Hayat ve Ölümün Hikmeti Nedir?

Hayat ve ölümün hikmeti, yaratılışın amacı, kulluk, takva, ahiret bilinci ve salih amellerle ebedî hayata hazırlanmanın manevi anlamı üzerine derin bir tefekkür.

Dükkânı şehrin çıkış kapısında bulunan bir bakkal vardı.

ÖLÜM VE AHİRET İÇİN HAZIRLIK

O kapıdan ne zaman bir cenâze çıksa, yanında bulundurduğu testiye bir meyve çekirdeği atar ve ay sonunda onları sayarak:

“–Bu ay şu kadar kişi testiye düştü!” derdi.

Bir gün o da öldü. Epey bir zaman geçmişti ki ölümünden habersiz bir dostu kendisini ziyarete geldi. Onu göremeyince komşulara sordu.

“–Burada oturan bakkala ne oldu?”

Dediler ki:

“–O da testiye düştü!..”

İşte şu fânî âleme gelen yolcuların hikâyesi... Herkes ve her şey hakkında söylenen; bir varmış, bir yokmuş...

Yunus ne güzel söyler:

Ana rahminden geldik pazara;

Bir kefen aldık, döndük mezara!..

Gerçekten, bütün bir dünya ticaretinden -ister zengin, ister fakir olalım- bize kalan, sadece bir kefen... Onun için önemli olan, âhiret ticaretimizin ne durumda olduğudur.

Necip Fâzıl’ın şu mısrâları, bu hakîkati ifâde sadedinde pek mânâlıdır:

Hasis sarraf, kendine ayrı bir kese diktir,

Mezarda geçer akçe neyse onu biriktir.

ÖLÜM, MANEVÎ OLGUNLUK VE ALLAH’A VUSLAT

Cenâb-ı Hak, insanın idrâkini, zıtlıklarla daha iyi kavrayabilen bir yapıda yaratmıştır. Bu sebepledir ki âlemde, zıtlık asıldır. Dolayısıyla zıtlık ne kadar tam olursa, idrâk de o kadar berraklaşır. Muhabbet nefretle, güzel çirkinle, hayır şer ile, akıllılık ahmaklıkla, sürur ıztırapla, dünya âhiret ile, şehâdet olan asil bir ölüm, süflîsi ile daha net bir sûrette kavranır.

İnsan, hayatın akışı içinde yaşama sevinci ile ölümden ürperiş gibi iki müthiş zıtlığın arasında çalkalanır durur. Dâimî bir akış hâlinde olan hayat ve ölümün hakîkî mânâları idrâk edilmeden, yaratılış sır ve hikmeti ile insanın gerçek mâhiyeti kavranamaz.

Selîm bir muhâkeme sahibi düşünmez mi ki; kâinatta her şey, bir tek çekirdeğin çatlamasından bahar şenliğine, doğumlardan ölümlere ve mikro âlemden makro âleme, zerrelerden kürrelere kadar, lâyıkıyla kavranması imkânsız bir nizam ve intizâm ile takdîr edilmiş bir âhenk içinde devam edip gidiyor. Peki, bu âhengin ve bu nizâmın sanatkârı ve Hâlık’ı kimdir? Kâinatta insan idrâkini âciz bırakan bu mükemmellik; hikmet ve ibretler manzûmesi değil midir? Bu suallerin cevâbı, en güzel bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm’de mevcuttur. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” (ed-Duhân, 38)

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakîkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” (el-Mü’minûn, 115)

“İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?!” (el-Kıyâme, 36)

İnsanın yaratılış hikmeti; kendi istîdat ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk’ı bilebilmek ve bu bilgiyi irfan ile mücehhez kılarak amel-i sâlihlerle Hakk’ı tekrîm etmektir. Biz buna kısaca “kulluk” diyoruz. Bu kulluk keyfiyetinin hedefi de, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye ede ede Rabbe kavuşabilmek, vâsıl-ı ilâllâh olabilmektir. Bu da, nübüvvetten sonra en yüce bir derece ile Rabbe ulaşmayı ifâde eden velâyette kemâl bulur.

Velâyet, nefsânî ölçülerin üstüne çıkılması, benliğin asgarî seviyeye düşürülerek mânen Rabbe ulaşılmasıdır ki, bu yüksek dereceye -makam itibâriyle- fenâ fillâh denir. Bu da, bir akarsuyun denize vâsıl olduktan sonra kendi hüviyetini kaybedip denizde yok olması veya yediklerimizin vücûdumuza dâhil olduktan sonra hâriçteki mâhiyetlerini kaybetmeleri gibidir.

Bu makama ulaştıktan sonra gelen bir ölüm, hakîkî mânâsıyla bir vuslat-ı ilâhiyyedir. «مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا» “Ölmeden evvel ölünüz!” beyânı, bu hâlin en güzel ifâdesidir.

Hazret-i Mevlânâ:

“Dirilmek istiyorsanız, ölünüz!..” buyurur ki, kastettiği; mânevî ölümdür. Bâkī hayata doğuş, bir başka âlemde diriliştir.

Tevhîd ve mârifetullah neşvesi içinde nefsânî arzularını yok ederek böyle ölebilenlere ne mutlu!..

Bunun içindir ki Hazret-i Mevlânâ, fânî âlemden kurtulup da bâkī hayata doğuşa “şeb-i arûs” (düğün gecesi) der. Beyitlerinde şöyle buyurur:

“Öldüğüm gün, tabutumu götürürlerken, bende bu dünya derdi var sanma!”

“Benim için ağlama, yazık, «vah vah!» deme! Beni toprağa verdiklerinde de «vedâ, vedâ!» (ayrılık, ayrılık) deme!”

“Mezar bir perdedir ki, onun ardında Cennetʼin huzuru vardır!”

“(Bilin ki ben) ölü idim, dirildim... Gözyaşı idim, tebessüm oldum... Aşk deryâsına daldım, nihayet bâkī olan devlete eriştim...”

Bunlar, bir Hak âşığının vuslat iştiyâkı içinde söylediği muhabbet sözleri ve bir mânâda ayrılık yeri olan bu fânî âlemden vazgeçiş ifâdeleridir. Bütün ârifler, sâlihler ve âşıkların bu dünyadaki hâlleri hep böyledir.

Hüdâyî Hazretleri şeb-i arûsa (düğün gecesine), yani Hakk’a vuslata ermenin iştiyâkı içinde; bu fânî âlemdeki ayrılıktan şöyle şikâyet eder:

Canları hasret oduna yandırır,

Ayrılık, âh ayrılık, vâh ayrılık!

Lezzetinden âlemin usandırır,

Ayrılık, âh ayrılık, vâh ayrılık!

Görmez eyler ağlamaktan gözleri,

Hem sarartır soldurur gül yüzleri,

Karânû eyler nice gündüzleri,

Ayrılık, âh ayrılık, vâh ayrılık!

ÖLÜM GERÇEĞİ VE AHİRET BİLİNCİ

İstisnâsız her hayat seyyâhının başına gelecek olan ölüm, idrâk sahibi olan bütün varlıkların çözmeye mecbur bulunduğu bir muammâdır.

Enbiyâ Sûresi’nin 35. âyetinde:

“Her canlı ölümü tadar. Bir imtihan olarak sizi hayırla da şerle de deniyoruz. Ve siz ancak Bizʼe döndürüleceksiniz.” buyrulur.

Mülk Sûresi’nin 2. âyetinde de:

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını denemek için ölümü ve hayatı yaratmıştır...” buyrulmaktadır.

Ölümün bilinen bir dili yoktur. Lâkin o, derin bir sükûta ne korkunç mânâlar gömmüştür. Ölümler, sessiz ve kelimesiz derslerdir ki; alıcı ve hassas yüreklere, en salâhiyetli ağızlardan daha mükemmel ibret, hikmet ve hakîkatler beyân eder.

Ölümün ürkütücü ağırlığını, kelimelerin zayıf omuzları taşıyamaz! Ölüm karşısında bütün iktidarlar sona erer ve erir.

Gel-geç sevdâlar, çılgın arzular, fânî zevk u safâlar ve insanları çıkmaz sokaklarda perişan eden sakat felsefeler, ölümün önünde solgun sonbahar yapraklarından daha fecî bir sürünme edâsı içinde âciz kalırlar!

Kabristanlar, fânî hayatlarını tüketen ana-baba, çoluk-çocuk, hısım-akrabâ, dost ve arkadaş adresleri ile doludur. Dünya hayatı, ister sarayda isterse saman üzerinde yaşansın, bütün yolların ve kıvrımların mecburî varış noktası kabirdir. Ondan kaçıp kurtulacak ne bir zaman, ne de bir mekân vardır.

Hadîs-i şerîfte:

“Bütün dünyevî zevkleri bıçak gibi keseni (yani ölümü) çokça hatırlayın!” buyrulur. (Tirmizî, Zühd, 4; Nesâî, Cenâiz, 3)

Âyet-i kerîmede de:

“O gün (kıyâmet günü) insan; «Kaçacak yer neresi?» der.” (el-Kıyâme, 10) buyrulur.

Düşünmek îcâb eder ki, ne dünyada ölümden kaçacak bir zaman ve mekân, ne kabirde tekrar geriye dönecek bir imkân, ne de kıyâmetin şiddetinden sığınacak bir barınak vardır...

Allâh’ın emirlerine tâbî olup olmamak bakımından tasnif edilen davranışlarımızla şekillenecek olan kabir hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukur...”[1] tâbirini kullanmakla, ölümle hayatın sıkı râbıta ve alâkasına işaret buyurmuşlardır.

Kalp gözü açık olan Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- bir kabir başında durup:

“‒Ey kabir! Dışın ne kadar sessiz, fakat için ne dehşet verici korkularla doludur!..” demiş ve hüngür hüngür ağlamıştır.

Bir sahâbî, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Akıllı insan kimdir yâ Rasûlâllah?” diye sordu.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“‒Ölümü çok düşünen ve ona karşı hazırlığını tamamlamakla meşgul olanlardır. İşte (gerçek) akıllılar bunlardır.” buyurdular. (İbn-i Mâce, Zühd, 31)

Nefsine mağlûp gâfil insanların dünyalık evleri, âdeta yaşayan ölülerin âile kabristanıdır. Düşünmezler ki ölüm, ne geç ne de erken gelir. Ancak ve ancak vaktinde gelir. Ölümden kaçmak isteyenlere Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

“(Ey Rasûlüm!) De ki: Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile!” (en-Nisâ, 78)

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görüleni ve görülmeyeni bilen Allâh’a döndürüleceksiniz de, O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir.” (el-Cuma, 8)

TAKVÂ, ZÜHD VE SALİH AMELLERLE AHİRETE HAZIRLIK

İnsan, kendi zâtî varlığı ile birlikte bütün bir kâinâtın yaratılış hikmetine ulaşamaz ise, süfliyat onu yutar. Dünyaya geliş ve dünyadan gidişin idrâk ve tefekkürüne vâkıf olamayan insan, kendi varlığının hakîkatinden bile gâfil demektir! İnsan, hikmetsiz bir maceranın tesadüfü değildir...

Bu gerçeğe ulaşan mü’minler için ölüm, beşerî nasiplerin en büyüğü olan ilâhî vuslatın ilk merhalesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah” lâfza-i celâlinden sonra en çok zikredilen lâfızlardan biri de “takvâ”dır. Takvâ; kalbin korunması, vikāye edilmesi, kişinin nefsine ve benliğine hükmetmesidir. İnsan rûhunun zirveleşerek kemâle ermesidir.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“...Allah katında sizin en değerliniz, Allah’tan en çok korkanınız (takvâca en üstün olanınız)dır...” (el-Hucurât, 13)

Takvâ ve zühd ile ameller kemâl bularak “amel-i sâlih” vasfını kazanır. Amel-i sâlih sahipleri için de Allah Teâlâ:

“Îmân edip amel-i sâlih işleyenleri, içinde ebedî kalmak üzere, zemininden ırmaklar akan Cennetlere koyacağız...” (en-Nisâ, 122) buyurmaktadır.

Zühd, takvâ ve amel-i sâlih; gönülde hassâsiyet, vicdanda nur, ruhta huzur ve ahlâkta kemâldir.

Ruh, dünyanın aldatıcılığından uzaklaşma ve seraplara aldanmama neticesinde öyle bir seviye kazanır ki, ancak maddî ve mânevî zaferlere onunla erilir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:

“Gerçek mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kişidir.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2)

SALİH AMELLER, ALLAH SEVGİSİ VE ÖLÜMÜN HAKİKATİ

Müttakî ve zâhid mü’min, derin bir hayat idrâki, rûhânî bir ahlâk şuuru içinde, aklını hakka, kalbini hayra, âzâlarını güzel ve faydalı işlere istikâmetlendirir ki, bu hâllerle “amel-i sâlihler” oluşur.

Bir mü’min, amel-i sâlihler içinde Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olup Hak’ta fânîleşirken, aşkı ile bâkī kalma bahtiyarlığına erer.

Şâir, bir gönül ehlinin dünyadaki huzur hayatının kabir âleminde de devam edeceğini ne güzel ifâde eder:

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde,

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

Ancak bu hâl, kalbin seviyesine göre gerçekleşir. Bu da zikrullah ve neticesi olan muhabbetullah ile mümkündür. Kâinâtı; şuur, duygu, vicdan ürperişleri, îmânî heyecanlar zâviyesinden seyretmek ve ilâhî muhabbet gözlüğü ile temâşâ etmek îcâb eder. Rabbin nûru ile parlayan yürekler, başka bir hâle girer. O’nunla gören gözler ve açılan kulaklar, bambaşka ihtizazlarla duyarlık kazanır. O’nunla genişleyen kalpler ve idrâkler, varlıktaki hikmet ve ibretlere âşinâlık kesbeder.

Saâdetli bir ölüm, îman ve Kur’ân nurları, gönül feyizleri altında geçen bir hayatın mükâfâtıdır.

Dünyayı, çirkin amellerle bir rezâlet meydanına çevirmek, ne acı bir aldanıştır!

Lâkin gözlerden akan nedâmet şebnemleri ile ğufrân iklimine ulaşmak, Ğaffâr olan Rabbin insana yüce bir ikramıdır!

Beşer tefekkürü ile lâyıkıyla kavranmasına imkân bulunmayan ölüm gerçeğine ulaşabilmek, peygamberler ve evliyâullâhın örnek yaşayışlarından ve onların gönül iklimlerinden hisse almakla mümkündür. Aksi hâlde ölüm, müthiş bir felâketin ilk ve acı bir tecellîsi olur!.. Zira bütün zıtlıklar gibi, ölümün de, beşerî idrâk ve vasfa göre birbirine zıt iki tezâhür ve tecellî şekli vardır.

Ölüm meselesi, peygamberlerin irşadlarına rağmen öteden beri beşeriyeti çok meşgul etmiştir. Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz’âc halkaları ile kımıldanan bu dehşetli hakîkat, türlü nefsânî ifâdelerle susturulmak istenmiştir.

Herkesi hayat mevzuundan daha üstün ve ateşli bir girdap hâlinde saracak olan ölüm, istisnâsız bütün başlara çökecek en çetin bir istikbâl endişesi, musîbeti veya rahmetidir. Beşer tefekkürü ile lâyıkıyla kavranmasına imkân bulunmayan bu istikbâl düğümünü çözebilmek; nefs engelini aşarak vahyin sesine kulak verip peygamberler ve evliyâullâhın gönül iklimlerinin aşk, vecd ve istiğrâkından nasîb alabilmekle mümkündür.

Zaman şeridinden düşen her ânın bizi hakîkat sabahına yaklaştırmasını, âyet-i kerîme ne güzel ifâde eder:

“Kime uzun ömür verirsek, Biz onun yaratılışını (gençliğini ve güzelliğini) bozar, (beli bükük hâle getiririz). O kimseler bunu idrâk etmez mi? (Yolculuk ne tarafa?)” (Yâsîn, 68)

Dipnot:

[1] Tirmizî, Kıyâmet, 26.

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Muhabbeteki Sır, Erkam Yayınları

İslam ve İhsan

MUHAMMED İKBAL’DEN HAYAT DERSİ: TEHLİKE, KUDRETİ İMTİHAN EDER

Muhammed İkbal’den Hayat Dersi: Tehlike, Kudreti İmtihan Eder

DÜNYA HAYATI İLE İLGİLİ AYETLER

Dünya Hayatı ile İlgili Ayetler

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle