Hayırda Yarışmak ve Acele Etmek ile İlgili Örnekler

Hayırda yarışmak ve acele etmek ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Hayırda yarışma ve acele etme örnekleri.

İnsanoğluna sayılı günler hâlinde lutfedilmiş olan hayat nîmeti, ilâhî bir imtihan vesîlesidir. Akıllı insan, bu kıymetli ve mahdut imkânı en güzel şekilde ve dolu dolu geçirmenin yollarını arar. Nitekim Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- şöyle buyurmuştur:

“Dünya, mü’minlerin pazarı; gece ile gündüz, sermâyeleri; güzel ameller, ticâret malları; Cennet, kazançları; cehennem de zararlarıdır.”

Âhiret gününe kat’î bir îmanla inanan bir Müslüman, amel defterini hayırlarla doldurabilmek için hayat sermâyesini en verimli bir şekilde kullanmalı ve dâimâ amel-i sâlih işleme gayreti içinde bulunmalıdır. Karşısına çıkan her türlü hayır imkânını Cenâb-ı Hakk’ın bir lutfu olarak değerlendirmeli, bulunmaz bir fırsat bilmelidir. İnsanların bâzı hayırlara iltifat etmediğine bakarak aldanmamalı, imkân bulabildiği her hayra koşmalıdır.

Nefsânî arzularının esiri olmuş bir insan, bütün dünyâ menfaatlerini kendisinde toplamak ister. Böylece Allâh’ın va’dettiği âhiret nîmetlerinden gâfil kalır. Cenâb-ı Hak, bu kullarını şöyle îkaz buyurur:

“Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayâtını ve nîmetlerini) seviyor (tercih ediyor), âhireti ise bırakıyorsunuz.” (el-Kıyâme, 20-21)

“Şu insanlar, çarçabuk geçen dünyayı seviyorlar da önlerindeki çetin bir günü (âhireti) ihmâl ediyorlar.” (el-İnsân, 27)

“Nefsini kötülüklerden arındıran, Rabbinin ismini zikredip namaz kılan, felâha erer. Fakat siz dünya hayâtını tercih ediyorsunuz. Hâlbuki âhiret, daha hayırlı ve daha bâkîdir (ebedîdir).” (el-A’lâ, 14-17)

Sâdî-i Şîrâzî, insanı bâdirelerden bâdirelere sürükleyen dünya ihtirâsını ve menfaatperestliği şu teşbîh ile hülâsa eder:

“Mîde derdi olmasaydı hiçbir kuş tuzağa düşmezdi.”

Mevlânâ -kuddise sirruh- da şu misâli verir:

“Nice balık vardır ki, su içinde her şeyden eminken boğazının hırsı yüzünden oltaya tutulmuştur.”

Dolayısıyla insan, dünyâlık telâşına kapılarak âhireti unutmamalıdır. Hayır işlerinin karşılığı, umûmiyetle âhirete kaldığından, nefs ve şeytan insanı aldatarak, bu hususta gaflete sevk etmektedir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı (ecirleriniz) ancak kıyâmet günü size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayâtı ise aldatma metâından başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185)

HAYIR İŞLERİNDE YARIŞINIZ

Allah Teâlâ, bu hususta kullarını ebedî kurtuluşa erdirecek yolun, hayırda yarışmaktan geçtiğini şöyle ifâde buyurur:

“…Hayır işlerinde yarışınız!..” (el-Bakara, 148)

“…Onlar hayırda birbirleriyle yarışırlar...” (Âl-i İmrân, 114)

“Rabbinizin mağfiretine ve takvâ sâhipleri için hazırlanmış olan göklerle yer genişliğindeki cennete koşun!” (Âl-i İmrân, 133)

Diğer bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, hayırda yarışan kullarını şöyle müjdelemektedir:

“Sizi katımızda değerli kılacak ve Biz’e yaklaştıracak olan, ne mallarınız ne de evlâtlarınızdır. Ancak îmân edip güzel ve hayırlı işler yapanların durumu başkadır. Onlara yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat verilecektir. Onlar cennet köşklerinde emniyet içindedirler.” (Sebe’, 37)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de şöyle buyurur:

“Faydalı işler görmekte acele ediniz. Zîrâ yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kaplayacaktır. O zamanda insan, mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak geceler; mü’min olarak geceler, kâfir olarak sabahlar. Dînini küçük bir dünyâlığa satar.” (Müslim, Îmân 186; Tirmizî, Fiten 30, Zühd 3; İbn-i Mâce, İkâme 78)

YEDİ ŞEY GELMEDEN EVVEL HAYIRLI İŞLER YAPMAKTA ACELE EDİNİZ

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şu îkazlar yer alır:

“Yedi şey gelmeden evvel hayırlı işler yapmakta acele ediniz. Yoksa gerçekten siz;

1. (İbâdet ve tâati) unutturan fakirlik,

2. Azdıran zenginlik,

3. (Her şeyi) bozup perişan eden hastalık,

4. Saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık,

5. Ansızın geliveren ölüm,

6. Gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl ve,

7. Kıyâmetten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz? Kıyâmet ise belâsı en müthiş ve en acı olandır.” (Tirmizî, Zühd, 3/2306)

Yüce Rabbimiz, Haşr Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın! Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allâh’ı unutan ve bu yüzden Allâh’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar yoldan çıkan fâsıkların tâ kendileridir.” (el-Haşr, 18-19)

Hakîkaten insan, ciddî bir şekilde Allah’tan korkmalı ve bu dünyanın yarını olan âhiret hayâtı için ne hazırladığını gözden geçirmelidir. Bugünkü fânî hayat için nasıl hazırlandığıyla, yarınki ebedî hayat için nasıl hazırlandığını akl-ı selîm ile kıyâs etmelidir. Allâh’ın her yapılanı bildiğini de unutmamalıdır. Bütün bunları düşünerek silkinmeli, büyük bir azim ve gayretle hayır yarışına başlamalıdır.

Hayırlı ameller husûsunda dâimâ ileride olmanın ehemmiyetini gösteren şu rivâyetler oldukça dikkat çekicidir:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının gerilerde saf tutmaya çalıştığını görmüştü. Bunun üzerine onlara:

“Öne doğru gelin ve bana tâbî olun! Sizden sonrakiler de size uysunlar. Bir topluluk devamlı sûrette gerilerse, Allah da onları geri bırakır.” buyurdu. (Müslim, Salât, 130; Ebû Dâvûd, Salât, 97/680)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, namaz kıldıracağı ve sohbet edeceği zaman ashâbını öne doğru dâvet eder, kendisine yaklaşmalarını isterdi. Böylece onların gönüllerini, nebevî feyz ve rûhâniyet iklîminine çeker, tâlim etmek istediği ilim, ahlâk ve fazîletleri lâyıkıyla idrâk etmelerini isterdi. Ashâbın tâlim ve terbiyesiyle bizzat meşgul olduğu gibi, onlara gelecek nesilleri nasıl irşâd edecekleri husûsunda da örnek olurdu.

Şayet insanlar ilim, ahlâk ve fazîlet yolunda ilerlemez de ihmâlkâr ve bîgâne davranırlarsa, Allah Teâlâ da onları rahmet ve lutfundan mahrum bırakır. Böyle bir bedbahtlığa mâruz kalanların her bakımdan geri kalacaklarında ise hiç şüphe yoktur.

Yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Zikr (yâni hutbe) esnâsında hazır bulunun, imama yakın olun. Zîrâ kişi, uzaklaşmaya devâm ede ede, girse bile cennette de geri kalır.” (Ebû Dâvûd, Salât, 232/1108)

Bir kimse mâzeretsiz olarak hayır hizmetlerinden uzak kalmaya devâm ederse, cennete girse bile çok az hayra sâhip olacağından, aşağı mertebelerde yer alır. Hâlbuki insanoğlu kıyâmet günü en küçük bir hayra bile muhtaç olacaktır.

Enes -radıyallâhu anh-’ın anlattığına göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Kıyâmet günü insanlar saf saf olurlar. (Bir rivâyete göre; cennet ehli saf saf olurlar.) Derken cehennem ehlinden bir kişi cennet ehlinden birine rastlar ve:

«–Ey filân! Hatırladın mı sen su istemiştin de ben sana bir içimlik su vermiştim?» der (ve bu sûretle şefaat ister). Mü’min de o kimseye şefaat eder.

(Cehennemlik olan bir başka) kimse, cennetlik olan birinin yanına varır ve ona:

«–Hatırlıyor musun, sana birgün abdest suyu vermiştim?» diyerek (şefaat ister. O da hatırlar) ve ona şefaat eder.

Yine cehennemlik olanlardan biri, cennetlik birisine:

«–Ey filân! Beni şöyle şöyle bir işe gönderdiğin günü hatırlıyor musun? Ben de o gün senin için gitmiştim.» der. Cennetlik olan kimse de ona şefaat eder.” (İbn-i Mâce, Edeb, 8)

HERKES AHİRETTE YAPTIĞI HER AMELİN KARŞILIĞINI GÖRECEK

Diğer sâlih ameller de burada nakledilenlere kıyâs edilirse, büyük-küçük ayırt etmeksizin her türlü hayırda yarışmak îcâb ettiği anlaşılmış olur. Zîrâ herkes âhirette -iyi veya kötü- yaptığı her amelin karşılığını görecektir. Hadîs-i şerîfte, o zor gün şöyle tasvîr edilir:

“Allah, sizin her birinizle tercümansız konuşacaktır. Kişi sağ tarafına bakacak; âhirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecek. Soluna bakacak; âhirete gönderdiklerinden başka bir şey göremeyecek. Önüne bakacak; karşısında cehennemden başka bir şey göremeyecek. O hâlde artık bir hurmanın yarısı ile de olsa, kendinizi cehennem ateşinden koruyun. Bunu da bulamayan, güzel bir söz (söyleyip gönül almak sûreti) ile kendisini korusun.” (Buhârî, Zekât 10, Rikâk 31, Tevhid 36; Müslim, Zekât 97)

Ebû Zer -radıyallâhu anh- şöyle der:

Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana hitâben buyurdu ki:

“Din kardeşini güler yüzle karşılamak gibi tabiî bir iyiliği bile sakın küçük görme!” (Müslim, Birr, 144; Ebû Dâvûd, Libâs, 24; Tirmizî, Et’ime, 30)

İmtihan âlemi olan bu dünyada, amellerin karşılığını görme yeri olan âhirete hazırlık için bol bol hayr u hasenâtta bulunmak, her hayra anahtar, bütün şerlere de kilit olmak îcâb eder. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, onlar hayra anahtar, şerre de kilittirler. Öyleleri de vardır ki, şerre anahtar, hayra kilittirler. Allâh’ın, ellerine hayrın anahtarlarını verdiği kimselere ne mutlu! Allâh’ın, şerrin anahtarlarını ellerine verdiği kimselere de yazıklar olsun!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 19)

Şunu da unutmamak lâzımdır ki, Yüce Rabbimiz, ufacık bir hayra bile kat kat fazlasıyla ecir vermektedir. Cenâb-ı Hakk’ın kullarına büyük bir lutfu olan bu keyfiyet, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:

“…Hayır olarak kendiniz için önceden ne gönderirseniz, onu Allah katında daha hayırlı ve mükâfâtı daha büyük olarak bulursunuz…” (el-Müzzemmil, 20)

“Her kim bir iyilik yaparsa ona, o yaptığı iyiliğin on katı vardır…” (el-En’âm, 160)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu âyetlerin tefsîri mâhiyetinde şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ iyilik ve kötülükleri takdir edip yazdıktan sonra bunların iyi ve kötü oluşunu şöyle açıkladı:

Kim bir iyilik yapmak ister de yapamazsa, Cenâb-ı Hak bunu yapılmış mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.

Şayet bir kimse iyilik yapmak ister sonra da bu arzuyu hemen tatbikâta geçirirse, Cenâb-ı Hak o iyiliği on mislinden başlayıp yedi yüz misliyle, hattâ kat kat fazlasıyla yazar.

Kim bir kötülük yapmak ister de vazgeçerse, Cenâb-ı Hak bunu mükemmel bir iyilik olarak kaydeder.

Şayet insan bir kötülük yapmak ister, sonra da onu yaparsa, Cenâb-ı Hak o fenâlığı sadece bir günah olarak yazar.” (Buhârî, Rikâk, 31; Müslim, Îmân, 207, 259; Tirmizî, Tefsîr, 6/3073)

Hayırda yarışmak ve acele etmek, kâmil ve makbûl bir mü’min olmanın alâmetlerindendir. Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

“İbâdetlerin kabul ediliş alâmetleri, o ibâdetlerden sonra başka ibâdetlere girişmek, birbiri ardınca hayırlara koştukça koşmaktır.”

Unutmayalım ki mü’min, hayır işlemeye doymaz ve bir hayrın şerefi de, geciktirilmeden, hemen yapılmasındadır.

HAYIRDA YARIŞMA VE ACELE ETME ÖRNEKLERİ

Yarın Yaparım Diyenler Helâk Oldu

Ukbe bin Hâris -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Bir keresinde Medîne’de Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in arkasında ikindi namazı kılmıştım. Allah Rasûlü selâm verip namazı bitirdi ve sür’atle yerinden kalktı. Safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın bu telâşından endişe ettiler. Fahr-i Kâinât Efendimiz kısa bir süre sonra döndü. Bu acele davranışı sebebiyle ashâbının meraklanmış olduğunu gördü ve şöyle buyurdu:

“–Odamızda birazcık altın -veya gümüş- olduğunu hatırladım. Beni hayırda acele etmekten alıkoymasın diye hemen dağıtılmasını emrettim.” (Buhârî, Ezân 158, el-Amel fi’s-Salât 18; Nesâî, Sehv 104)

Buhârî’nin bir başka rivâyetinde bu ifâde şu şekildedir:

“–Odada, sadaka (olarak dağıtılacak) bir miktar altın -veya gümüş- bırakmıştım. Onun gece evde kalmasını uygun görmedim.” (Buhârî, Zekât, 20)

Her hayrı nîmet bilip hemen îfâ etmek gerekir. Sonraya tehir edilen hayr u hasenât için çeşitli engeller ortaya çıkabilir. Zîrâ hayırlı amelleri erteleyenler hakkında; “Yarın yaparım diyenler helâk oldu.” buyrulmuştur.

Hayra Delalet Eden Onu Yapan Gibidir

Ebû Mes’ûd el-Ensârî -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir zât geldi ve:

“–Binek hayvanım telef oldu, bana bir binek temin edebilir misiniz?” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sana verecek bir binek bulamıyorum, fakat falana git, umarım o sana yardımcı olur.” buyurdu.

Sahâbî bahsedilen kimseye gitti, o da kendisine bir binek temin etti. Sahâbî tekrar Allah Rasûlü’ne gelerek durumu haber verdi. Bunun üzerine Fahr-i Kâinât Efendimiz:

“–Bir hayra delâlet eden, onu yapan kimse gibi sevap kazanır.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 114-115/5129)

Hangi Sadakanın Sevabı Daha Büyüktür?

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir adam geldi ve şöyle dedi:

“–Ey Allâh’ın Elçisi! Hangi sadakanın sevâbı daha büyüktür?”

Peygamber Efendimiz şöyle cevap verdi:

“–Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, fakir düşmekten endişe ederek cimriliğe meylettiğin bir zamanda ve daha çok zengin olmayı hayâl ederken verdiğin sadakanın sevâbı daha büyüktür. Bu işi can boğaza gelip de; «Falana şu kadar, filâna bu kadar.» demeye bırakma. Zaten o mal vârislerden şunun veya bunun olmuştur.” (Buhârî, Zekât 11, Vasâyâ 17; Müslim, Zekât 92)

Hayır Yapma Yolları

Cenâb-ı Hak, nihâyetsiz lutfunun bir eseri olarak kullarına hayır yapma yollarını kolaylaştırmıştır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunu hadîs-i şerîflerinde şöyle haber verir:

“İnsanların her bir eklemi için her gün bir sadaka gerekir. İki kişi arasında adâletle hükmetmen sadakadır. Bineğine binmek isteyene yardım ederek bindirmen yahut yükünü bineğine yüklemen sadakadır. Güzel söz sadakadır. Namaz için mescide giderken attığın her adım bir sadakadır. Gelip geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan gidermen de sadakadır.” (Buhârî, Sulh 11, Cihâd 72, 128; Müslim, Zekât 56)

“Müslüman bir kişi bir ağaç diker de ondan insan, hayvan veya kuş yerse, bu yenen şey, kıyâmet gününe kadar o müslüman için sadaka olur.” (Müslim, Müsâkât, 10)

Hayır ve Sevap Kazanmak İçin Acele Edin

Hayır ve sevap kazanma husûsunda acele davranmak gerektiğini gösteren şu misâl ne kadar ibretlidir:

Câbir -radıyallâhu anh- nakleder:

Uhud Savaşı’nda bir adam Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Eğer öldürülürsem, nerede olurum?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de:

“–Cennette!” cevâbını verdi.

Bunun üzerine adam, (yemekte olduğu) elindeki hurmaları bir kenara bıraktı; derhal harbe daldı ve şehid düşünceye kadar savaştı. (Buhârî, Meğâzî, 17; Müslim, İmâre, 143; Nesâî, Cihâd, 31)

Allah’ın Kendisine Fetih Nasip Ettiği Sahabi

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Hayber Savaşı’nda şöyle buyurdu:

“Bu sancağı, Allâh’ı ve Rasûlü’nü seven, Allah ve Rasûlü’nün de kendisini sevdiği, Cenâb-ı Hakk’ın fethi kendisine nasîb edeceği bir yiğide vereceğim.”

Ömer -radıyallâhu anh- der ki:

“Emirliği (lider olmayı) o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Beni çağırır ümidiyle Rasûlullâh’a kendimi göstermeye çalıştım durdum. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ali bin Ebî Tâlib’i çağırdı, sancağı ona teslim etti ve şöyle buyurdu:

«–Yürü, Allah fethi müyesser kılıncaya kadar sağa-sola bakınma!»

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- derhal harekete geçti; sonra durdu ve arkasına dönmeden seslendi:

«–Ey Allâh’ın elçisi, onlarla ne (yapmaları) için savaşayım?»

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şöyle buyurdu:

«–Onlar, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet getirinceye kadar savaş. Bunu yaptıkları takdirde -dînin yasaklarını çiğnemedikçe- kanlarını ve mallarını senden korumuş olurlar. Asıl hesapları(nı görmek ise) Allâh’a âittir.» (Bkz. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 33; Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9)

Hazret-i Ömer gibi bütün ashâb-ı kirâm, o gün sancağı alabilmek için yarışmışlardır. Fakat sancak sadece bir kişiye nasîb olmuştur. Diğerleri de kırılıp gücenmeden onun ardında Allah yolunda savaşmışlardır.

Hayırda Yarışan Hanım Sahabiler

Esmâ bint-i Yezîd, Peygamber Efendimiz’e ilk bey’at eden Medîneli hanım sahâbî idi. Çok fasih ve beliğ konuşurdu. İhtiyaç olduğunda Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in huzûruna çıkar, kadınların sormaya çekindikleri mevzuları rahatlıkla sorardı. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Esmâ’yı takdir eder, hayâ hissinin dînlerini öğrenmeye mânî olmadığını söyleyerek Medîneli hanımları medhederdi.

Birgün hanım sahâbîler Hazret-i Esmâ’yı Allah Rasûlü’ne gönderdiler. Esmâ -radıyallâhu anhâ-, Rasûlullah Efendimiz’in huzûruna çıkınca şunları söyledi:

“–Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallah! Ben Sana kadınların elçisi olarak geldim. Allah Sen’i bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz Sana ve Sen’in Rabbine îmân ettik. Kadın olduğumuz için evlerinizde kapanıp kalmış, sizin için huzur ve sükûnet kaynağı olmuş ve çocuklarınızı büyütüp terbiye etmişizdir. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, câmiye ve cemaate devâm etmek, hastaları ziyâret etmek, cenâzelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstünlük sağlamış bulunuyorsunuz. Bütün bunların en mühimi de Allah yolunda cihâd etmektir.

Fakat siz hac ve umre için veya düşmanla savaşmak üzere evinizden çıktığınız zaman mallarınızı biz koruruz, iplik eğirip size elbise yaparız, çocuklarınızı besleriz. Buna göre bizler, kazandığınız hayır ve sevaplarda size ortak olur muyuz?”

Hazret-i Esmâ’nın bu sözleri Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in çok hoşuna gitti. Ashâbına dönerek:

“–Siz hiç dîn husûsunda soru soran bir kadından bundan daha güzel sözler işittiniz mi?” diye sordu. Sonra da ona şunları söyledi.

“–Ey hanım! İyi anla ve seni buraya gönderen hanımlara da iyice anlat ki, bir kadının kocasıyla güzel geçinip onun memnûniyetini kazanması, sevap bakımından o saydığın üstünlüklerin hepsine denktir.”[1]

***

Hayırda yarışan hanım sahâbîlerden biri de Ümmü Ri’le el-Kuşeyrî’dir. Birgün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna çıktı. “Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.” deyip hürmet ve tâzîmini arz ettikten sonra büyük bir edeb ve nezâketle söze başladı. Kadınların perde arkasında, haremde kaldıklarından, kocalarına hizmet etmek, çocuk beslemek ve beşik düzeltmek gibi ev işleri ile meşgul olduklarından bahsetti ve:

“–Bizim için gazâya gidip büyük ecirlere nâil olmak mümkün olamıyor. Bize öyle bir şey öğretiniz ki, onunla Allâh’a yaklaşabilelim!” dedi.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona:

“–Gece gündüz devamlı Allâh’ı zikrediniz, gözlerinizi yabancıya bakmaktan ve seslerinizi onlara işittirmekten muhâfaza ediniz!” buyurdu. (İbn-i Hacer, el-İsâbe, VIII, 204)

Üç Şey Vardır Ki

Hadis âlimi İbn-i Avn şöyle der:

“Üç şey vardır ki, ben onları hem kendim hem de kardeşlerim için istiyorum:

1. Sünneti öğrenip tatbikâtına gayret etmek.

2. Kur’ân’ı anlamak, üzerinde tefekkür edip araştırmak.

3. İnsanları ancak hayır üzere bırakmak, hayırla muâmele etmek veya insanları yalnızca hayra dâvet etmek.” (Buhârî, İ’tisâm, 2)

İlahi İkaz Tecellisi

Bir derviş, Hasan-ı Basrî Hazretleri’nden bir şey istemişti. O da hemen ayağa kalkıp gömleğini çıkardı ve dervişe verdi.

“–Ey Hasan, eve gidip oradan bir şeyler verseydin ya!” dediler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle cevap verdi:

“–Bir defâsında bir muhtaç mescide geldi ve; «Karnım aç!» dedi. Biz gaflet ettik, hemen yiyecek getirmedik. Onu mescitte bıraktık ve evlerimize gittik. Sabah namazına geldiğimizde bir de baktık ki, zavallı ölmüş. Kefenleyip defnettik.

Ertesi gün, bir zuhûrat olarak, fakiri sardığımız kefenin mihrapta durduğunu ve üzerinde; «Kefeninizi alın, Allah kabûl etmedi!» yazdığını gördük.

O gün; «Bundan sonra bir ihtiyaç sâhibini gördüğümde onu bekletmeyeceğim, hemen ihtiyâcını göreceğim.» diye yemin ettim.”[2]

Cenâb-ı Hak, bâzı sırlı hakîkatleri velî kullarına fevkalâde şekillerde ayân eder. Bu hadiselerin hikmeti, kullarının gönlünde derin bir tesir husûle getirerek o hususta bir istikâmet vermektir. Fakat bu nevî hâdiseler, umum halk için bir ölçü ve hüküm ihtivâ etmezler. Onlar, yüksek takvâ sâhiplerine has, müstesnâ bir ilâhî îkaz tecellîsidir.

HAYIRDA YARIŞMANIN VE HAYIR İŞLERİNDE ACELE ETMENİN FAZİLETİ

Hâsılı, hayırda yarışmak ve hayır işlerinde acele etmek, sayılı dünya günlerini değerlendirmenin en güzel yoludur. Sâlih ameller yapan ve hayır işleyen kişi, ancak kendi faydasına çalışmış olur.[3] Zîrâ Cenâb-ı Hak şu vaatte bulunur:

“Zerre kadar hayır işleyen, onun karşılığını (mutlaka) görür.” (ez-Zilzâl, 7)

“…Hayır olarak ne yaparsanız Allah onu muhakkak bilir.” (el-Bakara, 273)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de şöyle buyurur:

“Ömrü ancak birr (her çeşit hayırlar, iyilikler, ihsanlar) uzatır; kaderi de ancak duâ geri çevirir. Kişi, işlediği günah sebebiyle rızkından mahrum bırakılır!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 10)

Amel defterini hayırlarla doldurarak Cennette yüksek bir makâma nâil olmak isteyen mü’min, acele etmeli ve vaktini iyi değerlendirmelidir. İmkânı nisbetinde gücünün yettiği her hayrı işlemeye gayret etmelidir. Ancak hayırda yarışırken sâlih amelleri aceleye getirerek kusurlu ve noksan yapmamalıdır. Nitekim meşhur âlim Aliyyu’l-Kârî, bu hususta şu açıklamayı yapar:

“Allâh’ın emirleri olan taatleri yapma husûsunda acele edip hayra koşmak ile onları yerine getirirken acele etmek arasında büyük fark vardır. Bunlardan birincisi güzel ve medhedilmiş, ikincisi ise zemmedilmiştir.”

Yâni ibâdet ve hayırları tam vaktinde yapmak için acele etmek lâzımdır. Lâkin bunları alelacele îfâ ederek hemen bitirmeye çalışmak doğru değildir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, yapılan işlerin düzgün ve sağlam olmasından râzı olur.

Velhâsıl bir mü’min, son durağı Cennet oluncaya kadar hiçbir hayra doymaz. Zîrâ Hicr Sûresi’nde:

“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (el-Hicr, 99) buyrulmaktadır.

Dipnotlar:

[1] İbn-i Asâkir, Târîhu Dımaşk, Beyrut 1995, VII, 363-364, XXIX, 65-67; Beyhakî, Şuab, VI, 421; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, VII, 19. [2] Bkz. Darîr Mustafa Efendi, Yüz Hadis Yüz Hikâye, haz. Selahattin Yıldırım-Necdet Yılmaz, İstanbul 2001, s. 157. [3] Bkz. el-Câsiye, 15.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 2, Erkam Yayınları

YEDİ ŞEY GELMEDEN ÖNCE ACELE EDİN

Yedi Şey Gelmeden Önce Acele Edin

HAYIRDA ACELE EDİNİZ

Hayırda Acele Ediniz

HAYIRDA YARIŞANLARIN VASIFLARI

Hayırda Yarışanların Vasıfları

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.