İmanda Sebat Nasıl Sağlanır?
Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye ışığında imanda sebat etmenin sırları ve istikameti korumanın vesileleri ele alınıyor.
Varlık âlemine konulan ilâhî prensiplerden biri de her var oluşun bir süreç içinde zuhura gelmesidir. Mecelle’de bu hakikat şöyle bir “küllî kaide” halinde ifade edilmiştir: “Kim ki bir şeyi vaktinden evvel isti’cal eylerse mahrumiyetle muateb olur.” (Mecelle, m.99) Yani her kim bir şeyi acele ederek vaktinden önce olmasını isterse o şeyden mahrum olmakla cezalandırılır.
İSTİKAMETİ KORUMANIN VE HİDAYETTE KALMANIN SIRRI
Her oluşun, her kemâlin, kalite ve terakkinin temelinde mutlaka bir sabır vardır; sabrın sürekliliği anlamında sebat vardır. Sebat; tek seferlik bir kararın ve kararlılığın değil, her gün yenilenen bir iradenin, her an tazelenen bir azmin eseridir.
İnsan, hayat yolculuğunda sayısız imtihanla karşılaşır. Nimetler, musibetler, nefsin fısıltıları, insan ve cin şeytanlarının saptırıcı vesveseleri, hayatın daha nice med ve cezirleri karşısında dengeyi bozmadan, hedefi ıskalamadan, kısa süreli zevk ve arzuların kurbanı olmadan, göz, gönül ve ayak kaymadan yolda kalabilmek zordur. Bu zoru başarabilenler, hedefe kilitlenip gönlünü pekleştiren, iradesini sürekli bileyen, mücahedeyi göğüsleyen ve Hakk’la irtibatını koparmadan zinde kalmayı başarabilenlerdir. İşte bu sürekliliğin adına sebatkârlık demek doğru olur.
Sebatkârlık hem maddî hedeflere ulaşmada hem de manevî değerleri elde etme ve korumada vazgeçilmez bir yol azığıdır. Bu imtihanların en zorlusu, iman edip Müslüman olduktan sonra o çizgide sebat edebilmektir. Tarih boyunca nice kimseler hidayete ermiş, fakat yolun sonuna kadar o istikameti koruyamamışlardır. Müslüman kalmak ve müslüman olarak can verebilmek, her müminin en ulvî hedeflerinden biridir. Bu sebeple olmalıdır ki her gün kıldığımız beş vakit namazın her bir rekatında Fatiha süresini okur ve orada Rabbimizden şu dilekte bulunuruz: “Bizi dosdoğru yola, ilet.” (Fâtiha; 6-7)
Müfessirlerimizin büyük çoğunluğu bu ifadenin anlamını “Bizi dosdoğru yolda sebat ettir!” şeklinde anlarlar. Zira bu süreyi okuyanlar ve bu duayı yapanlar zaten hidayete ermiş kimselerdir. Hidayette olanın hidayet istemesi, o nimetin devamını ve ziyadesini talep etmesi demektir. Peygamberlerin, sıddîkların, Hakk’ı yeryüzünde temsil eden şâhidlerin ve salihlerin yolunda berdevam olabilmek, Hakk’ın yardımını istemeden gerçekleşebilecek bir nimet değildir. İmanda sebat, bir anlık heyecanla değil, sabır ve azimle beslenen sürekli bir hâldir. Öyleyse kavlî ve fiiliî dualarla bu nimet Rabbimizden sürekli talep edilmelidir.
İMANDA SEBATI GÜÇLENDİREN YEDİ VESİLE
Yüce Rabbimizin ihsan ve ikramı olan bu yüce nimete mazhar olmak ve bu hal üzere kalabilmek için hangi vesilelere tevessül edilmelidir? Kur’an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye bize bu konuda acaba nasıl bir yol gösteriyor? Maddeler halinde bu vesilelerin bir kısmına işaret edelim:
Birincisi, dua ve zikirdir. Ayet-i kerimede ifade edilen “Rabbimiz bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltip kaydırma! Bu nimeti bize kendi katından bir merhamet eseri olarak lütfeyle!” (Al-i İmran 8) duası, bize hidayette sebatın Hakk’ın yardımı ile olacağını gösterir. Kalpler sürekli evrilip çevrilen bir özellik taşıdığından onu sebat ettirmek kul olarak bize ikram edilen gücümüzü aşar. Hak’la bağlantı kurmayan gönüller, itmi’nan ve istikrardan mahrumdur. Bu yönüyle Allah’ı unutmadan bir hayatın yaşanması hedeflenmelidir.
İkincisi, sâlih arkadaşlık ve cemaattir. İnsan tek başına istikameti sürdüremeyecek kadar zayıftır; sohbet meclisleri ve sâlih dostluklar, arkadaşlıklar sebatın en güçlü destekçisidir. İmanı canlı tutan, hakkı ve sabrı tavsiye eden insanlarla beraberliktir.
Üçüncüsü, ilim ve tefekkürdür. İmanın delillerle beslenmesi, şüphelere karşı en sağlam kalkandır. Sıhhatli bilgiden yoksun bir iman, rüzgârlarda savrulmaya, şuurlu bir iman ise fırtınalara karşı kökleşmeye müsaittir.
Dördüncüsü, mücâhededir. Nefis ve şeytanla mücadele kesintisiz sürer; bir anlık gevşeklik dahi sebatı zedeleyebilir. Mücahede, imanı pekiştiren en mühim amillerdendir. Bir şeyin uğrunda gösterdiğiniz fedakârlık onu sahiplenme ve kıymetini bilmede son derece etkilidir. İmanı uğruna malıyla ve canıyla cihad edenlerde, çileler ve eziyetlerle sarsıldığı halde ayakta kalabilenlerde imanın kökleşeceğinde ve derinleşeceğinde şüphe yoktur.
Beşincisi, itidale riayettir. Aşırılıklar yorucu, bıktırıcı ve nihayet vazgeçirici bir sonuç doğurur. Bu yönüyle dinde de aşırılık doğru bulunmamıştır. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin: “Dosdoğru olun, ölçülü davranın ve bilin ki hiçbiriniz ameli sayesinde cennete giremeyecektir. Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî, Rikāk, 18; Müslim, Müsâfirîn, 216) hadis-i şerifi bir hayat prensibi haline getirilebilmelidir.
Altıncısı, acele etmemektir. Hedefe ulaşmada aceleci davranmak, sebatı söndürür. Ziya Paşa’ya nispet edilen şu söz bu hakikati çok güzel ifade eder: "Tîz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır, erişir menzil-i maksûduna âheste giden." Bu söz: "Hızlı ve acele ederek gidenin ayağına eteği dolaşır; yavaş ve sabırlı giden ise amacına (menzile) ulaşır" anlamına gelir.
Bağdatlı Rûhî'nin şu beyti de aynı uyarıyı yapar:
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der,
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der.
Yedincisi, ümitsizlik girdabına düşmemektir. Hâce-i kâinât sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin mümin insanı tanımlayan şu ifadeleri de imanın bir kula sebat aşısı yapması gerektiğini, zorluklar ve musibetler karşısında pes etmemesinin lüzumunu ifade eder:
“Mümin yeşil ekine benzer. Rüzgârla eğilir (fakat yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin de böyledir; o da bela ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). Kâfir ise sert ve dimdik selvi ağacına benzer ki Allah onu dilediği zaman (bir defada) söküp devirir.” (Buhârî, Tevhîd, 31)
ŞARTLAR DEĞİŞSE DE KIBLEYİ DEĞİŞTİRMEMEK
İstikamet, hiç düşmemek değildir; düştüğünde yeniden doğrulup aynı yöne yürümektir. Sebat, hiç zorlanmamak değildir; zorlandığında Rabbinden yardım isteyerek yoluna devam etmektir. Bu yüzden mümin dağ gibi müstakim olmalıdır: Kökü imanda, gövdesi İslâm’da, meyvesi ihsanda…
Hayatın şartları değişebilir; fakat kıblesi değişmemelidir. Mü’min insan alkış geldiğinde Allah’a kulluk ettiği gibi tenkit geldiğinde de kulluğunu sürdürmelidir. Bollukta şükrettiği gibi darlıkta da Rabbine güvenmelidir. Gençlikte taşıdığı imanı ihtiyarlıkta korumalı, kalabalıkta yaşadığı takvayı yalnızlıkta da devam ettirebilmelidir.
Kaynak: Adem Ergül, Altınoluk Dergisi, Sayı: 488









YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!