Günümüz Selefiliği ve Mezhepsizlik Tuzağı

Günümüz Selefiliği adı altında kurulan mezhepsizlik tuzağı, kavramlarımızı istismar ederek Ehl-i Sünnet omurgayı ve ümmet birliğini hedef alıyor.

Bilgiye hızlıca erişilebilen bu zamanın en büyük tehlikesi ve imtihanı, maalesef kavramlar ve ıstılahlar üzerinden cereyan etmektedir. Kendilerini bizden gibi gösteren ancak bizim temel inanç ve itikat değerlerimize düşman olanların kullandığı en büyük silah, bizim kavramlarımız olabilmektedir.

Hadisler, mezhepler, Kur'ân ifadeleri ve diğer hususlar, bugün olduğu kadar daha önce dejenere edilmedi ve bugünlerdeki kadar içi maalesef boşaltılmadı. Tarikat, şeriat, tasavvuf, ehl-i sünnet, mezhep, müctehid, vs. gibi kavramları kullanırken günümüz Müslümanı iki defa düşünmekte ve tereddütler içinde kalmakta, kafa karışıklığı yaşamaktadır.

GÜNÜMÜZ SELEFİLİĞİ

Mesela selef-i sâlihîn, iman esaslarını ve ehl-i sünnet omurgayı layıkıyla yaşayıp bizlere intikal ettirmiş olsa da “Selefiyye-Vehhâbîlik” denilen bir akımın îtikâdî ve fıkhî noktada birçok zaafiyeti ve ihtilafı ümmet içine yerleştirmeye çalıştığı görülmektedir. Halbuki selef-i sâlihîn denildiğinde kastedilen sahâbiler, tâbiîn ve müctehid âlimleridir. Yani bugün kendilerine “selefi-Vehhâbî” diyen ideoloji sahiplerinin selef-i sâlihîn ile isim benzerliğinden başka herhangi bir irtibat ve iltisakı bulunmamaktadır.

Bu durum, kendilerine Ehl-i Kur'ân-Kur’âniyyûn deyip kendilerini sanki Kur'ân’ın tüm hükümlerine iman eden bir toplulukmuş göstererek hakikatte Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i devre dışı bırakan kimselerden yahut kendilerine “Kaderiyye” diyerek sanki kadere imanı temel vazifeleriymiş gibi lanse etmelerine rağmen hakikatte kaderi inkâr edenlerden bir farkı bulunmamaktadır.

Sözde selefilik ayetlerin ve hadislerin zahirdeki manalarından hareketle tefekkürden ve muhakemeden uzak tahliller yapmayı, usûl anlayışından ve kavrayışından vareste bir bir yöntemi kabul etmektedir. Ayrıca îtikâdî noktada Müslümanın akidesini bozacak nitelikte kelâmî tartışmalar ve Allah Teâlâ'nın isimleri ve sıfatlarıyla alakalı farklı ictihad ve itikatları benimsemektedir.

Daha somut olması ve kafa karışıklığına sebebiyet vermemesi için bunları maddeler halinde ele almak daha isabetli gözükmektedir. Nitekim bugün birçok mecrada nasıl anlaşılacağı ve birbirleriyle münasebetinin nasıl olması gerektiğine bakılmaksızın ayet ve hadislerin bağlamından uzak bir şekilde yorumlanmasını şiar edinen bozuk ideolojilerin başında bu yanlış akım gelmektedir.

NASSLARI ANLAMA YÖNTEMİ VE MEZHEPSİZLİK

Selefîlerin bağlı olduğu en büyük dayanak mezhepsizlik propagandasıdır. Vehhâbî-selefi bir kimse için ehl-i sünnet mezhepleri olan Hanefîlik, Şafiilik, Mâlikîlik veya Hanbelîlik en büyük bidat sebebi sapıklıktır. Halbuki bu mezhepler ümmetin ictihad yapamayan Müslümanlarına nasıl ibadet edeceklerini ve ayetlerin-hadislerin nasıl anlaşılacağını göstermekten başka bir maksat gütmemişlerdir.

Selefilik-Vehhâbîlik bugün, "Mezhepler bidattir, aracıları kaldırıyoruz." söyleminin ardına sığınıp herkesin Kur'an’dan ve hadislerden kendi ictihadlarını kendilerinin yapmasını telkin etmektedir. Bu durum açıkça Kur'ân gerçeği ile örtüşmemektedir. Nitekim Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerim’de “Şayet bilmiyorsanız, bilir kişi olan bilenlerinize mutlaka sorun.” (Nahl/16-128) buyurarak herkesin aynı anda müçtehit ve müftî olamayacağını beyan etmektedir. Bu tehlikeye Muhammed Zâhid el-Kevserî “Mezhepsizlik, dinsizliğe götüren bir köprüdür.” diyerek, Muhammed Saîd Ramazan el-Bûtî ise “Mezhepsizlik, Şeriat-ı İslâmiyye’yi tehdit eden en büyük tehlikedir.” sözleriyle dikkat çekmektedir.

MÜTEŞÂBİH AYETLER VE TECSÎM-MÜCESSİME (ALLAH’I CİSİMLEŞTİRME) TEHLİKESİ

Allah Teâlâ yarattığı herhangi bir mahlukuna benzemekten de bir mekâna izafe edilmekten de münezzehtir. İnançta en tehlikeli ayrım da burada bulunmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın eli", yüzü” veya "arşa istivası" gibi ifadeleri Ehl-i Sünnet (Eş’arî ve Mâturîdîler), kudret, zat, hükümranlık vb. manalarla tevil eder veya "Manasını Allah bilir." diyerek Allah’ı mahluka benzetmeden kaçınır.

Selefî/Vehhâbî akım ise bu ayetleri zahiri manasıyla alır ve "Allah’ın eli vardır ama keyfiyetini bilmeyiz." diyerek zihinlerde “gökte oturan, eli ayağı olan bir cisim" tasavvuru (tecsîm) oluştururlar. Bu, tevhid inancını zedeleyen çok ciddi bir sapmadır.

TEVESSÜL, ŞEFAAT VE TEKFİR HASTALIĞI

Selefi akımı en görünür ve radikal yapan husus bu maddedir. Ehl-i Sünnet’e göre, Allah dostlarını vesile ederek dua etmek (tevessül) veya Hz. Peygamber’den (s.a.v) şefaat beklemek, "Yaratma ve etki Allah’tandır, kul sadece vesiledir" bilinciyle yapıldığında meşrudur.

Vehhâbîler ise bunu doğrudan "Şirk" kabul eder. Bunun da ötesinde Selefîlere göre kabir ziyaretleri caiz değildir, bidattir ve şirk unsurudur. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.) kabir ziyaretlerinde bulunmuş ve nasıl selam verilip dua edileceğini de ümmetine göstermiştir.

BİD'AT KAVRAMINA YAKLAŞIM

İslam'da bir sünneti ihlal ve ihmal etmediği, sünnetin yerine geçmediği müddetçe herhangi bir şey bidat olarak kabul edilmez. Herhangi bir şeyin salt olarak Hz. Peygamber'in (s.a.v.) vefatından sonra ortaya çıkması, onu bidat yapmaz. Ortaya çıkan bu şey sünnet-i seniyyeden herhangi bir şeyin yerine geçiyorsa ve sünneti ihlale götürecek söylemlerde bulunuyorsa bu durumda bidat olarak değerlendirilir.

Müslüman olmalarına rağmen Selefilik gibi ehl-i sünnet akidesine zarar veren ideoloji ve mezheplerle mücadele etmenin, Müslümanların güç kaybına sebebiyet verdiği açıktır. Açıkçası tarihsel süreçte de “Müslümana en büyük zararı, itikat ve itimatları bozuk olduğu için yine Müslümanlar olmuş, birtakım Müslüman gruplar sürekli kendileri gibi düşünmeyen, konuşmayan, giyinmeyen diğer Müslümanlarla mücadele etmeyi en büyük cihat (!) ve ibadet (!) sayabilmiştir.

Halbuki Allah Teâlâ Kur'ân-ı kerimde ittifak ve ictimâî hareketin bereket ve kuvvet olduğunu ifade etmekte, Hz. Peygamber (s.a.v.) cemaatten kopmanın ve münferit hareket etmenin şeytani tuzaklara maruz kalınabileceğini beyan etmektedir.

İslam, Müslümanların zaferini madde planında ve sebepler dairesinde bir araya gelmelerine ve birbirleriyle didişip ihtilafa düşerek kuvvetlerini kaybetmemesine bağlamaktadır. Hakkaniyetten ve adaletten ayrılmaya yüz tuttuklarında ise Müslümanları yeniden Müslüman olmaya, müminleri yeniden iman etmeye davet etmektedir. Nitekim adaletin terk edildiği, ilahi emirlerin ikinci plana itildiği bir mecrada ataletin baş göstermesi kaçınılmazdır.

Bu sebeple Allah Teâlâ'nın “Ey İman Edenler, iman ediniz!” (Nisâ/4-176) emrini sadece iman tazelemek olarak değil, emaneti, güveni, ictimâî sorumluluğu, hakkaniyet ve hassasiyeti yeniden tesis etmek olarak düşünmek, imanı tahkim eden ve kuvvetlendiren unsurları yeniden kuşanmak olarak ele almak gerekmektedir. Nitekim imandan çıkmayan bir kimse imana yeniden davet ediliyorsa bu, Müslümanca ve mümince duruşunda ve durumunda irtifa kaybettiği ve kendini konumlandırdığı merkez noktasını ıskalamaya başladığı içindir.

 Yani îmânî vasıflarını yeniden kuşanması ve görünür hale getirmesi gerekmektedir. Çünkü îtikâd, Allah Teâlâ'nın iman edilmesini emrettiği hususların bütünün ifade eden temel dairedir. İfrat ve tefriti kabul etmeyen yegâne unsurların başında gelmektedir. Bir Müslüman için iman etmek ne kadar önemliyse, iman ettikten sonra akide ve itikadını korumak da en az o kadar önemlidir.

Kaynak: Mehmet Büyükmutu, Altınoluk Dergisi, Sayı: 480

İslam ve İhsan

ÇAĞIMIZDA EHL-İ SÜNNET VE SELEFÎLİK ANALİZİ

Çağımızda Ehl-i Sünnet ve Selefîlik Analizi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

İslam ve İhsan

İslam, Hz. Adem’den Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen tüm dinlerin ortak adıdır. Bu gerçeği ifâde için Kur’ân-ı Kerîm’de: “Allâh katında dîn İslâm’dır …” (Âl-i İmrân, 19) buyurulmaktadır. Bu hakîkat, bir başka âyet-i kerîmede şöyle buyurulur: “Kim İslâm’dan başka bir dîn ararsa bilsin ki, ondan (böyle bir dîn) aslâ kabul edilmeyecek ve o âhırette de zarar edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

...

Peygamber Efendimiz (s.a.v) Cibril hadisinde “İslam Nedir?” sorusuna “–İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkân bulduğun zaman Kâ’be’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdular.

“İman Nedir?” sorusuna “–Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir” buyurdular.

İhsan Nedir? Rasûlullah Efendimiz (s.a.v): “–İhsân, Allah’a, onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdular. (Müslim, Îmân 1, 5. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16)

Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimize (s.a.v) gönderilen ilahi kitapların sonuncusudur. İlahi emirleri barındıran Kuran ve beraberinde Efendimizin (s.a.v) sünneti tüm Müslümanlar için yol gösterici rehberdir.

Tüm insanlığa rahmet olarak gönderilen örnek şahsiyet Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) 23 senelik nebevi hayatında bizlere Kuran ve Sünneti miras olarak bırakmıştır. Nitekim hadis-i şerifte buyrulur: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu asla şaşırmazsınız. Bunlar; Allah’ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir.” (Muvatta’, Kader, 3.)

Tasavvuf; Cenâb-ı Hakkʼı kalben tanıyabilme sanatıdır. Tasavvuf; “îmân”ı “ihsân” gibi muhteşem ve muazzam bir ufka taşımanın diğer adıdır. Tasavvuf’i yola girmekten gaye istikamet üzere yaşayabilmektir. İstikâmet ise, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, ilâhî ve nebevî tâlimatları kalbî derinlikle idrâk edip onları hayatın her safhasında vecd içinde yaşayabilmektir.

Dua, Allah Teâlâ ile irtibatta bulunmak; O’na gönülden yönelmek, meramını vâsıta kullanmadan arz etmek demektir. Hadisi şerifte "Bir şey istediğin vakit Allah'tan iste! Yardım dilediğin vakit Allah'tan dile!" buyrulmuştur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/307)

Zikir, bütün tasavvufi terbiye yollarında nebevi bir üsul ve emanet olarak devam edegelmiştir. “…Bilesiniz ki kalpler ancak Allâh’ı zikretmekle huzur bulur.” (er-Ra‘d, 28) Zikir, açık veya gizli şekillerde, belirli adetlerde, farklı tertiplerde yapılan önemli bir esastır. Zikir, hatırlamaktır. Allah'ı hatırlamak farklı şekillerde olabilir. Kur'an okumak, dua etmek, istiğfar etmek, tefekkür etmek, "elhamdülillah" demek, şükretmek zikirdir.

İlim ve hâl kelimelerinden oluşmuş bir isim tamlaması olan ilmihal (ilm-i hâl) sözlükte "durum bilgisi" demektir. Bütün müslümanların dinî bilgi ve uygulama bakımından ihtiyaç duyduğu, bir bakıma müslüman olmanın ve müslümanlığın icaplarını yerine getirmenin ön şartı durumundaki fıkhi temel bilgiler ilmihal diye anılmıştır.

İslam ve İhsan web sitesinde İslam, İman, İbadet, Kuranımız, Peygamberimiz, Tasavvuf, Dualar ve Zikirler, İlmihal, Fıkıh, Hadis ve vb. konularda  güvenilir kaynaklardan bilgiye ulaşabilirsiniz.