Peygamberler Neden İnsanlar Arasından Seçilmiştir?

Peygamberlerin insanlar arasından seçilmesinin hikmeti, nebevî örneklik ve ilâhî terbiye; beşeriyet, emanet, ihlâs ve merhamet ölçüleriyle anlatılıyor.

Yalnız bir aileye değil, bir anlam dünyasına doğarız. Çoğu zaman o dünyanın kavramlarını sorgulamadan devralır, bizden öncekilerin doğru dediğine doğru, yanlış dediğine yanlış deriz. Zamanla bu kabullerimiz öylesine tabii hâle gelir ki artık onların sonradan öğrenilmiş şeyler olduğunu bile fark etmeyiz. Kur'ân'ımızın sık sık aktardığı “Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk” sözü, yalnız eskilerin mazereti değildir. Bu, insan tabiatının en güçlü eğilimlerinden biridir. Çünkü miras alınmış bir dünyayı sorgulamak zordur.

İnsan, miras kalmış bir dünyada gözleri yarı kapalı yaşayıp gider. Düzen böyledir. Derken aramızdan biri çıkar. Çocukluğunu, gençliğini, çarşıdaki hâlini biliriz. Her sabah uyandığında nasıl bir yüzle uyandığını, birine bir söz verdiğinde o sözün arkasında nasıl durduğunu görürüz. Yalan onun diline dolanmaz; hıyanet, hayalinin ucundan geçmez; çıkar için kimseyi aldatmaz. Her şeyini bildiğimiz o içimizden biri, bir gün şu sarsıcı sözü söyler: “Bana vahiy geliyor.”

PEYGAMBERLERİN İNSANLARDAN SEÇİLMESİNDEKİ HİKMET

Biz bugün peygamberleri, peygamber olduklarını bilerek okuyoruz. İlk muhataplarının böyle bir imkânı yoktu. Onların karşısında gökten inmiş bir melek değil, düne kadar birlikte yaşadıkları bir insan vardı. Yaptıklarını, ailesini ve geçmişini bildikleri bu insan görülmeyen bir âlemden haber aldığını, Allah'ın kendisine vahyettiğini, söylediklerinin kendi sözü olmadığını söylüyordu. Üstelik onlardan yalnız kendisine inanmalarını değil, Allah'a, meleklere, âhirete, hesaba ve yeniden dirilmeye inanmalarını istiyordu.

Tanıdığınız bir insanın “Bana vahiy geliyor” sözünü kabul etmek kolay değildir. Dürüstlüğünden şüphe etmiyor olabilirsiniz, fakat dürüst olduğuna inanmak başkadır, Allah tarafından seçildiğine ve gökten haber aldığına inanmak ise bambaşka… Hele bir de sizden her şeyinizi değiştirmenizi istiyorsa… “Atalarınızın yaptığı her şey hakikat değildir, gücün sahibi siz değilsiniz, mülkün sahibi siz değilsiniz, hayatın sahibi siz değilsiniz” diyorsa inanmanız hiç de kolay olmaz.

Peygamberlik mucizesinin insani tarafı işte tam buradadır. Allah, insanı hayatın ağır hakikati ile baş başa bırakmaz. Hakikati bir insanın şahsında gönderir. Muhatap, mesajla birlikte mesajı taşıyan insanı da görür. Onun geçmişini, ahlâkını, sabrını, dürüstlüğünü, merhametini tartar. Peygamber yalnızca Allah'ın sözünü nakleden bir haberci değildir; onların asıl örnekliği, sözlerinden çok, o sözleri hangi ruh haliyle taşıdıklarında gizlidir. Peygamber; getirdiği söze önce kendisi inanan, onu önce kendisi yaşayan bir güzel ahlâk numunesidir.

PEYGAMBERLER HAKİKATİN YAŞAYAN ÖRNEKLERİDİR

Sabır Eyyûb aleyhisselâm’da, tevekkül İbrahim aleyhisselâm’da, mücadele Mûsâ aleyhisselâm’da, iffet Yûsuf aleyhisselâm’da, şükür Dâvûd ve Süleyman aleyhimesselâm’da ete kemiğe bürünmüştür. Nihayet bütün bu nebevî güzellikler Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in örnekliğinde kemale ermiştir: “Andolsun, Allah'ın Rasûlü'nde sizin için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21) Allah insana yalnız “doğru budur” dememiş; “doğru böyle yaşanır” diye örnek gösterdiği insanlar göndermiştir. Bu Rabbimizin beşeriyete en büyük lütfudur.

Peygamberler, toprağa düşmüş, orada kök salmış ve meyve vermiş tohumlar gibidir. Bize, hakikatin insan hayatında nasıl ete kemiğe bürünebileceğini gösterirler. Onlar, ilahi teklifin hakikatin insanı ürkütmeyen, kucaklayan, kendine getiren ve nihayet kendinden alıp ebedî saadete götüren hâlleridir. Açlıkları, hüzünleri, yalnızlıkları, hatta korkuları tanıdıktır. Ama onlar, o hâllerin içinde kaybolmamış, dimdik ayakta kalabilmişlerdir. Bu, başımızı kaldırdığımızda gördüğümüz, sonu selamete varan nurlu bir yoldur.

PEYGAMBERLERİN DÖRT TEMEL ÖLÇÜSÜ

Peygamberlerin nurlu yolu sözle değil, yaşayarak açılmış bir yoldur. Onlar, yalnızca söyledikleriyle değil, o sözü taşıma biçimiyle de örnektirler. İnsanları Allah'a çağırırken kendilerini nereye koymuşlardır? Getirdikleri hakikatle nasıl bir ilişki kurmuşlardır? Muhataplarından ne beklemiş ve ona hangi nazarla bakmışlardır? Kur'ân'ımızın farklı zamanlarda, farklı kavimlere gönderilmiş peygamberlerin dilinden tekrar tekrar aktardığı bazı ifadeler, bu soruların cevabını veren değişmez ölçüler mesabesindedir.

Peygamberlerin ilk ölçüsü beşeriyetleridir: “Ben de sizin gibi bir beşerim.” Onların beşer oluşu muhatapla aradaki mesafeyi kaldırır, örnek alınabilir kılar. Yer, içer, yorulur, üzülür, sevinir, korkar ve insan olmanın bütün şartları içinde yaşarlar. Tam da bu sebeple örnektirler. Herkesin kendi vitrinini kusursuzlaştırmaya çalıştığı böyle bir dünyada “Ben de sizin gibi bir beşerim” sözü ne güçlü bir terbiye cümlesidir.

İkinci ölçü emanettir: “Ben sizin için emîn bir elçiyim.” Onlar hakikati insanların hoşuna gitsin diye eğip bükmez, tepki gösterecekler diye bir kısmını gizlemez, kendi çıkarlarını vahyin önüne geçirmezler. Hakikatin sahibi değil emanetçisi olan, onu işine geldiği gibi kullanamaz. Bilmediğinde “bilmiyorum” diyebilmek, kendi tarafının yanlışına da itiraz edebilmek ve muhalifinin doğrusunu teslim edebilmek emînliğin ölçüleridir.

Üçüncü ölçü ihlâstır: “Sizden bunun karşılığında hiçbir ücret istemiyorum; benim ecrim ancak âlemlerin Rabbine aittir.” Emanet, mesajın güvenilirliğini; ihlâs ise davetçinin niyetinin güvenilirliğini teminat altına alır. Görülmesem de yapar mıyım? Adım bilinmese de hizmet eder miyim? Aleyhime de olsa doğruyu söyler miyim? Kendi çevremin hoşuna gitmeyecek hakikati savunabilir miyim? İnsanlardan bir karşılık beklememek ihlâsın en açık alametlerinden biridir.

Dördüncü ölçü merhamettir. Peygamberlerin derdi muhatabını yenmek değil, onu kurtarmaktır. Nûh aleyhisselâm kavmine: “Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum” demişti. Peygamberler kendilerine hakaret eden, sözlerini reddeden, hatta düşmanlık eden insanlara bile “ey kavmim” demeye devam ederler. Yanlışlarını reddeder ama onları bütünüyle terk etmezler. Hakikati insan dövmek için kullanılan bir sopaya dönüştürmemek bir Peygamber ahlâkı olarak, çağımızın da en önemli merhamet sınavlarından birisidir.

PEYGAMBERLERİN SEÇİLMESİ VE İLÂHÎ TERBİYE

Peygamberlerin beşer oluşu muhatapla aradaki mesafeyi kaldırır. Emîn oluşu güven verir. İhlâsı menfaat şüphesini giderir. Merhameti ise bütün bu çabanın niçin gösterildiğini açıklar. Bu dört ölçü, yalnız peygamberleri tanımamız için değil, hakikatin kendi hayatımızda nasıl bir insan hâli alması gerektiğini görmemiz içindir. Ama bu ölçüleri bir insanın hayatında eksiksiz taşıyabilmesi kendiliğinden olmaz.

Peygamberlik emanetini taşıyabilmek olağanüstü bir kapasite ister. Bunun için Allah bu zor vazifeyi üstlenecek insanları rastgele değil, insanlığın içinden seçerek belirlemiştir. Kur'ân'ımız bunun için seçkinlik ve saflık anlamlarını muhtevi "istıfâ" kelimesini kullanır: “Şüphesiz Allah Âdem'i, Nûh'u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini âlemler üzerine seçti.” (Âl-i İmrân, 33) Peygamber beşerdir; ama herhangi bir beşer değildir. Beşeriyetleri onları bize yaklaştırır, istıfâ edilmeleri onları bize rehber kılar.

Allah yalnız seçmez; seçtiğini bu emaneti taşıyabilecek şekilde de yetiştirir. Hz. Mûsâ bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Daha bebekken ölüm tehdidiyle karşılaşır, nehre bırakılır, Firavun'un sarayında büyür, Mısır'dan kaçar, Medyen'de gurbeti ve yalnızlığı öğrenir. Sonra Allah “Gözümün önünde yetiştirilmen için...” (Tâhâ, 39) buyurduğu bu elçisine şu payeyi verir: “Seni türlü imtihanlardan geçirdik... ve seni kendim için yetiştirdim.” (Tâhâ, 40-41)

Her peygamberde farklı tecellilerine şahit olduğumuz bu ilâhî terbiye, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in hayatında şahikasına erişir. Yetimlik, çobanlık, ticaret ve Hira'nın yalnızlığıyla risalete hazırlanır. Vahiy geldikten sonra Mekke'nin baskısı, boykot, Tâif, hicret, savaşlar ve Hudeybiye gibi nice imtihandan geçer. Hz. Mûsâ için saray ve Medyen nasıl birer mektep olmuşsa, Canımız Efendimiz için de yaşadığı bütün bu hadiseler nebevî terbiyenin mektepleri olmuştur.

Fakat O'nun terbiyesinde başka ve çok özel bir mektep daha vardır: Kur'ân-ı Kerîm. 23 yılda peyderpey inen vahiy O'nu terbiye etmiş, nebevî şahsiyetini kemale eriştirmiştir: “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı” (Duhâ, 3) diyerek gönlü teskin eden bu terbiye, önceki peygamberlerin kıssalarıyla da desteklenmiştir. Allah Teâlâ, risalet zincirinin son halkası Peygamberimizi kendisinden önceki nebevî hafızanın içine yerleştirmiş, “Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret” (Ahkâf, 35) buyurarak onların tecrübesini ölçü kılmıştır.

PEYGAMBER KISSALARIYLA HAKİKATİ YAŞAMAK

Her peygamber kıssası O'nun önüne konulan nebevî bir tecrübe levhasıdır ve Kur'ân'ın bunu "uzkur", yani "an, hatırla" emriyle tekrar tekrar vurgulaması boşuna değildir: “Kitapta İbrahim'i an”, “Kitapta Mûsâ'yı an” buyuran Rabbimiz, Dâvûd ve Eyyûb aleyhimesselâmı da aynı emirle hatırlatır. Çünkü peygamberler yalnız bilinmesi gereken geçmiş şahsiyetler değildir; onlar hayatın farklı imtihanlarında yeniden hatırlanması gereken ahlâk ölçülerinin müşahhas hâlleridir.

Hakikat soyut kaldığında uzak görünür; bir insanda hayat bulduğunda ise anlaşılır, sevilir ve izlenir. Peygamberler işte bu yüzden Rabbimizin insanlığa en büyük lütuflarındandır. Onlar, hakikatin insan hâlleridir. Onlarda vahiy söz olmaktan çıkıp ahlâka, sabra, iffete, merhamete, emanete ve kulluğa dönüşür. Kur'ân'ın bize onları hatırlatması, yalnız geçmişi bilmemiz için değil, kendi hayatımızı onların ölçüsüyle yeniden kurmamız içindir.

Atalarımızın mirasını sorgulamadan yaşadığımız o yarı kapalı gözler, işte ancak böyle bir insanın karşımıza çıkmasıyla açılır. Mesele hakikati bilmek değil, hakikatin insanı olmaktır. Bütün nebevî güzellikleri şahsında kemale erdiren ve "üsve-i hasene" olarak gönderilen Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, bu hakikatin en mükemmel insan hâlidir. Rabbimiz hepimizi O'nun izinden yürüyenlerden ve güzel ahlakıyla ahlaklananlardan eylesin.

Kaynak:  Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 487

İslam ve İhsan

PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLİŞ HİKMETLERİ

Peygamberlerin Gönderiliş Hikmetleri

PEYGAMBERLERE NEDEN İHTİYAÇ DUYULUR?

Peygamberlere Neden İhtiyaç Duyulur?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle