İnsan-ı Kamil Nasıl Olur?

Kalp terbiyesi, güzel ahlâk, kulluk, tevazu, merhamet ve Allah rızasıyla kemâle eren insan-ı kâmilin anlamı ve vasıfları.

Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, teninde alacalar bulunan ve iki şakağı da çökmüş bir şahsa rastladı.

KALP MÂRİFETULLAH İLE NASIL HUZUR BULUR?

O şahıs, üzerindeki hastalıklara aldırmayarak:

“–Yâ Rabbi! Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun ki, mahlûkâtın pek çoğunu müptelâ kıldığın dertten beni halâs eyledin!..” diyordu.

Îsâ -aleyhisselâm-, muhâtabının kalbî idrâk ve kemâlini yoklamak maksadıyla ona:

“–Ey kişi! Allâh’ın senden giderdiği hangi dert var ki?!.” dedi.

Hasta şöyle cevap verdi:

“–Ey Rûhullâh! En fecî hastalık ve belâ, kalbin Hak’tan gâfil ve mahrum olmasıdır. Şükürler olsun ki Allah Teâlâ, beni bundan muhafaza buyurmuştur. Zira ben Cenâb-ı Hakk’ın kalbime verdiği mârifetullah lezzeti ve huzuru içindeyim. Onun dışındaki dünya nîmetlerini görmüyor ve hissetmiyorum bile.”

İNSAN-I KÂMİL KİMDİR VE GÖNÜL DÜNYASI NASILDIR?

Cenâb-ı Hakk’ın «ahsen-i takvîm» üzere yaratmış olduğunu beyan buyurduğu insanoğlu, kâinâtın âdeta bir özü veya tohumu gibidir. Çünkü “câmiu’l-ezdâd” olan Allâh’ın bütün sıfatlarından az veya çok nasîb almış tek varlık odur. Ve onun “varlıkların en şereflisi” diye vasıflandırılmasının hikmeti de budur.

Bu yüzden o, yücelerin en yücesine yükselten cemâlî sıfatlarla olduğu kadar, aşağıların aşağısına düşüren menfîliklerle de muttasıftır. İnsan hayatı, bu iki zıt kutup arasındaki bir noktada karar kılmayı neticelendiren ebedî bir mücâdele sahnesidir. Bu gerçek, kâinattaki benzer cidâlin “insan” denilen “küçük kâinat”taki bir tecellîsidir. İnsanı insan yapan asıl husûsiyet, bu mücâdeleden fıtrattaki aslî cevheri koruyan bir netice hâsıl edebilmektir.

İşte “insan-ı kâmil”, bu sûretle temâyüz edenlerin müşterek adıdır.

Böyleleri, bir zarâfetler meşheri ve bir sanat hârikasıdır. Kâinat kitabının hulâsası, Fâtihaʼsı ve yaratılış sırrının tecellî mekânıdır.

Kâmil insanın vücûdu bile âzâlarına hâkimiyet sâyesinde, kalbindeki yüceliklerin bir tezâhür sahnesidir. Kalbi ise, Cenâb-ı Hakk’a muhabbet ve aşkının mekânı, mârifetullah hazinesinin âdeta ihtişamlı bir sarayıdır. Bunun için kâmil insanın kalbi, bir mânâda Beytullâh olmuştur.

Kâmil insanı hakkıyla anlayabilmek ve îzâh edebilmek pek zordur.

Molla Câmî buyurur:

“Gönül, celîl ve ekber olan Allâh’ın nazargâhıdır.”

Kâmil insanın sözleri hikmet ve esrâr, fiilleri sâlih amellerdir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönül ikliminden nasîb almıştır. Kalbî yapısı ile bir îcat bedîasıdır. Çünkü Hakk’a vâsıl oluş ve halîfetullah olma keyfiyeti, ancak kalb-i selîm ile mümkündür.

Kâmil insan;

“Şerîat sözlerim, tarîkat fiillerim, hakîkat de hâl ve durumumdur.” sırrından feyiz-yâb olmuştur.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Allâh’ın yeryüzü ehlinden kapları vardır. Rabbinizin (bu) kapları, sâlih kullarının kalpleridir. Allah katında onların en sevimlisi, en rakik ve yumuşak olanıdır.” (Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, II, 19)

Bu hakîkatten yola çıkarak bazı ârifler de mecâzen:

“Yere göğe sığmayan, bir mü’minin kalbindedir.” demişlerdir.

İNSAN-I KÂMİL NASIL BİR HAYAT YAŞAR?

Kâmil insan, ışığın etrafında dönen kelebekler gibi Mevlâ muhabbetiyle irâdesiz hâle gelmiş kimsedir. Bu yüzden Cenâb-ı Hak, onun gören gözü ve işiten kulağıdır. Mukadderât, kâmil insan için olacak şeylerin en güzelidir. Kalben Cenâb-ı Hak’la beraberliğin mânevî hazzını tattığı için, dünyaya âit hevâ ve heves, onun nazarında cüceleşmiştir. Fânî izâfetlerin hiçbir ehemmiyeti kalmamıştır.

Kâmil İnsanın Hakk’a Teslimiyeti ve Duâ Anlayışı

Kâmil insan, dâimâ müşâhede ve seyr-i bedâyî, yani ilâhî güzellikleri temâşâ hâlindedir. Âlem ve hâdiseler, onun için bir ibretler sergisidir. O, cereyan edip giden ilâhî tecellîler karşısında, kulluk idrâki ve mahviyet edebi hâlindedir.

Bunun içindir ki kâmil insanın Hakk’a yaptığı ilticâlar, umûmiyetle müstecaptır. Onun niyazları geri çevrilmez. Fakat o, kulluk edebi ve Hakk’ın takdîrine rızâsı muktezâsınca kendisi için umûmiyetle bir şey istemez. Yani duâlarının içinde kendisi yoktur. Fıtratı mâye-i merhametle yoğrulduğu için, gönlü bütün mahlûkâtı içine alır. O, kâinattaki ilâhî programın en mükemmel sûrette, yerli yerince olduğu ve derin bir hikmet ile mücehhez bulunduğu idrâki içindedir.

Sümbül Sinan Efendi: “İşte Şimdi İş Merkezini Buldu”

Sümbül Sinan Efendi, bir gün mürîdânına sorar:

“–Şayet Cenâb-ı Hak, -farz-ı muhal- bu kâinâtın sevk ve idaresini size vermiş olsaydı, ne yapardınız?”

Beklemedikleri bu değişik suâl karşısında müridler, şaşırmakla beraber Hazret-i Pîr’e cevap vermeme nezaketsizliğinde bulunmamak için, muhtelif mütâlaalar serdederler. Kimi:

“–Dünyada bir tek kâfir bırakmazdım!”

Kimi:

“–Bütün kötülükleri yok ederdim!”

Kimi:

“–İçki içenleri helâk ederdim!” gibi, devam edip giden cevaplar verirler.

İçlerinde bir tanesi ise cevap vermeden susmaktadır. Bu hâl, Hazret-i Pîr’in dikkatini çeker ve ona bakarak:

“–Evlâdım! Ya sen ne yapardın?” der.

Edebinden yüzü kızaran mürid, büyük bir mahviyet içinde, şeyhinin bu husûsî hitâbına boyun bükerek, cevâben hafif bir sesle:

“–Efendim! Allâh’ın bu kâinâtı sevk ve idaresinde -hâşâ- bir noksanlık mı var ki, ben farklı bir şey yapabileyim? Bir mü’min ölür, yerine bir mü’min, bir kâfir ölür, yerine bir kâfir. Kâinattaki ilâhî tanzim, tasavvurların ötesinde bir kudret akışı içinde devam ederken, benim, âciz, kısıtlı, mahdut akıl ve irâdemle; «Şunu şöyle yapardım, bunu böyle yapardım!» demek ne haddime!..” der ve utancından gözlerini yere indirir.

Hazret-i Pîr ise, bu kâmil cevaptan son derece memnun kalır. Mütebessim ve nurlu çehresiyle mürîdini derûnî nazarlarıyla süzerek oradakilere:

“–İşte şimdi iş merkezini buldu!..” buyurur.

Bundan sonra o mürîdin adı Merkez Efendi olarak kalır. Asıl ismi olan Mûsâ Muslihiddîn unutulur, “merkez” lâfzı, kendisine sıfat ve isim olur.

Kâmil İnsanın Nefsine ve Dünyaya Karşı Tavrı

Kâmil insan, Hakk’ın aşk ve muhabbetinin tecellîsi altında olduğu için, âdeta mercek altında bir kâğıdın yanması gibi nefsânî temâyüller onda ömrünü tüketmiştir. Böylece nûrânî bir câzibe merkezi hâline geldiğinden, diğer insanlar da irâdî veya gayr-i irâdî olarak onu sever ve sayarlar. Ancak o, fânî iltifat ve alâkaların kıskacından kendisini kurtarmış olduğundan, gurur, kibir ve ucup gibi mezmum sıfatların girdabına düşmez. Halk içinde Hak ile beraberdir. “Tâzîm li-emrillâh” (Allâh’ın emirlerine hürmetle riâyet) ve “şefkat alâ halkıllâh” (Allâh’ın mahlûkâtına şefkat) düstûrunu yaşar. Fakat Allâh’a olan muhabbeti muktezâsınca, bunun zıdd-ı kâmili olan zâlim ve nankör kullara aslâ muhabbet ve meyil göstermez. Yalnız merhameti îcâbı onlara da acır, hidâyetleri için duâ ve gayret eder.

Mal-mülk ve dünyaya âit bütün imkânlar, ona yalnız infak için lâzımdır.

Kâmil insan; kendini mârifetullâha ve vâsıl-ı ilâllâh olmaya adamıştır. Artık o, bu cihânın dert ve ıztıraplarına aldırmayan has bir kuldur. Kâmil insan, bu dünya âlemine:

“Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir.” (er-Rahmân, 26) nazarıyla bakar. Hayret makamında, bâkī olan Rabbiyle beraberdir.

Kâmil insanın bütün hedef ve gâyesi, Allah rızâsıdır. Bu istikâmette onun için yemeğin lezzetlisi de lezzetsizi de birdir. Kezâ az ile çoğun, soğuk ile sıcağın, zenginlik ile fakirliğin bir farkı kalmamıştır. Çünkü hepsi izâfîdir.

Kâmil insan, zâhiren bir garip gibidir. Ancak gönül âleminde öyle mutantan saraylar içinde ve müzeyyen tahtlar üzerinde saltanat sürer ki, bütün dünya onun nazarında kumda oynanan bir oyundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla insanlardan ve dünyadan nefsine âit herhangi bir talebi yoktur.

Kâmil İnsanın Hayatında İtidal ve Denge

Bütün işlerinde îtidâl üzeredir. İbadetlerinde de en hayırlı yolu takip eder.

Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Sizin Allah’tan en çok korkanınız ve en müttakî olanınız benim. Ben bazen oruç tutarım bazen tutmam, bazen nâfile namaz kılarım bazen kılmam. İstirahat ederim ve evlenirim.”[1] buyurarak her şeyin belli bir karar, yani îtidâl üzere yapılması gerektiğini beyân etmişlerdir.

Buna göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sürekli oruç tutmayı, bütün bir gece uykusuz kalmayı ve evlenmeyip ruhbânî bir hayat yaşamayı aslâ tasvip ve tavsiye etmemişlerdir. Ancak bunun aksine oruçtan uzak, gaflet içinde, uykunun esiri ve nefsâniyete düşkünlükle dolu bir hayattan da elbette men etmişlerdir. Yani hâl ve davranışlarımızda ne gevşeklik olacak, ne de dengeyi sarsacak bir aşırılık...

İnsanın kendi üzerinde Rabbinin bir ibadet ve şükür hakkı, âilesinin hakkı, nefsinin hakkı gibi birtakım mühim haklar vardır. Kâmil insan, bu dengeyi muhafaza hâlindedir.

Rakik bir gönle sahip olan kâmil insan, verdiği sözü mutlakâ yerine getirir ve hiçbir zaman vaadinden dönmez. Nefsânî sebeplerle muhâtabını rencide etmez. O, Hakk’a kullukta ve insanlara muâmelesinde adâlet sahibidir.

Kendisinin aleyhinde olanlara dahî kırılmaz. Eğer bu kimse, iyilik yaptığı bir fakir ise, elinden gelen ihsânı aynen devam ettirir. Çünkü kâmil insan, Allâh’ın ahlâkı ile ahlâklandığı ve yalnız O’nun rızâsını talep ettiği için, fiil ve davranışları Kur’ân ve Sünnet ölçüsü içindedir. Zira Cenâb-ı Hak, bu dünyada bütün mevcudâtın, hattâ kendisine isyan eden nice gâfillerin bile rızıklarını vermektedir.

Kâmil İnsanın İnfak ve Affetme Ahlâkı

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Mıstah isimli bir fakire devamlı olarak yardımda bulunurdu. Fakat mâlûm ifk (iftira) hâdisesinde, Mıstah’ın da iftiracılar arasında yer aldığını görünce, bir daha ona ve âilesine iyilik yapmayacağına dâir yemin etti.

Mıstah ve âilesi, Hazret-i Ebû Bekir’in yardımı kesilince perişan bir hâle düştüler. Ancak Cenâb-ı Allah, isyanlarına rağmen kullarına merhameti muktezâsınca, yardımın kesilmesinin ardından şu âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu:

“İçinizden fazîletli ve servet sahibi kimseler, akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dâir yemin etmesinler; affetsinler, bağışlasın geçsinler! Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah (ki) çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)

“Yeminlerinizden dolayı Allâh’ı (O’nun adını), iyilik etmenize, O’ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın! Allah işitir ve bilir.” (el-Bakara, 224)

Bu âyet-i kerîmelerin nüzûlünden sonra Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Ben elbette Allâh’ın beni bağışlamasını isterim!” dedi.[2] Ardından da yemin kefâreti vererek, yapmış olduğu hayra devam etti. Yani iffet timsâli kızı, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in temiz zevcesi ve mü’minlerin annesi olan Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya iftira atan şahsa infâkına devam etti. Bu da, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın fazîletinin ve kemâlinin kâ‘bına varılamayacağını gösteren bâriz bir misaldir.

Kâmil insan, yerinde ve zamanında o kadar çok infâk eder ki, onu görenler müsrif sanırlar. Şayet yeri ve zamanı değilse, o kadar az verir ki, insanlar onu hasis ve cimri zannederler. Ancak o, sadece Hakk’ın rızâsını yaşamaktadır. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede buyurur:

“Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını ver. (Ancak) gereksiz yere de saçıp savurma! Zira böylesine saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 26-27)

“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma! Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun!” (el-İsrâ, 29)

Bu âyetin şuur ve idrâki içerisinde olan Ömer bin Abdülaziz, muhtaç, garip ve yetimlere, kendisinin ve -rızâsını almak sûretiyle- âilesinin servetlerini infâk etmiştir. Böylece tebaasına rehber olmuş, servet sahipleri de kendisini numûne-i imtisâl edinmiş olduğundan, onun devrinde ümmet içerisinde zekât verilecek fakir insan kalmamıştır. Ömer bin Abdülaziz sarayda oturmayıp kıl çadırını tercih etmesiyle de israfı önlemek hususunda güzel bir örnek olmuştur.

Kâmil insan, nefsini dâimî bir murâkabe altında tutar. Bunun için başkalarının kusur ve kabahatleriyle uğraşmaz. İnsanların gizli-saklısıyla meşgul olmaz. Bu mevzuda bildiklerini ifşâ etmez. O, yüce Mevlâ’nın “Settâru’l-uyûb” (ayıpları çok örtücü) sıfatından nasîb almıştır.

Kâmil insan, dünyanın geçici alâyişine gönül vermeyip müstağnî bir hayat yaşadığı için, başkaları tarafından kimi zaman kınansa da, aslında herkesin gıpta ettiği bir makam ve mevkîde, heybet hâlindedir. Dünya dahî ona râm olma emrini almıştır.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kimin endişesi âhiret olursa, Allah, zenginliği onun kalbine koyar, işlerini dağınıklıktan kurtarır ve dünya ona boyun eğerek gelir. Her kimin endişesi de dünya olursa Allah fakirliği onun gözü önüne koyar, kendisini derbeder eder ve dünyadan da kendisine ancak takdir edildiği kadar gelir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)

Kâmil insan, o kadar mükemmel bir ahlâk ve tabiata sahip olmuştur ki -Allah için müstesnâ- hiç kimseye kızmaz, hiç kimseden kırılmaz. O:

“O takvâ sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da (bu şekilde bütün hâl ve ibadetlerinde) ihsan sahibi olanlara muhabbet eyler.” (Âl-i İmrân, 134) ilâhî beyânının sırrını yaşar.

Câfer-i Sâdık Hazretleri, üzerine yemek döken hizmetkârını bu âyetin gerektirdiği şekilde amel ederek affetmiş, hattâ ona ihsanda bulunmuştur.

Hasan-ı Basrî Hazretleri de, kendisinin gıybetini yapanları affeder ve onlara hediyeler göndererek ihsân etmek sûretiyle onları terbiye ederdi.

Bu İslâm büyüklerinin güzel hâllerinden ilhamla Niyâzî-i Mısrî ne güzel söyler:

Sağ u solum gözler idim

Dost yüzünü görsem deyu

Ben taşrada arar idim

Ol can içinde can imiş!

Savm u salât u hac ile

Sanma biter zâhid işin

İnsan-ı kâmil olmaya

Lâzım olan irfân imiş!

Kâmil İnsanın İrşad, Sohbet ve Rehberlik Vazifesi

Kâmil insan, bütün ahvâlinde iyilik ve ibadet üzeredir. Nefesleri tesbihtir. Sözlerinden, hikmet incileri saçılır. Gözleri, feyz ve muhabbet menbaıdır. Kendisine bakılınca Allâh’ı hatırlatır. Sohbetine katılanlar, tattıkları mânevî lezzet ve hazlarla vecd içinde yaşarlar. Çünkü kâmil insanın sohbeti, neşve-i Muhammedî ile doludur ve muhâtaplarına istîdatları nisbetinde nice mânevî nasipler aktarır. İlâhî sırlara teşne olanlara, hak ve hakîkatin tercümanlığını yapar.

Allah Teâlâ, kendi ahlâkıyla ahlâklanan kâmil insanı sevmiş ve onu kullarına da sevdirmiştir. O da, Allah yolunun sâliklerini, muhabbet, lûtuf ve ihsân ile irşâd eder. Etrafındakileri nefsin zifiri karanlığından çıkarmak ve nûrâniyet semâsına ulaştırmak için gayret ve fedakârlıkta bulunur. Başkasına cefâ gelen fedakârlıklar, onlar için âdeta safâdır. Nitekim bu yolda en büyük ezâ ve cefâlara katlanmış olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“...Hüzün kalbin anahtarıdır!..” buyurmuşlardır. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 310)

Kâmil insan, ilâhî sırların hazinesidir. Ancak ilâhî esrâra âşinâ olanlar, onun kemâline vâkıf olurlar. Çünkü o, ceset yapısı olarak diğer insanlardan farksızdır. Ancak gönül yapısı olarak Rabbin mükerrem kıldığı kullardandır. Ahsen-i takvîm sırrına mazhardır. Âdeta nur mâdenidir. Sâlihler silsilesine halkalanmış bir incidir. Kendisine, ledünnî ilme mazhar Hızır’ın nasîbinden hisseler bahşedilmiştir.

Kâmil insanın gönlü toprak altında çürümez. Bu sebepledir ki, onun gönül mahsûlü olan eserleri de ebedîleşir. Dünyadaki hizmetlerini berzah âleminde de devam ettiren Şâh-ı Nakşibend, Gazâlî, Mevlânâ ve Edebali -kuddise sirruhum- Hazarâtı gibi nice kâmil insanlar, hâlâ gönüllerde yaşıyor, biz öldükten sonra da yaşayacaklardır.

İlâhî vuslata nâil olabilmek, çoğu kere devletsiz, servetsiz ve şöhretsiz bir şekilde yaşanan rûhânî bir ömrün mahsûlüdür.

Allah Teâlâ, kâmil insanı korku ve kederden masûn kılarak ona iki cihan saâdetini bahşetmiştir. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Bilesiniz ki Allâh’ın dostlarına korku yoktur; onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yûnus, 62)

İnsanlığın fazîlet tarihinin ana merkezinde dâimâ kâmil insanların çehreleri görülür. Bundan dolayıdır ki fazîleti hâkim kılmak üzere cihangirlik tahtına çıkanlara istikâmet veren, kâmil insanların irşadları olmuştur.

Bu cümleden olarak Osmanlı Devleti’nin husûsiyle ilk üç asrının, Edebali Hazretleri ve emsâli insan-ı kâmil silsilesinin rehberliği ve fazîletlerinin feyizleri ile dolu olduğu meşhurdur. Onlar, toplumlarını mânevî bir âlemden yönlendirmişlerdir.

Meselâ dikkatle bakıldığında Kosova’ya giden Murad Han ve askerlerindeki şehâdet sevdâsında, Yemen çöllerinde ve Kafkaslar’da mücadele eden cengâverlerin ve benzerlerinin hamlelerinde, insan-ı kâmillerin aşk, vecd ve heyecanlarının izleri çok bâriz bir şekilde müşâhede olunur.

Yavuz Sultan Selîm Han, eşsiz bir cihangir olduğu hâlde nâil olduğu zâhirî ve dünyevî nîmetlere tercîhen insan-ı kâmillerin yüce himmetlerini takdir sadedinde;

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş

Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş

demiştir.

Rabbimiz, cihangir sultan Yavuz’un gönlündeki bu muhabbet ateşinden bizlere de bir nasip lûtfeylesin. Mânevî nîmetleriyle perverde olduğumuz Hak dostlarının feyizli ikliminden bizleri mahrum bırakmasın.

Âmîn!..

Dipnotlar:

[1] Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5.

[2] Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56; Taberî, Tefsîr, II, 546.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbetteki Sır, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

İNSÂN-I KÂMİL KİMDİR, HANGİ ÖZELLİKLERİ TAŞIR?

İnsân-ı Kâmil Kimdir, Hangi Özellikleri Taşır?

KÂMİL BİR MÜ'MİNİN VASIFLARI

Kâmil Bir Mü'minin Vasıfları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle