Fırsat Zamanları Geçiyor!
Ramazân-ı şerifler ve bayramlar, mü’minleri sevindirmek için en güzel fırsatlardır. Yavaş yavaş elimizden kyıp giderken vakit bu fırsatları en güzel şekilde nasıl değerlendirebiliriz?
Muhteşem medeniyetimizde; Ramazân-ı şerifler ve bayramlar, mü’minleri sevindirmek için en güzel fırsatlar olarak görülürdü. Konakların kapısı Ramazan boyunca açık tutulur, her gün iftarlar verilirdi.
Muhterem Pederim Musa Efendi zamanındaki iftarlar da hatırımdadır. Âlimler ve hocaefendiler, akrabalar ve komşular, birbirleriyle imtizaç edebilecek gruplar hâlinde iftarlara davet edilirdi. Lâkin sokak temizleyicileri, bekçiler gibi hizmet ehli de asla unutulmazdı. Onlara aynı sofralar kurulurdu.
DİŞ KİRASI
Sıradan insandan eşrafa kadar herkes, birbirini sevindirme yarışında yer alırdı. Bu sevindirme gayretlerinin güzîde bir şekli de diş kirasıydı.
İftara davet edilen kişilere;
“–Bizi kırmadınız, davetimize icâbet ettiniz. Bu vesile ile bizim için, dişlerinizi yordunuz. Bunun mukabilinde bu hediyemizi kabul edin…” denilerek, zarifçe hazırlanmış hediyeler takdim edilirdi.
Diş kirası an‘anesinin güzel bir misâli de muhterem pederim Musa Efendi’den dinlediğim şu kıssadır:
Hayırseverlikleriyle meşhur Yûsuf Kâmil Paşa ve eşi Zeynep Hanım’ın konaklarının kapısı, Ramazân-ı Şerif boyunca herkese açık olurdu. Ramazân’ın birinci gününden itibaren konağın kapısı açılır, Ramazân’ın sonuna kadar kapanmazdı. Kim gelir geçerse; iftar vakti gelir, kimseye sormadan istediğini yer, kimseye ayrım yapılmazdı.
Sultan Abdülaziz de bir gün, Yûsuf Kâmil Paşa’nın ve Zeynep Hanım’ın konağına iftara gelir. İzzet-ikramdan sonra sıra «diş kirası»na gelir.
Sadrazam Yûsuf Kâmil Paşa; o muhteşem konağın tapusunu ve diğer birtakım evrakını gümüş bir tepsiye koyar, diş kirası olarak Sultan Abdülaziz’e takdim eder. Padişah alır, bu nezâket, zarâfet ve incelik karşısında;
“–Çok mütehassis ve memnun oldum; ben de size hediye ettim.” der ve aldıklarını iade eder.
Zeynep Hanım da Şeyh Hamdullah hattı ve altın suyuyla yazılmış tezhipli bir Kur’ân-ı Kerim mushafını; padişaha lâyık bir diş kirası olarak, gümüş bir tepside sunar. Padişah bu kıymetli eseri alır, üç defa öpüp başına götürür ve kabul eder.
Hayırseverliğiyle meşhur bu ailenin birçok hayrıyla beraber, isimleriyle yâd olunan Zeynep Kâmil Hastahânesi de; bugün ayaktadır ve bir sadaka-i câriye olarak senelerdir amel defterlerine hasenat yazdırmaya devam etmektedir.
Dikkat edilmelidir ki;
Mü’minleri sevindirmekle duyulan sürur, fânî alkışlardan hâsıl olan bir sevinç değildir. Sadece Allâh’ın rızâsına erişmek için duyulan bir sürurdur. Bu sebeple, birçok Hak dostu; infâkı -mümkün mertebe- gizlice edâ etmeyi düstur edinmiştir.
Şu kıssa bu hakikate ne güzel bir misaldir:
GİZLİ İNFAK
İslâm tarihinin ilk yıllarında; Medîne-i Münevvere’de bazı fakirlerin kapılarına, meçhul bir kimse her sabah bir çuval erzak bırakmaktaydı. Bir sabah o fakirler uyandıklarında baktılar ki, kapılarına erzak konulmamış. Sebebini merak ederlerken; Medîne-i Münevvere, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın torunu Zeynelâbidîn Hazretleri’nin vefât haberiyle çalkalandı. Herkes derin bir hüzne büründü.
O mübârek zâta karşı son vazifeler îtinâ ile yapılırken; Hazret’in naaşını yıkayan kişi, mevtânın sırtında, içi su toplamış büyükçe yaralar gördü. Şaşkınlık ve merakla sebebini sorduğunda, bu sırra vâkıf olan bir yakını, şunları söyledi:
“–Zeynelâbidîn Hazretleri; her sabah hazırladığı erzak çuvallarını, sırtında taşıyarak, erkenden fakirlerin kapısına götürür ve kimseye görünmeden geri dönerdi. Halk da bu çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördükleriniz, o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır.”
(Bkz. İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IX, 112, 122; Ebû Nuaym, Hilye, III, 136)
Ecdâdımızın infak heyecanında da; sadaka taşları ve zimem defterlerinden borç ödeme âdetleri vardır ki, ikisinde de mahrumları mahcup etmeme duygusu hâkimdi.
İmkân sahipleri, cami bahçeleri gibi muhtelif yerlerde bulunan sadaka taşlarına infaklarını bırakırlar; mahrumlar da bir şahsın elinden alma sıkıntısını yaşamadan oradan ihtiyaçları kadarını alırlardı.
Yine imkân sahipleri; bakkallara gider, veresiye defterinden borçluların borçlarını ödeyip sildirirlerdi. Mahrumlar, borçlarını kimin ödediğini bilmezlerdi.
Fatih Sultan Mehmed Han, İslâmî terbiye gören bir mü’minin hâline ne güzel bir misaldir: İstanbul fethinin şehidlerinin ailelerine gönderilecek erzakın; akşamın loş karanlığında götürülmesini kayda geçirmişti ki, bu yardım başkaları tarafından görülmesin ve bu kimseler rencide olmasınlar.
Yine vakıf medeniyetimizde câlib-i dikkat bir vakfiye vardır:
Şam’da kurulan bu vakıf, hizmetkârların hizmet ederken yanlışlıkla kırdıkları tabak ve benzeri eşyayı tazmin etmeyi gaye edinmişti. Böylece; hizmetkârların, efendilerine karşı mahcup duruma düşmemelerini temin ediyordu.
Ne büyük bir incelik ve zarâfet…
Fânî alkışlardan uzak durma hassâsiyetinin en güzel misallerinden birini de Yavuz Sultan Selim Han sergilemiştir.
Muazzam zaferlerle dolu Mısır Seferi’nden İstanbul’a dönüşte; Yavuz ve ordusu, Üsküdar’a gündüz vâsıl olmuşlardı. Yavuz; İstanbul halkının, kendisine büyük bir tezâhürat yapacağını haber aldığından, lalası Hasan Can’a;
“–Hava kararsın, herkes evlerine dönsün, sokaklar boşalsın, ben ondan sonra İstanbul’a gireyim. Fânîlerin alkışları, zafer tâkları ve iltifatları bizi nefsimize mağrûr edip yere sermesin!..” dedi.
Yavuz’u, o korkunç Sînâ çölünde bir arslan; Mısır’a girişte mütevâzı, gözü yaşlı, şükreden bir mü’min; Üsküdar’da kendisini nefs muhasebesiyle yönlendiren ilâhî ve derûnî lezzetlere müstağrak bir derviş olarak görüyoruz.
Bu esnada Hasan Can’a şu mısraları okuyordu:
Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavgā imiş;
Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş!..
Rabbimiz, toplumun her ferdiyle sevineceğimiz bir bayram lutfeylesin. Ramazân-ı şeriften; affedilmiş, Kadir Gecesi’ni ihyâ ederek, onda müjdelenen büyük ecirlere nâil olmuş şekilde çıkabilmemizi, iki cihanda hakikî ve bâkî saâdetle mesrûr olabilmemizi nasip buyursun. Âmîn!.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2026 Ay: Mart, Sayı: 253











YORUMLAR
-
İlk yorumu yapan siz olun!