Hak Geldi Batıl Zail Oldu

“Hak geldi batıl zail oldu.” sözünün anlamı nedir?

Ebû Mâlik’in rivâyet ettiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur:

“Allah sizi üç hâlden himaye etti:

1. Hepinizi helâk edecek olan Peygamberiniz’in bedduâsından,

2. Bâtıl ehlinin hak ehline (nûrunu söndürecek kesin) bir galebesinden ve

3. Dalâlet üzerine birleşmenizden.” (Ebû Dâvud, Fiten, 1)

BÂTIL YOK OLMAYA MAHKÛMDUR

“Hicretin sekizinci yılıydı. Allah Resûlü; başında demirden bir miğfer ve siyah bir sarık ile dişi devesinin üzerinde büyük bir tevâzu içerisinde, Fetih Sûresi’ni okuyarak Mekke’ye girdi. Bir yandan da mübârek dudaklarından;

«Hayat, ancak âhiret hayatıdır.» sözleri dökülüyordu. Safâ ile Merve arasında sa‘yini bitirdikten sonra tekrar Kâbe’ye geldi;

«Hak geldi, bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Hak geldi; bâtıl, ne yoktan var eder; ne de yok olanı iade eder.» diyerek elindeki asâsıyla Kâbe’nin avlusunda bulunan üç yüz altmış putu devirmeye başladı.” (Buhâri, Mezâlim, 32)

Böylece yıllarca süren hak ile bâtılın mücadelesinde Hazret-i Peygamber; önemli bir merhaleyi muvaffakiyetle geçmiş, bâtıl karşısında zaferini ilân etmişti.

Genel olarak insanlık tarihine şöyle bir baktığımızda, dünyanın hep hak-bâtıl mücadelesine sahne olduğunu görürüz. Bu bakımdan tarih boyunca hak ile bâtılın mücadelesi devam etmiştir. Günümüzde de açık bir şekilde şahit olduğumuz bu mücadele, kıyâmete kadar da devam edecektir.

Peygamberler; hakkın yanında saf tutmuş, bu hususta ümmetlerine öncülük etmişlerdir. Aslında bu mücadeleye tevhid mücadelesi de diyebiliriz. Bu hak yolda Hazret-i Zekeriyâ (a.s.) testere ile biçilerek şehit edilmiş, Hazret-i İbrahim (a.s.) de ateşe atılmıştır. Buna rağmen dâvâlarından dönmemişlerdir. Onların izinden giden mü’minler de hiçbir baskıya boyun eğmeden aynı kararlılıkla hak bildikleri yolda ilerlemişlerdir.

Bir hadîs-i şeriflerinde Sevgili Peygamberimiz, geçmiş kavimlerde mü’minlerin vermiş olduğu bu mücadele ile ilgili şöyle buyurmaktadır:

“Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırnaklarla taranırdı.” (Buhârî, Menâkıb, 25)

Hiç şüphe yok ki burada muvahhid mü’min için önemli olan husus, hak ve bâtılın mücadelesinde; eğilip bükülmeden, bâtılın içi kof gücüne kanmadan, her ne pahasına olursa olsun hakkın yanında saf tutmaktır.

Bu bakımdan mü’min yılmamalı, eğilmemeli, sabretmeli! Zira bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

“Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” (el-İsrâ, 17/81) Çünkü bâtıl, ihanet eder; bâtıl, nifâk içerisindedir.

Bâtıl, hakkın etrafında hile ve tuzaklar kurar. Hakk’ın peşinden gidenler ise Allâh’ın izniyle bu hile ve tuzakları bertaraf eder. Çünkü Allah, hileleri tersine çevirendir. Bâtılın en büyük hile ve tuzaklarından birisi, cemiyet içerisine fitne tohumları atmaktır.

Bâtıl, sinsidir, kendini belli etmez, kılıktan kılığa girer. Kimi zaman bir tüccar kılığında, kimi zaman bir âlim kılığında görebilirsin onu. Bu yolla toplumda bir itibar kazanmak ister. Bazen öyle de olur. İnsanlar artık onu mûteber bir iş adamı, kendisine hürmet gösterilen bir âlim olarak görürler.

İşte bu noktadan sonra oyun başlar. İçinde bulunduğu değerlerin dışında çoğu zaman başka kültürlerin taşeronluğunu yaparak birtakım ifsat edici faaliyetler içerisine girer. Evet; bu bağlamda bâtıl, genelde taşeronluk yapar.

Bâtıl, sayıca üstün gibidir, her türlü teknolojik imkâna sâhip de olabilir. Eğer hak yolda olduğuna inanıyorsan, karşı tarafın sayıca üstün olması veya teknolojik güce sahip olmasının bir önemi yoktur.

Bedir’de ne olmuştu, Çanakkale’de düşmanın çokluğu ve teknolojileri işe yaramış mıydı? Veya yakın zamanda şahit olduğumuz meş‘um 15 Temmuz’da; F-16’lar, son teknoloji ile donatılmış tanklar bitirici bir sonuç vermiş miydi?

Elbette hayır, vermedi. Çünkü karşısında hakkın yanında saf tutanlar; dimdik durdu, eğilmedi, gerektiğinde hak bildiği yolda canını-malını gözünü kırpmadan fedâ etti.

Ne oldu? Hak geldi bâtıl zâil oldu. Çünkü bâtıl zâil olmaya, yok olmaya mahkûmdur.

Onun için bâtıl su üstündeki köpük gibidir, hak ise kalıcı olandır. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de bâtılın, atılıp giden bir köpük gibi olduğunu; hakkın ise yeryüzünde kalıcı olduğunu bir misal ile gözlerimizin önüne serer. (er-Ra‘d, 13/17)

Bâtıl, zihinleri bulandırır. Özellikle din gibi cemiyetin hassâsiyet gösterdiği konularda ihtilâflar çıkararak, bâtıl yorumlar yaparak insanların zihinlerini bulandırır. Böylece aklınca İslâm’ı ifsat etmeye çalışır.

Bâtıl, hakikatin üzerini örter; bâtıl, karıştırır, bulandırır. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur:

“Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.” (el-Bakara, 2/42)

Bâtıl, sömürür, tehdit eder; bâtıl, her türlü işkenceyi mubah görür.

Bâtıl; alaya alır, hakkı istihfâf eder, küçük görür. Bâtıl kibirlidir.

Otorite ve hâkimiyeti büsbütün elden gideceği için bâtıl, hakkı hiç istemez, hak ile barışık değildir. Bu sebeple hakkı alt edebilmek, devre dışı bırakabilmek için her türlü oyunu oynar. Hatta bâtıl, bin bir türlü oyunlarla hakkın üstesinden gelemeyince, sinsi bir sûrette hak ile anlaşma yoluna gider. Nitekim Mekkeli müşrikler Peygamber Efendimiz’e şu teklifte bulunmuşlardı:

“Ey Muhammed! Gel, biz Sen’in dînine uyalım, Sen de bizim dînimize uy. Bir sene Sen bizim ilâhlarımıza tap. Bir sene de biz Sen’in ilâhına tapalım. Eğer Sen’in getirdiğin bizimkilerden daha hayırlıysa biz de Sana bu konuda ortak olmuş ve ondan nasibimizi almış oluruz.”

Bunun üzerine Kâfirûn Sûresi nâzil oldu. Bu sûrede Cenâb-ı Hak, şöyle buyuruyordu:

“De ki ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız…”

Bu noktada sorulması gereken soru şu:

Bir Müslüman; bâtılın bütün bu oyun, hile ve tuzakları karşısında acaba nasıl bir tavır içerisinde olmalıdır? Müslüman, bâtıl karşısında eğilip bükülmeden mücadele edeceği birçok silâha sahiptir. Meselâ sabır, onun en etkili silâhlarından biridir. Cenâb-ı Hak, Habîb’ini şöyle teselli ediyordu:

“(Ey Muhammed!) Sabırlı ol, çünkü Allah güzel iş yapanların mükâfâtını zâyî etmez.” (Hûd, 11/115)

“Sabret! Senin sabrın da ancak Allâh’ın yardımı iledir. Onlardan dolayı kederlenme; kurmakta oldukları tuzaktan kaygı duyma!” (en-Nahl, 16/127)

Sadece oturup sabretmekle olmaz. Bunun yanında mü’min gücünün yettiği tedbirleri almak durumundadır. Yine mü’min, bâtılın fitne tohumları konusunda firâset sahibi olmalıdır. Resûlullah Efendimiz;

“Mü’minin firâsetinden korkunuz.” buyurmuştur. (Tirmizî, Tefsîr, 15)

Elbette duâ, her dâim bir mü’minin sığınabileceği huzurlu bir limandır. İşte o zaman Allah melekleriyle mü’mine yardım eder, hileleri tersine çevirir…

Üzülerek ifade edelim ki bugün bâtıl, her türlü hile ve tuzaklarıyla İslâm coğrafyası üzerine çökmüş durumdadır. Ancak Allâh’ın izniyle İslâm coğrafyasındaki bu karanlık bulutlar dağılacak ve Allah nûrunu tamamlayacaktır.

Onun için ey mü’min kardeşim! Yeter ki sen sabret, sebât et! Yeter ki gerekli vesilelere tutunarak Cenâb-ı Hakk’a teslîmiyet göster, tevekkül et! Yeter ki istikamet üzere olup duâyı dilinden düşürme!

Yüce Allah, elbette nûrunu tamamlayacaktır. Zira Allah Resûlü şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’a yemin ederim ki bu din kesinlikle tamamlanacatır. Öyle ki biniti üzerinde bir kimse (tek başına) San‘â’dan Hadramevt’e kadar gidecek de Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz.” (Buhârî, İkrâh, 1)

Öyleyse ey mü’min kardeşim! Gücü değil, hakkı üstün tut; daima hakkın yanında yer al! Bâtılın örümcek ağı gibi gücüne aldanma, bâtılın karşısında eğilme, yılma ve yıkılma!

Unutma Allah; dînini, nûrunu tamamlayacak ve buna hiç kimse mâni olamayacaktır. Çünkü Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.” (et-Tevbe, 9/32)

“Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir; O’ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz bâtıldır. Gerçekten Allah çok yüce, çok uludur.” (Lokmân, 31/30)

Rabbimiz, bizleri hak ile bâtılın mücadelesinde hakkın yanında saf tutanlardan eyle!

Rabbimiz, bizleri bâtıl karşısında sebât edenlerden eyle!

Rabbimiz; zalimlere karşı bizlere güç ver, kuvvet ver! Zorluk ve güçlükler karşısında bizlere sabırlar lutfet! Âmîn…

Kaynak: Yard. Doç. Dr. Mustafa Canlı, Yüzakı Dergisi

 

ALLAH'A İMAN NEDİR?

Allah'a İman Nedir?

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.