat fazlasıyla mukâbele edecek; bunu da kulun yaptığı eksik, kusurlu amellerin karşılığı diyerek lütufta bulunacaktır.

Bu âyet-i kerîmeler hem okuyana hem dinleyene öyle şifa oluyordu ki, abiciğimin gözlerine bakarak tekrar tekrar okuyordum. Sanki o da okunarak açığa çıkan bu enerjiyi/şifayı yudumlarcasına devamını bekliyordu. Bu sözcükler/mesajlar göklerden geliyordu. Kur’ân-ı Kerîm Allâh’ın kelâmıydı ve her bir sözü îmanla dolu bir rûhu yeniden inşâ ve ihyâ ediyordu. Ağabeyim de bu îman ile yaşadı ve rûhunu da bu îman üzere Rabbine teslim etti. Rabbimiz, taksirâtını affetsin. Mekânı Cennet olsun.

Cenâb-ı Hak, cümlemize bu dünya imtihanlarında muvaffak olmayı, âhiret sermayesini ve rızâ-i ilâhîsini bu fânî âlemde kazanmayı nasip eylesin. Bizi; sevdiği, seçtiği ve nîmet verdiği kulları ile haşreylesin. Âmîn.

Dipnotlar:

[1] Bkz. el-Bakara, 117.

[2] Bkz. eş-Şuarâ, 80.

Kaynak: Seher Küçük, Altınoluk Dergisi, Sayı: 478

İslam ve İhsan

ŞİFA AYETLERİ

Şifa Ayetleri

KUR’AN İLE TEDAVİ NEDİR, NASIL YAPILIR?

Kur’an ile Tedavi Nedir, Nasıl Yapılır?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle